Film Festivali Sonrası Notlarım

Her film festivali sonrası 2 haftalık küçük bir dünya turundan evime dönmüş gibi hissediyorum kendimi. Bir gün İran’da bir Taksi’de, ertesi sabah Avusturalya’da Aborjin’lerin arasında, aynı gece Berlin sokaklarında sıcak bir takipin içinde, bir sonraki gün İngiltere’de Ulusal Müze’deki ressimlerin hiç bilmediğim hikayelerini dinlerken, sonrası akşam Israil’de bir mahkeme salonunda, biraz sonra Fransa’da küçük tatlı bir köyde, bir sonraki öğlen Danimarka’da bir dağ evinde, ertesi sabah birbirinin içine girmiş hikayelerin yaşandığı İzlanda’da buluveriyorsunuz kendinizi. 3 ay boyunca dünyayı gezseniz sanırım bir film festivalinde gördüğünüz kadar renkli yaşamları, ilginç insanları görme şansınız yok. O açıdan Istanbul Film Festivali’nin de Film Ekim’inin de Istanbul’un en önemli zenginlikleri olduğunu düşünüyorum ve yıılar içinde büyüyerek gelişmesini diliyorum. Hele birbirinden sığ Hollywood filmlerinin haftalarca gösterildiği bir çağda gerçek filmseverler için bu 2 organizasyon harika fırsatlar sunuyorlar.
Bu festival, şu ana kadar takip ettiğim festivaller içinde en çok film seyrettiğim festival oldu. 33 filme bilet almıştım, hafta içi geceleri 2 film, haftasonları 6 film derken toplamda 27 filme gitme fırsatı yaratabildim, umarım bu yıl Film Ekim’inde ya da gelecek festivalde bu rekorumu kırarım. 🙂
Festival bitiminin güzel yanı filmden filme koştururken o filmler ile ilgili okuyamadığım yorumları, eleştirileri sakin bir kafa ile okuyup daha geniş bir perspektifte filmleri değerlendirebilme imkanı bulmak. Bir taraftan yoğun iş ortamının içinde kaçırdığım filmlerin ne zaman hangi sinemada vizyona gireceğini takip edip “Başka Sinema” programına göre ajandamı düzenleme telaşı, bir taraftan bu kadar güzel filmi seyrettikten sonra günlük yaşama dönmenin hafif burukluğu. Ama en güzeli de o filmlerin bıraktığı o kalıcı tadı hissetmek. İyi ki sinema var, iyi ki sinemayı seviyorum duygusunu yaşamak. Filmlerin senin içinde açtığı yeni yolları takip edip kaybolduğunu sandığın anda kendinle ilgili ummadığın bir keşifte bulunmak.
Her festival sonrası arkadaşlarımın ilk sordukları soru, en çok hangi filmleri beğendin, hangi filmleri tavsiye edersin sorusudur. Benim bu soruya yanıtım; öncelikle Taksi (10) olmak üzere Sihirli Kız (10), Güeros (9), Ben Ölmeden Önce (8), Sesiz Kalp (10), Tanrılarla Konuşmalar (7), Onur (9), Israil Usulü Boşanma (10), Küçük Ölüm (9), Hayatımın Şarkısı (8), Charlie’nin Ülkesi (9), Enayi (9) ve Fanusta Yaşayanlar (9)
Uzun zamandan beri yapmayı istediğim ama bir türlü fırsatını bulamadığım seyrettiğim filmlere yönelik kısa notlarımı blogumda paylaşma konusunda bu yıl kendime nihayet biraz vakit ayırabildim. Beni olumlu ve olumsuz etkileyen filmlere ilişkin notlarımı blogumdan okuyabilirsiniz.

Film Festivalinin Ardından – Tanrılarla Konuşmalar

9 farklı yönetmenin kendi bakışları ile din üzerine yaptıkları bir beyin fırtınası resitali. Filme gitmeden konu itibarı ile içinde çok daha sert çatışmaların yer alacağı filmler bekliyordum. Bu konuda başka bir 9 yönetmen film çekse çok daha sert bir yapım ortaya çıkabilirdi kuşkusuz ancak burada çatışmalara çok fazla girmeden fikirsel anlamda daha sakin 9 film ortaya çıkmış. Japon yönetmen, Meksikalı Yönetmen ve Yılmaz Erdoğan’ın da rol aldığı Kürt Yönetmen’in filmleri diğerlerine göre daha çarpıcıydı. Film için tek eleştirim, daha vurucu filmlerin ardından aynı sarsıcılıkta filmlerin gelmemesi ve bu durumun seyircinin konsantrasyonunda zaman zaman sıkıntılar yaratması. Gala filmi olmasına rağmen Türkiye’deki gösterim hakları satın alınmadığı için vizyona girmeyecek, internette bulursanız mutlaka seyredin derim.

Film Festivalinin Ardından – Citizenfour

Amerikalılar geniş kitlelere mesaj vermek istediklerinde genelde bu konuda çekilen ya da daha önceden ısmarladıkları bir filme Oskar verip iletmek istediklerini bir kez de biraz daha naif davranarak, propagandalarına sanatı alet ederek yapıyorlar. Belgeselin ana fikri ve vermek istediği çok açık; sanal alemde yaptığınız her hareketi takip ediyoruz, kaydediyoruz, saklıyoruz, bu ortamı sakın ola bir özgürlük ortamı olarak düşünüp de bizim yıllar içinde en ince ayrıntısına kadar hesap ederek kurduğumuz kapitalist sistemimizi zedeleyecek bir şeyler yapmaya kalkmayın, ola ki yaptınız bunun bedelini size çok acı ödetiriz. Bunu göstermek için de bu kez muhalif Snowden’i kullanmışlar, Snowden’in anlattıkları çok çarpıcı, eksiği olabilir ama fazlasının olmadığını düşünüyorum. Snowden, bu düşüncelerini ne kadar samimi anlatsa da filmde verilmek istenen gizli mesajı, “biz sizin her hareketinizi takip ediyoruz”u anlattıkları ile doğruluyor hem de bir muhalif olarak. Amerikalılar kafa karışıklığı yaratıp asıl mücadele edilecek konuyu 2.plana düşürüp bu kez de Snowden üzerinden asıl vermek istedikleri mesajı çok iyi veriyorlar. Tüm yazdıklarımın dışında belgesel kurgusu, akıcılığı ve samimiyeti ile çok başarılı ve ilk andan itibaren insanı hiç sıkmadan seyrettiriyor. Zaten bu da en iyi bildikleri iş

Film Festivalinin Ardından – Onur

Seyrederken Ken Loach filmlerinin tadını aldım ve o akşam çok yorgun olmama rağmen film hiç bitmesin istedim. 80’lerde Thatcher’a karşı yaşanmış küçük bir lezbiyen, gey, madenci dayanışmasından çok hoş film çıkmış ortaya. Bir an bizim ülkemizdeki dayanışmalardan neden bu kadar sıcak filmler çıkmıyor diye düşündüm. Soğuk topraklardan böylesine ciddi bir konuda bu kadar keyifli bir komedi çıkarken, kendimizi sıcakkanlı olarak tanımlayan bizler neden siyasi konularda hep ciddi, asık suratlı filmler yapıyoruz ki? Muhtemelen gülmenin küçümsendiği, küçük yaştan itibaren ağır ol, molla desinler telkinleri ile yetiştirildiğimizden ve bilinçaltımızdaki gülmenin hep ayıplanacak bir tavır olduğuna yönelik inancımızdan. Özellikle önemli konuların mutlaka sert kalıplarla anlatıldığında daha etkili olacağına yönelik önyargıları bir ölçüde de olsa kırabilen çok keyifli bir film Onur.

Film Festivalinin Ardından – Sessiz Kalp

Hastalığı nedeniyle ölmeye karar veren bir anne ve onun son haftasonunda bir araya gelen 3 kuşak aile bireyleri. Yaşamlarını, kuşak çatışmalarını, yalnızlıklarını, ölümü, hayatı, pişmanlıklarını tartıştıkları bir haftasonu. Film temposu, görüntüsü, oyuncuları, diyalogları ve herşeyi ile başladığı andan filmin sonundaki yazıların bitimine kadar insanı içine alıyor ve bittikten sonra da insanın bir süre dışarı çıkmasına izin vermiyor. Nefis görüntüleri ve kuzey filmlerine özgü sakin temposu ile son yıllarda seyrettiğim en iyi aile dramı diyebilirim. Reks’te afişini gördüm, büyük olasılıkla Başka Sinema kapsamında gösterilecek, daha fazla filmle ilgili ipucu vermek istemiyorum am ne yapın ne edin programınızı ayarlayın, bu filmi seyredin derim.

Film Festivalinin Ardından – Ben Ölmeden Önce

Uzun süredir Amerikan filmlerine karşı olumsuz bir önyargım var, açıkcası son yıllarda Amerikan yapımı filmlerin çoğu da seyrettikten sonra bu yargımı pekiştiriyor maalesef. Konusunu okuduğumda, tam klişe tuzağına düşecek bir film diye düşünüp bayağı bir ürkerek gittim ‘Ben Ölmeden Önce’ye. Ancak son yıllarda seyrettiğim The Disspearence of Eleanor Rigby ile birlikte seyrettiğim en iyi Amerikan bağımsız filmlerinden biri diyebilirim. Karşıt tipler, seyredeni rahatsız etmeyecek şekilde çarpıştırılmış, seyrederken hadi canım böyle de olmaz diye düşündürmeden film insanı içine alıyor. Her filmde, romanda söylene söylene olabildiğince ucuzlatılmış, artık içindeki anlamı kaybetmiş olan bir basit “Seni Seviyorum” sözünün derinliğini hatırlatması bence filmin en sarsıcı sahnelerinden biriydi.

Film Festivalinin Ardından – Güeros

Festival öncesinde de, sonrasında da üzerinde fazla konuşulmayan ancak seyrettiğim 27 film içinde beni en çok sarsan filmlerden biri. Meksikalı Yönetmen Alonso Ruizpalacios bir yol hikayesine dönüşen 3 gencin kısa süren macresasını hiç tempoyu düşürmeden, farklı bir sinema dili ile çok güzel anlatmış. Festivallerde en çok seyretmeyi istediğim, basit bir hikayeyi kendine özgü bir uslupla anlatan tarzda bir film.