Bir fotoğraf ve bir anda aklıma getirdikleri

İlk baktığımda Peterhof Sarayı’nın girişindeki yolun iki tarafındaki ağaçların peyzajı çekti beni. Ben de hemen fotoğrafladım gözüme kaçan bu görüntüyü. Doğanın formunu bozarak güzelleştirmeyi becerebildiği için peyzajı çok severim. İnsanın yeryüzündeki en yumuşak ve en sevimli başkaldırısıdır belki de peyzaj. Senin eserini istersem ben daha da güzelleştirebilirim diye fısıldar doğanın kulağına. Doğa da hiç kızmaz bu fısıldamaya. O da kısık bir sesle beni çirkinleştirmeden güzelleştirebilirsin der sanki. 

Yaşlılık nerede başlar, orta yaşlılık nerede biter hiç anlamam ama fotoğraftaki çiftin yaşlılığın ilk yıllarında olduğunu düşünüp, onları orada bir yerlere oturtuyorum kafamda. Yorgunlar, ağır ilerliyorlar ama çevrelerine daha dikkatli bakıp, her şeyi daha bir özümseyerek. Arada önlerindeki upuzun yola bakıp, yaşanacak güzel günlerimiz var diyor da olabilirler. Kim bilir, arkalarında nasıl bir yol bıraktılar, bunu göremiyoruz fotoğrafta. Hemen gerilerinde toprağın üzerine gelişi güzel dökülmüş henüz kurumamış sarı yapraklar her ne kadar sonbaharın gelişine dair bir işaret olsa da, ağaçların parlak yeşilliği ilkbaharlarının hiç bitmeyeceğini söylüyor onlara sanki. 

Toprağın gökyüzüne kavuştuğu yerde yol bitecek ya da sonsuzluğa karışacak. Çiftimiz oraya ulaştıklarında fotoğrafın arkasına geçecekler artık. Biz onları göremesek de, bu ağaçlıklı yoldan geçtiklerini bileceğiz.

Sevmemek Cehennemdir

Dostoyevski’nin 19.yyda yazdığı eserlerinin birinde kahraman şöyle der; “Sevmeyi becerememek cehennemdir” Dostoyevski, sevgisizliği cehennem ile eş tutmuş. Bir çok problemde olduğu gibi cevabını da antitezinde barındıran bir cümle: “Sevmemek cehennemdir”, öyleyse bu cehennemden bizi kurtaracak olan tek çözüm de cümlenin içinde yani sevgide saklı.
Her şeyin üzerinde, henüz bilimin tam olarak tanımlayamadığı evrensel bir kuvvet olan sevgi üzerine düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Sevgi, evrensel bir güçtür çünkü sahip olduğumuz en iyi şeyleri çoğaltır ve insanlığın kendi kör bencilliğinde yok olmamasını sağlar.
Belki, gezegeni bugünkü noktasına getiren nefreti, bencilliği ve açgözlülüğü tamamıyla yok edecek güce henüz sahip değiliz. Ancak her birimiz içimizde beslediğimiz sevginin bizleri ve dünyayı nereye götürebileceğini de göz ardı etmemeliyiz. Sevgiyi nasıl üretiriz sorusuna en güzel yanıtı “Sevme Sanatı” eserinde Erch Fromm’ın verdiğini düşünüyorum. Bakın ne diyor Fromm;
“Atılacak ilk adım sevginin de, yaşamak gibi bir sanat olduğunun farkına varmaktır. Kişi, o sanatta ustalaşmayı en önemli işi olarak kabul etmeli ve dünyada ondan daha çok önemsediği hiç bir şeyin bulunmadığını düşünmelidir.  Belki de bizim uygarlığımızdaki insanların, bu kadar açık başarısızlığa uğramalarına karşın, bu sanatı öğrenmeyi niçin böylesine az denedikleri sorusunun cevabı da burada yatmaktadır. Başarı, itibar, para, güç, hemen hemen tüm enerjimizi bunları nasıl gerçekleştireceğimizi öğrenmeye harcarız. Sevmeyi öğrenmeye ise verecek hiç bir şeyimiz kalmaz.”
Bu yazıyı hazırlarken kendi kendime düşündüm. Sevgi, tanrının insanoğluğuna bahşettiği en büyük yetenek iken o zaman neden bu yeteneğimizi kullanamıyoruz da sevgisizliğe mahkum ediyoruz dünyayı ve kendimizi? Sevgi mi bizi bir şekilde terk etti, yoksa biz mi onu bir yerlerde kaybettik. Her ikisi de bence, biz onu kaybettik ve o da bizi bırakıp gitti.
Pekiyi öyleyse ne oldu da bugün yaşadığımız bu cehennemde buluverdik kendimizi?
Sevginin gücüne değil de gücün sevgisine inandığımız için mi?
Sevgilerimizi korku ve şüphelerimize ezdirdiğimizden mi?
Hayatta kalmak üzerine programlanmış beynimiz, sevginin önüne güvende kalmayı koyduğu için mi?
Severek karşımızdakini daha rahat hakimiyetimiz altına almayı düşündüğümüz için mi?
Sevgimizi gösterdiğimizde insanların bizi daha rahat çözebileceği ya da sömürebileceği endişesinin bize ördürdüğü yüksek duvarlardan mı?
Sevginin özgür olduğunu unutup da, onu koşullara bağladığımız için mi? Eğer başarılı olursan seni severim ya da seni seviyorum çünkü başarılısın koşullandırmalarının içinde onu boğduğumuz için mi?
Sevginin gösterdiği yolu takip ettiğimizde mantığımızı geri planda bırakıp yanlış seçimler yaparak başımızı derte sokacağımız küçük yaşlardan itibaren bize belletildiği için mi?
Söyleyin; siz sevginin yerinde olsanız terk etmez miydiniz böyle bir dünyayı?
Oysa tüm bu olumsuzluklara rağmen sevgi hala her yerde ve bizim onu tekrar keşfetmemizi bekliyor. Çünkü biliyor ki, insanoğlunu bu cehennemden kurtaracak kendisinden başka bir yardımcısı yok.