İş hayatını anlamak için iş yönetim kitapları yerine hangi klasikleri okumalıyız?

Hemen baştan söylemek istiyorum, bir konuda yanlış anlaşılmak istemem. Edebi eserleri doğrudan bir şeyleri öğrenmek için okumaya kalktığımızda hem öğrenmemiz mümkün değil hem de bu bakış açısıyla kitapları değersizleştirmiş oluruz. Yazıma bu başlığı atıp, böyle bir cümleyle başlamanın ciddi bir çelişki olduğunun farkındayım. O zaman eserlere ve kahramanlara geçmeden bu konuyu biraz açayım. Kurgu kitapları ilk okuduğumuzda kendimizi sayfaların arasına bırakarak, bizi götürdükleri yerlere yolculuk yapmak, yeni karakterler, yeni dünyalar, yeni bakış açıları keşfetmek büyük bir keyif. Ancak ilk okuyuşumuzda aldığımız derin hazzın ardından yapacağımız sonraki okumalarla farklı noktalara odaklanabiliriz. Tarihi bir okuma, sosyolojik bir okuma ya da cinsiyet ayrımcılığı üzerinden bir okuma gibi kurguyu öncelikli kılmadan yapılacak okumalar bize farklı perspektifler kazandıracaktır. Zaten klasikleri klasik yapan da bize farklı fırsatlar yaratabilme kapasitelerinde değil mi? 

Şimdi gelelim yazının iddialı başlığındaki sorunun cevabına. “İş hayatını anlamak için iş yönetim kitapları yerine hangi klasikleri okumalıyız?” Neden bize gereken tüm bilgileri hap şeklinde veren üzerinde iyi çalışılmış, araştırma sonuçlarını baz alan iş yönetim kitapları değil de karmaşık kurguların olduğu, karakterlerin ne yapacağını bilemeyeceğimiz günümüzden iki yüz, üç yüz yıl önce geçmiş bir hikâyeden öğrenecek daha çok şeyimiz olabileceği tezine. Bu soru ve sorunun çok kimseye romantik gelecek yanıtı uzun yıllardır kafamı yoruyordu. Alain De Botton’un “Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?” kitabını okuduğumda yalnız olmadığımı, kafamdakileri birinin kitaplaştırdığını gördüğümde çok sevindim. O ay büyük bir iştahla Botton’un tüm kitaplarını okudum. Geçtiğimiz hafta The Economist dergisinin çalışma hayatı yazarı Bartleby’ın köşesinde “İşletme kitaplarını bırakın, klasiklere bakın” başlıklı yazısını okuyunca cesaretlenip ne zamandır kafamın içinde yazmamı bekleyen bu konuyu kaleme aldım. Evet yazının çıkış hikayesi böyle, ama yine sorunun cevabını vermedim değil mi? İşte hafıza, zihin, bellek konusunda yaptığım küçük araştırmalar doğrultusunda ulaştığım sonuç.

Zihnimiz aldığı tüm verileri bir şekilde kodluyor ve saklamak amacıyla kaydediyor. Veriler sürekli üst üste geldikçe hafızamız bunların büyük bir çoğunluğunu kalıcı kılmıyor. Bizim için fazla da önemli olmadığını düşünüyor. Bunların bir kısmı bilinçaltına sıkışıp rüyalarda ya da beklenmedik anlarda aklımıza gelse de bu yazının konusu olmadığı için o derinliklere girmiyorum. Peki hafıza hangi bilgileri sımsıkı koruyarak kalıcı bellekte saklıyor? Duygularla birlikte kodlanmış bilgileri. İşte onun için etkilenerek okuduğumuz bir edebi eserdeki kahramanın hikayesini, mücadelesini, yanlışlarını, başarılarını, sahtekarlıklarını, hayal kırıklıklarını bir türlü unutamıyoruz. Eğer kendimizi ya da bir tanıdığımızı o kahramanla bir şekilde özdeşleştirdiysek artık istesek de aklımızdan çıkaramıyoruz. Kişisel gelişim, iş yönetim kitaplarının yazarları da anlattıklarının etkisini okura geçirmek için yaşanmışlıklıkları, alıntıları, anıları bu nedenle sık kullanıyorlar ama buradaki hikayelerin, büyük yazarların klasiklerindeki kadar derinlikli olmaları mümkün olmadığı için hafızamız bunları kuvvetli duygularla kodlayıp saklayamıyor. O zaman ne diyelim, gelsin klasikler, gelsin onların unutamadığımız kahramanları

Machiavelli – Prens (The Prince)

İş hayatındaki liderlerle klasikler arasındaki ilişkiden bahsedildiğinde ilk akla gelen kuşkusuz Machiavelli’nin Prens eserindeki anti kahraman.  Roman, insanlığa, soğuk ve manipülatif davranışlar üzerine odaklanmış psikolojik bir özellik olarak tanımlanan “Makyavelizm” kavramını hediye etti. Kitap liderlik, güç kullanımı ve stratejik düşünme üzerine odaklanıyor. Prens, güç dengesini koruma, diplomasi, stratejik hamleler ve gerektiğinde sert tedbirler almanın önemini vurguluyor. Alttan alta hayatta başarılı olmak için kimsenin gözünün yaşına bakmayan pragmatik bir yaklaşımın altı çiziliyor. Prens’in bakış açısı dün de bugün de çokça eleştirilmiş olsa da, Machiavelli gibi bir anti kahraman üzerinden liderliği, yönetim anlayışını, siyaset dünyasını bu kadar düşündürtüp tartışmaya açan başka bir yazar var mı bilmiyorum.

Honoré de Balzac – Goriot Baba (Le Père Goriot)

Goriot Baba, çocuklarına olan aşırı sevgisi nedeniyle servetini kaybederken, toplumun ve çocuklarının gözünde değersiz hale gelir. Yaklaşık 230 yıl önce Kral Lear’de Shakespeare de bir benzerini anlatmıyor mu? Bugünün popüler dizisi Succession’da ise tam tersi. Baba sahip olduğu medya imparatorluğunu bırakmamak için her şeyi yapıyor. Bir babanın düşünsel evrimleşmesini gözlemek isterseniz Goirot Baba ve Kral Lear’ı okuyup, ardından Succession’ı izleyin derim. 

Goirot Baba, liderlerin güç ve başarı uğruna değerlerinden ne kadar ödün vermeleri gerektiği sorusunu bize sorar. Roman bittiğinde bir lider, kişisel değerler ile toplumsal beklentiler arasında nasıl bir denge kurmalı sorusunun çengeli takılı kalır zihnimizde.

William Shakespeare – Hamlet

Hamlet’in sürekli kendini ve çevresini sorgulayan yapısı, bir şeyleri gördüğü halde hemen hareket etmemesi, olayları, insanları kafasının içinde iyice tartması, liderlerin karar verme sürecinde karşılaşabilecekleri içsel çatışmaların ne kadar şiddetli olabileceğini bize gösterir.

Leo Tolstoy – Savaş ve Barış (War and Peace)

Tolstoy iki ciltlik bu kalın eserinde sadece aşk ve ilişkileri, kader ve özgür iradeyi, toplumsal sınıfların değişimini değil, yarattığı karakteri Andrey Bolkonsky’in savaş ve barış dönemlerinde gösterdiği stratejik vizyonuyla, iş hayatında uzun vadeli planlama ve kriz yönetiminin önemini de bize anlatır.

Herman Melville – Moby Dick

Bencil, pervasız, küstah ve ihmalkâr kişiliğiyle Kaptan Ahab’ın beyaz balina Moby Dick’e olan takıntısı, bir liderin kişisel hırslarının nasıl felaketlere yol açabileceğini gösterir. Ahab, büyük bir hedefe odaklanırken çevresindeki insanları ve nihayetinde kendisini yok eder. İş dünyasında ne kadar çok Kaptan Ahab var değil mi?

Fyodor Dostoyevski – Suç ve Ceza (Crime and Punishment)

Raskalnikov’un ahlaki ikilemleri, iş hayatında etik kararlar almanın zorluklarını yansıtırken, içsel çatışmalarıysa, bir liderin yalnızca stratejik değil, aynı zamanda ahlaki değerlere dayalı kararlar alması gerektiğini hatırlatır. Keşke tüm orta ve üst düzey yöneticiler hayatlarında en az bir kez Suç ve Ceza’yı okuyabilseler. İnanıyorum ki, dünya bugünkünden daha güzel bir yer olurdu.

Miguel de Cervantes – Don Kişot

Batı dünyasında romanın başlangıcı kabul edilen Cervantes’in ana karakteri Don Kişot hayalperest bir şövalyedir. Cesareti ve idealleri peşinde koşma azmi, iş dünyasında vizyon sahibi olmanın önemini vurgular. Çalışma hayatında da zaman zaman “imkânsız” gibi görünen hedeflerin peşinden gitmek, büyük başarıların elde edilmesini sağlamaz mı? Don Kişot’un hikayesi tüm bunlarla birlikte gerçekçilikten kopmanın risklerini de hatırlatır. İş yaşamında çoğu zaman yanımızda bize inanan, koşulsuz destek veren bir Sanço Panço da bulunmaz, daha yalnızızdır. Çok zaman iç sesimin Don Kişot’luk yapma dediğimi duyarım ama yine de bu komik şövalye gibi yel değirmenlerine saldırırken bulurum kendimi. Arada frene basmam gerektiğini hatırlatması için masamın üzerinde duran küçük Don Kişot maskotu muzip gözlerle bana bakar. Her şeyin ters gittiğini düşündüğüm zamanlarda Cervantes’in ölümsüz klasiğinden bir bölüm okur, kendimi daha iyi hissederim.

Franz Kafka – Dava (The Trial)

Josef K.’nin tüm eser boyunca absürt bir bürokrasi içinde kaybolması, iş dünyasında karşılaşılabilecek karmaşık ve anlamsız süreçlere işaret eder. Kafka’nın bu tedirgin edici eserinde, gereksiz karmaşıklıkların insanların motivasyonunu ne şekilde düşürebileceğini görürüz. İş hayatında bürokrasi, verimliliği böyle engellemez mi? Süreçleri basitleştirip çalışanları bürokratik engellerden koruyarak şirketlerini hantallaşma tuzağına düşmeden kurumsallaştırmayı hedefleyen yöneticiler için Kafka’nın Dava’sı bir ders kitabı niteliğinde. 

Joseph Conrad – Karanlığın Yüreği (Heart of Darkness)

Afrika’daki sömürgeciliğin bir eleştirisi olan bu novellada Marlow’un Afrika’nın karanlık derinliklerine yaptığı yolculuk, liderlerin içsel ve dışsal mücadelelerinin basit bir temsilidir. İş hayatında da liderlerin bilinmeyenle yüzleşmesi, belirsiz koşullarda kararlar alabilmesi gerekmez mi? Marlow’un Kurtz’u bulma çabası, yöneticilerin bazen büyük bir hedefe odaklandıklarında etik ve moral değerlerden sapma riskinin oluşabileceğini bize gösterir.

George Orwell – 1984

Winston Smith’in totaliter bir rejim altında yaşadığı baskılar, iş hayatında da baskıcı yönetimlerin yaratabileceği sonuçları göstermez mi? Eser, liderler için, çalışanların özgürlüğünü kısıtlamadan yöneticilik yapabilmesinin, yaratıcılığı teşvik etmenin ve çalışanları dinlemenin önemini vurgular. Hepsinden öte de, güç ve kontrol mekanizmalarının yanlış kullanımının nasıl yıkıcı olabileceğini gösterir.

Mary Shelley – Frankenstein

Yapay zekâ bir Frankenstein mi? Mary Shelly 200 yıl önce on sekiz yaşındayken yazdığı eserinde bize bir gün belki kontrol edemeyeceğimiz yapay zekayı mı işaret ediyordu? Bugün çoğumuz Frankenstein’i bu gözle tekrar okumuyor muyuz? Bu kitap sadece bugünün iş dünyasını anlamamız için değil, insanın gelebileceği en tehlikeli sınırları göstermesi açısından da çok değerli. Dr. Frankenstein’in bilimsel merakının sonuçları, iş dünyasında inovasyon ve etik sınırların dikkatlice dengelenmesi gerektiğini gösterir. Bir liderin yenilik peşinde koşarken etik değerleri göz ardı etmesi, geri dönüşü olmayan hatalara yol açabilir. Dr. Frankenstein’in hikayesi, sorumluluk ve hesap verebilirlik kavramlarını da derinlemesine düşünmemiz gerektiğini bize hatırlatıyor.

Homeros – Odysseia

Odysseus’un eve dönüş yolculuğundaki stratejik düşünme yeteneği ve dayanıklılığı, iş dünyasında liderlerin karşılaştıkları zorlukları aşma ve hedeflerine ulaşma sürecinde kritik önem taşır. Odysseus, liderlerin değişen koşullara uyum sağlaması ve uzun vadeli hedeflere sadık kalmasının önemini bize gösterir.

Charles Dickens – Büyük Umutlar (Great Expectations)

Pip’in yükselme ve sınıf atlama çabaları, iş dünyasında bireylerin hırslarının ve beklentilerinin nasıl yönetilmesi gerektiğine dair ilginç dersler içerir. Dickens, iş hayatında kişinin başarı ve kişisel gelişim arasındaki dengeyi korumasının önemini vurgular.

Fyodor Dostoyevski – Karamazov Kardeşler (The Brothers Karamazov)

İvan Karamazov’un Tanrı ve ahlak üzerine düşünceleri, iş dünyasında etik liderliğin önemini ortaya koyar. İvan’ın derin felsefi sorgulamaları, liderlerin ahlaki sorumluluklarını ve yaptıkları her eylemin sonuçlarını düşünmeleri gerektiğini hatırlatır. İş dünyasında da karar alıcıların sadece kâr değil, aynı zamanda ahlaki sonuçları da göz önünde bulundurması gerektiğini bize hatırlatır.

George Eliot – Middlemarch

Dorothea Brooke’un idealist yapısı ve topluma hizmet etme arzusu, iş dünyasında toplumsal sorumluluğun önemini yansıtır. Dorothea’nın hikayesi, kişisel hırslar ile topluma katkı sağlama arasındaki dengeyi kurmanın ne kadar kritik olduğunu gösterir. Aynı zamanda, iş dünyasında liderlerin sadece kendi başarılarını değil, başkalarının hayatlarını nasıl iyileştirebileceklerini de düşünmeleri gerektiğini vurgular.

Emily Brontë – Uğultulu Tepeler (Wuthering Heights)

Heathcliff’in intikam tutkusu, iş dünyasında uzun vadeli strateji ve ilişkilerin önemini vurgular. Heathcliff, kişisel öfkesinin onu nasıl tükettiğini ve sonunda yıkıma götürdüğünü gösterir. İş dünyasında da, intikam ve düşmanlıkla hareket etmek yerine ilişkilerimizde duygusal zekamızı doğru yöneterek istediğimiz sonuçlara ulaşabileceğimizi anlatır.

Herman Hesse – Bozkırkurdu (Steppenwolf)

Harry Haller’ın içsel çatışmaları ve topluma uyum sağlama çabası, iş dünyasında kişisel gelişim ve dengeyi bulmanın önemini vurgular. Haller, bireysel kimlik ile toplumsal beklentiler arasındaki dengeyi kurmakta zorlanır, bu da iş dünyasında liderlerin hem kendi değerlerine sadık kalmaları hem de ekiplerini ve şirketlerini başarılı bir şekilde yönetmeleri gerektiğini gösterir.

James Joyce – Ulysses

Leopold Bloom’un sıradan bir gün boyunca yaşadıkları, iş dünyasında rutin işler ve günlük kararların önemini vurgulamaz mı? Joyce, sıradan olayların bile bir liderin dikkatli ve bilinçli kararlar alması gereken kritik anlar olabileceğini gösterir. 

Albert Camus – Yabancı (The Stranger)

“Bugün annem öldü. Belki de dün, bilmiyorum.” diye başlar roman. Meursault’un hayata karşı kayıtsızlığı ve toplumsal normları sorgulaması, iş dünyasında uyumsuzluk ve farklı perspektiflerin önemini yansıtır. Camus, bireyin çevresindeki dünyaya yabancılaşmasını ele alırken, iş dünyasında da bazen normların dışına çıkmanın, yenilikçi düşünmenin ve sıra dışı çözümler aramanın gerekliliğini gösterir.

Sadece yazıda geçen klasiklerde değil, birçok iyi eserde doğru okumalar yaparak iş dünyasına, hayatımıza, yaşamdaki rollerimize yönelik dersler çıkarmak mümkün. Ezberlerimizi bozmaya, duymak istediklerimizden ötesine hazırsak edebiyattan iyi bir rehber bulamayız. Bu kitaplar, iş dünyasında karşılaşılabilecek pek çok durumu ve zorluğu edebi bir bakış açısıyla ele alarak, bizler için derinlemesine içgörüler sunuyor. Klasik edebiyat, insan doğasının ve sosyal ilişkilerin evrensel temalarını inceleyerek, iş dünyasında daha bilinçli ve etik kararlar almamıza yönetim ve kişisel gelişim kitaplarından daha fazla yardımcı olacaktır. 

Bugün bir klasikle başlamaya ne dersiniz? Benim seçimimi mi merak ediyorsunuz? Ben defalarca okuduğum, çağımızda unutulmasına gayret gösterilen “vicdanı” en iyi anlatan eserlerden biri olan Dostoyevski’nin “Suç ve Ceza”sını öneririm.

Meraklısı için dip not: Yazıyı yazmadan önce bu konuda edebi karakterler ve liderlik üzerine yazılmış bir kitap var mı diye araştırdığımda Joseph L. Badaracco’nun henüz Türkçeye çevrilmemiş “Questions of Character: Illuminating the Heart of Leadership Through Literature” adlı kitabını buldum. Chatgpt üzerinden kitabı detaylı inceleyebilirsiniz.

06 Eylül 2024

Çiftehavuzlar

Neden çok sayıda yüksek öğrenim diplomalı mesleksiz işsizle karşı karşıyayız?

İş hayatımdaki kırk yıl içinde gördüğüm en büyük sıkıntı, bunu belki ikiz sıkıntılar diye de tanımlamak daha doğru olacak. İlki, firmaların istenen özellikte çalışanlara ulaşmakta yaşadığı zorluk. İş dünyasının en değerli kaynağı olan nitelikli insana erişim güçleştikçe buna paralel olarak gelişmenin de, başarılı girişimlerin de, ilerlemenin de hızı düşüyor. Diğeri ise bunun bir ölçüde ters simetrisi gibi düşünebileceğimiz, insanların hayalleri ve kariyer hedefleriyle örtüşen firmalarda iş bulamaması. Aldıkları eğitimin, sahip oldukları donanımın boşa gittiği duygusunu yaşayan genç insanlar, topluma, kendilerine, geleceklerine küsüyorlar. Çözümü ya yurtdışında ya da kapasitelerinin daha altında bir işte çalışmakta arıyorlar. Peki suçlu kim? Sistem. Sistem kim? Biz. 1980’lerde de mekanizmanın iyi işlemeyen noktaları vardı. Bugün de var. Yarın da olacak. Değişen, sadece dertlerimiz. Buna belki de fazla şaşırmamak gerekiyor. Çünkü bir modelin doğru işlememesi, hatalar vermesi onun doğasında olan bir özelliği. Bütün modeller, biz insanlar gibi sürekli iyileştirmeye ihtiyaç duyuyor. O zaman ne yapmalıyız? Sorunumuzun kök nedenlerini bulmalıyız. Biraz herkesin kapısının önünü temizlemesi gerektiği yaklaşımıyla bakmalıyız. Bana bu yazıyı yazdıran da kafamın içinde dolaşan bu düşünceler. Belki bunları bir yerlere dökersem, birileri bir kenarından yakalayıp konuyu bir adım ileriye taşır umuduyla fikirlerimi kaleme aldım. Buradaki nedenlerin her biri detaylı bir makale, hatta kitap olabilecek potansiyeller barındırıyor. İnanıyorum ki, konunun üzerinde ne kadar çok tartışırsak, o kadar farklı yol keşfedeceğiz.

1. Eğitim Planlamasında Stratejik Eksiklik

  • İş gücü piyasasının ihtiyaçları ile eğitim sisteminin sunduğu programlar arasında uyumsuzluk.
  • Hangi mesleklerin gelecekte daha fazla talep göreceği konusunda yapılan projeksiyonlar yetersiz olması veya dikkate alınmaması.

2. Diplomanın İş Garantisi Olarak Algılanması

  • Üniversite diploması, iş bulmanın yeterli bir şartı olarak görülüyor. Ancak bugünün iş dünyası, artık geçmişteki gibi yalnızca diploma değil, aynı zamanda beceri ve deneyim talep ediyor.
  • Diploma sahibi olmanın, bireyin iş piyasasında kendisini farklılaştırmasını sağlama konusundaki eski önemini yitirmesi.

3. Pratik Eğitim Eksikliği

  • Üniversitelerde teorik bilgiye odaklanılırken, pratik uygulamaların ihmal edilmesi.
  • Staj ve saha deneyimi gibi uygulamalı eğitim modellerinin yetersizliği.

4. Mesleki ve Teknik Eğitime Yeterince Değer Verilmemesi

  • Meslek liselerinin ve teknik eğitim kurumlarının, toplum tarafından üniversiteler kadar prestijli görülmemesi.
  • Gençlerin, mesleki eğitime yönlendirilmek yerine üniversiteye zorlanması.

5. İş Dünyası ve Eğitim Arasındaki Kopukluk

  • Eğitim kurumları ile iş dünyası arasında etkili bir iletişim ve iş birliği eksikliği.
  • Okulların işverenlerin ihtiyaç duyduğu becerilere yönelik müfredatlar geliştirilmemiş olması.

6. Gençlerin Geleceğe Yönelik Yeterince Bilgilendirilmemesi

  • Üniversite tercih döneminde gençlere ve ailelerine, iş piyasasının durumu ve gelecekteki meslek eğilimleri hakkında yeterince rehberlik sunulmaması.
  • Gençlerin, popüler veya “prestijli” olarak görülen bölümleri tercih etmesi ama bu bölümlerden mezun olanların işsizlik oranın yüksek olması.

7. Hızla Artan Üniversite Sayısı ve Kalite Sorunu

  • Üniversite sayısındaki artışın, eğitim kalitesinde ister istemez bir düşüşe yol açması.
  • Bazı bölümlerin, öğrencilere uygulamada karşılık bulacak beceriler kazandıramaması.

8. Gereksiz ve Plansız Mezun Sayısı

  • Talep fazlası olan alanlarda gereğinden fazla mezun verilmesi. (Örneğin, hukuk, işletme, mühendislik gibi bazı bölümlerde arz-talep dengesinin bozulmuş olması).

9. Girişimcilik ve Yaratıcılık Eksikliği

  • Eğitim sisteminin gençleri bireysel girişimcilik ve yenilikçi düşünceye teşvik etmemesi.
  • Mezunların, yalnızca bilinen iş pozisyonlarına uygun şekilde yetiştirilmesi. Oysa yapay zekadaki hızlı gelişmeyle beraber, her gün yeni iş alanları ve yeni pozisyonlar doğuyor.

10. İşverenlerin Yüksek Tecrübe Beklentisi

  • İşverenlerin genç mezunlardan bile tecrübe talep etmesi, bu da iş arayan gençlerin önünde ciddi bir engel oluşturuyor. Firmaların, gençlerin yetiştirilmesi konusunda yeterince istekli olmaması.

11. Gelişen Teknolojilere Ayak Uyduramama

  • Eğitim sisteminin müfredatı, yapay zekâ, dijitalleşme ve sürdürülebilirlik gibi geleceğin iş kollarına yönelik beceriler kazandırmada yetersiz.

12. Ekonomik Faktörler

  • Ekonomik durgunluk ve işsizlik oranlarının yüksek olmasının, gençlerin istihdamını zorlaştırması.
  • Bazı sektörlerde iş fırsatlarının daralması, eğitimli gençlerin bile iş bulamamasına neden oluyor.

13. Kariyer Planlama Eksikliği

  • Gençlere kariyer planlaması konusunda destek verilmediği için, mezun olduklarında hangi alana yönelmeleri gerektiğini yeterince bilememeleri.

14. Fazla Genel Eğitim, Azalan Uzmanlaşma

  • Eğitim sisteminde uzmanlaşmaya yönelik programlar yerine genel bilgiler veren bölümlerin ön planda olması.
  • Öğrencilerin, spesifik bir alanda yeterli bilgi ve yetkinliğe sahip olmadan mezun olmaları.

15. Toplumsal Algılar

  • Aileler ve toplumun, üniversite diplomasını bir “zorunluluk” olarak görmeleri. Bu baskı, gereksiz yere üniversite mezunu sayısını artırıyor ve alternatif mesleki yolları itibarsızlaştırıyor.

16. Kariyer Değişikliğine Uygun Eğitim Modellerinin Eksikliği

  • Değişen iş dünyasına uyum sağlamak için mezunlara kariyerlerini yeniden şekillendirebilecek esneklik kazandıracak modeller sunulmaması.

Sorunun sadece bize özel değil, evrensel olduğunu düşünüyorum. Bu nedenlerin her birini bugün tüm dünya tartışıyor. Doğası gereği gelenekselci bir yapısı olan eğitim sisteminin, hızla değişen dünyayı yakalamakta zorlanması, çok da şaşırtıcı değil. Değil kırk yıl, on yıl öncesinde bile bu kadar hızlı bir değişimi kimse öngöremiyordu. Bugün 25 yaşındaki bir genç, ben günümüzün gençlerini, (kendinden küçükleri) anlayamıyorum diyor. Peki ne yapmalıyız? Yeni mezunların potansiyelini ortaya çıkaran, onları iş hayatına hazırlayan ve ekonomiye katkı sağlayan modeller yaratmalıyız. Bugün artık son kullanma tarihi dolmuş, sanayi devrimi sonrası 1900’lerin başında yapılandırılan eğitim sistemi üzerine daha çok, daha çok, daha çok konuşmalıyız. Konuştukça, tartıştıkça, sorguladıkça, dinledikçe, anladıkça, önyargıları aştıkça, toplumun nöronları birbirleriyle daha iyi çalışacak, yepyeni çözümler üreterek, hayal edilen geleceği birlikte şekillendireceğiz. 

15-16 Kasım 24

Çiftehavuzlar 

İnşaat sektörü dijital dönüşümü nasıl gerçekleştirecek?

Son yıllarda iş dünyasında olsun, Google aramalarımızda olsun en fazla karşılaştığımız kavramlardan biri, “dijital dönüşüm.” Peki bu kadar hayatımıza girmiş olan dijital dönüşüm nedir, nasıl tanımlayabiliriz? Wikipedia’da şöyle bir açıklama var:

“Dijital dönüşüm, toplumsal ve sektörel ihtiyaçlara dijital teknolojilerin entegrasyonuyla çözüm bulmanın ve buna bağlı olarak iş akışlarının ve kültürün gelişmesi ve değişmesi sürecini tanımlayan bir kavramdır. Yaratıcılığı ve inovasyonu merkeze alan dijital dönüşüm, geleneksel metotlardan daha verimli sonuçlar elde etmek için ortaya çıkmıştır.” 

Bu karışık cümlenin içindeki “geleneksel metotlardan daha verimli sonuçlar elde etmek için” ifadesi hemen dikkatimizi çekiyor. Biraz daha açık söylersek, dijital dönüşüm bize artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, kendinizi, firmanızı daha önce hayal bile etmediğiniz yeniliklere hazırlayın diyor.

Bugün bu konuda çalışma yapanlar, bu kavramın başına bir de yıkıcı kelimesini ekliyor ve şu anda ihtiyacımız olan esasında yıkıcı bir dijital dönüşümdür diyor. Yani eski olan her şeyi unutup yapının yeniden kurulması. Tabii dönüşümün bu denli sert olmamasını savunan görüşler de ifade ediliyor. Ancak birleşilen bir nokta varsa o da dijital dönüşümün olabildiğince hızlı bir şekilde gerçekleşmesinin getireceği faydaların çokluğu ve bunu başaran firmaların rakiplerine karşı ciddi anlamda bir avantaj elde etmiş olmaları.

İnşaat sektöründe bu konuda öncülük yapan ve bir hayli yol alan firmalar olsa da çok sayıda firma henüz böylesi bir dönüşüme düşünsel anlamda hazır değil. Bu süreçte nelerle karşılaşacağımızı öngöremediğimiz için karlılığımızı düşürdüğünü bildiğimiz halde yıllardır terk edemediğimiz kaotik sistemimize daha sıkı sarılıp, sorunlarımızı daha da büyütüyoruz. İçinde bulunduğumuz salgının bütün olumsuzluklarının yanında insanlığa getirdiği iki olumlu etkisinin olduğunu düşünüyorum. Birincisi RNA aşılarıyla birçok çözümsüz hastalığın önüne geçilebileceğine dair doğan umut ve bu doğrultudaki bilimsel çalışmalara daha fazla kaynak aktarılması, diğeri ise her alanda öne çıkan dijitalleşmenin hayatımızı kolaylaştırması, maliyetlerimizi düşürmesi ve beraberinde karlılıkların artması.

Peki inşaat firmaları faydalarını bildikleri halde neden dijital dönüşüme pek sıcak bakmıyorlar? Bu sorunun en kısa yanıtı değişimin önündeki engeller. Mevcut engelleri ortadan kaldırmadan girişilecek bir yenilenme çalışması, şu anki durumun da aranmasına neden olabilir. Bu gerçek ister istemez firmaların harekete geçme cesaretini kırıyor.

Enka System, web sayfasında “İnşaat Sektöründe Dijital Dönüşümün Önündeki 5 Engel” başlıklı konuyu son derece iyi analiz eden bir yazı yayınladı. Bir zaman yaratıp, okumanızı tavsiye ederim. Yazıda inşaat sektörünün dijital dönüşümü benimsemesi için sunulan çözümlerin olabildiğince pratik olması gerektiğinin altı çiziliyor ve beş engel şu şekilde sıralanıyor: 

  1. Entegrasyon ve Tüm Paydaşlar için Ortak Çalışma Sağlanamaması
  2. Standardizasyon Olmaması ve Zaman Baskısı
  3. Yeterli Yetkin Personel Olmaması
  4. Kültürel veya Teknik Dirençler (İnternet erişimi, geleneksel personel)
  5. Dijital Dönüşüme Kaynak Ayrılmaması
  1. Entegrasyon ve Tüm Paydaşlar için Ortak Çalışma Sağlanamaması

İnşaat sektöründe dijital dönüşüm sürecinin önündeki en önemli engellerden biri paydaş sayısının fazlalığı ve paydaşların iletişim kurmakta yaşadıkları zorluklar. Bu durum operasyon maliyetlerini artırmakta, beraberinde verimliliği düşürerek zaman kayıplarına neden olmaktadır. 

Paydaş çeşitliliği, verilerin standart olmaması, entegrasyon eksiklikleri bir sistem kurulmasını zorlaştırmaktadır.

2. Standardizasyon Olmaması ve Zaman Baskısı

Yapılan çalışmaların net bir standardının olmaması görünen ve görünmeyen farklı risklerin oluşmasına neden olmaktadır.  İnşaat projelerinin beklemeye izin vermeyen dinamik yapısı, çalışanlar üzerindeki zaman baskısı ve benzeri faktörler standardizasyon çalışmalarının yapılmasına çoğu zaman imkan vermemektedir. Proje öncesi, ya da iki proje arası zamanlar standardizasyon yapısının kurulması açısından en uygun dönemlerdir. Standardize edilmiş sistemler, dijital dönüşümün daha hızlı ve rahat yapılmasını sağlayacaktır.

3. Yeterli Yetkin Personel Olmaması

Dijital Dönüşümün firmalara sağladığı en büyük faydalardan biri de, insana olan bağımlılığı azaltmasıdır. Dijital dönüşüm çalışmalarının öncesinde organizasyonun IT değişim sürecini yönetecek yetkin ve yetkili bir ekip kurulmalıdır. 

Ayrıca birim yöneticileri, mevcut ve yeni alınacak personelin dijital dönüşüme ayak uydurabilecek kişilerden oluşmasını sağlamalı, bu doğrultuda İK değerlendirme süreçleriyle daha yakından ilgilenmelidirler. Bu dönüşümün yanlış insanlarla yapılıyor olması, teknolojik koordinasyon eksikliğini zaten fazlasıyla üzerinde hisseden bir sektör için başka risk katmanlarının oluşmasına neden olacaktır. 

4. Kültürel veya Teknik Dirençler (İnternet Erişimi, Geleneksel Personel)

Dijital dönüşüm, verimliliği, kaliteyi, güvenliği artırma ve riski azaltma beklentilerini içinde barındırır. Ancak bu süreçte farklı kaynaklardan gelen dirençlerle karşılaşmak da sık  rastlanan bir durumdur. Özellikle hızın projelerde ne denli önemli olduğunu düşünürsek, sistemin kurulum aşamasında yaşanacak en küçük bir sıkıntı dahi ekibin dijital dönüşüm çalışmalarına olan inancını zedeleyecektir. Tüm bu zorlukların tamamının çözümünün mümkün olmadığı durumlarda, önceliklendirme size büyük faydalar sağlayabilir. Projenin yapıldığı bölgedeki kültürel dirençler, ülkenin mevzuatları, coğrafi zorluklar gibi dış etkenler haricinde mevcut firma personelinden kaynaklı zorluklar da yaşanabilir. Çalışanlar sistemi kullanmamakta direnebilir. Ayrıca internet erişiminin sınırlı olduğu bölgelerde veri girişinde sorunlar yaşanabilir.

5. Dijital Dönüşüme Kaynak Ayrılmaması 

Bir yatırım sürecinde, yatırımın potansiyel geri dönüşüm süresini (ROI) göz önünde bulundurarak bir maliyet fayda analizi gerçekleştirmek, yatırım kararının sonucunu belirler. Eğer işletmenin ihtiyaçları ve mevcut durumu doğru analiz edilmediyse, dijital dönüşümün sağlayacağı verimlilik doğru hesaplanamaz. Bu belirsizlikler yatırım kararlarını da olumsuz etkileyecektir.

Firmanızda yatırımı yapacak grubun üst yönetim olduğu düşünülürse, yatırım için doğru değer önermesinin sağlanabiliyor olması kritiktir. Dijital dönüşümü destekleyecek üst yönetim desteğinin eksikliği, maliyeti azaltma ve verimliliği arttırma potansiyeli olan sistemlerin genellikle bir ekstra maliyet unsuru olarak görülmesine neden olur. Doğru analiz ve hesaplamalarla, sistemin getireceği net kazanç anlatılabilirse, rasyonel bir yönetimin buna destek vermesi kaçınılmaz olacaktır.

28-29 Kasım 2021

Çiftehavuzlar

Robotlaşma inşaat sektörünü nasıl etkileyecek?

On yıl önce gelecek nasıl gelecek diye düşündüğümüzde aklımıza gelenlerin çok daha fazlasının bugün gerçekleştiğini görüyoruz. Yapay zekayla birlikte açılan yolun nereye kadar gideceğini şu anda hiçbirimiz bilmiyoruz ancak birkaç yıl içinde günlük yaşamımızın da, inşaat sektörünün de bugünkü gibi olmayacağı konusunda hepimiz hemfikiriz.

Çin’de on beş günde inşa edilen 30 katlı binayı, Türk müteahhit ve mühendislerinin Kıbrıs’ta kırk beş gün içinde bitirdikleri sahra hastanesini, inşaat projelerinin önümüzdeki günlerde teknolojik yapım metotlarıyla hızlanacağının ilk işaretleri olarak okuyabiliriz.

İnşaat sektörü robotlaşmanın en az uygulandığı alanlardan biri. Bunun da en büyük sebebi, şantiyedeki işlerin dağınık olması ve birbirini etkileyen iş kalemlerinin sayısının yüksekliği. Şu an endüstride kullanılan robotlar, kontrollü bir alanda tekrarlayan görevlerde başarılılar. Şantiyelerde gerek ortamın kontrolsüz olması, gerekse işlerin birbirlerini düzenli olarak tekrarlamaması robotların uyum sağlaması açısından yeniden programlanmalarını gerektiriyor. Tüm bu olumsuzluklara rağmen inşaat projelerinde kullanılan robotik sistemler ve yapay zeka çözümleri var. Bunların en yaygın olanları şunlar:

  1. 3 Boyutlu Yazıcılar

Mobil bir robotik kolun kontrol ettiği üç boyutlu yazıcıyla 2017 Ekim’inde Hollanda’da bir köprü inşa edildi.

Eindhoven Teknik Üniversitesi tarafından tasarlanan köprünün yapımı üç ay sürdü. Bisiklet köprüsü, 800 katman çıktıdan oluşuyor. 3D yazıcıdan alınan çıktılar, köprünün yapıldığı alanda birleştirildi. İnşaatı yapan Bam İnfra şirketinden Jeroen Nuijten’e göre, gelecekte üretim aşaması daha kısa sürecek. 

Köprü, ön gerilmeli ve betonarme olarak yapıldı. Nuijten, köprünün 40 kamyonu taşıyabilecek dayanıklılıkta olduğunu belirterek, “Ama biz sadece bisikletle geçeceğiz” dedi. Kısa süre içinde 3D yazıcıdan ev çıktısı almaya da başlanacak. Üniversitenin amacı, daha büyük köprü ve viyadükler ile diğer inşaat işlerini yazıcı ile yapmak. 

  • Tuğla ve yol taşları döşeyen robotlar

İnşaat sektöründe verimliliği artırmaya yönelik yeni çalışmalardan biri de SAM isimli bir robotik sistem. Ortalama güç ve becerideki bir insan günde 500 tuğla örebiliyorken, SAM isimli robot 3000 tuğla örebiliyor. Yani bir insandan ortalama 6 kat daha hızlı çalışıyor. Ayrıca bu işlemi daha ucuza yapıyor. SAM, ortalama günlük ücretli bir işçiden 7 kat daha ucuza bu işi tamamlayabiliyor. 

  • Yıkım robotları

Yıkım ekiplerinden daha yavaş olsalar da, yaşam döngüsünün sonundaki bir binanın beton ve yapısal bileşenlerini yıkmak söz konusu olduğunda çok daha güvenli ve ucuzlar.

  • Blockchain ve Şeffaflık

Sözleşmenin gerçekleştirilmesine dahil olan tüm taraflar için benzersiz güvenilir yönetici olarak blockchain teknolojisi; sözleşmelerin oluşturulması, idaresi ve izlenmesi için hatasız süreç oluşturma potansiyeline sahip. 

Blockchain teknolojisi, inşaat süreci sırasında şeffaflığı arttırarak proje iş akışı optimizasyonunu etkiliyor. Ayrıca daha iş birlikçi çalışmayı teşvik ederek, riski en aza indirerek ve anlaşmazlıkları önleyerek zamanında karar almaya katkıda bulunuyor. 

  • VR/AR ile tasarım ve planlama

AR/VR teknolojisi tarafından sağlanan 3D projelerin ve bunların çevresindeki ortamın görselleştirilmesi ile mimari veya yapısal değişikliklerin hızlı ve hassas simülasyonu otomatik ölçümleri destekliyor ve tasarım iyileştirmeleri sağlıyor. Tehlike simülasyonları ve güçlendirilen risk değerlendirmeleri de bu yenilikçi teknolojilerin kapsadığı rutin bir görev haline geliyor.

  • Drone’lar

Sahanın hızlı bir şekilde görüntüleyebilmesine imkan veren drone’lar şantiyelerde ağırlıklı olarak iş güvenliği için kullanılıyor ve tehlikeli bir alanı hızla tespit edebiliyorlar.

Uluslararası pazarda rekabet avantajımızı ucuz işçilik üzerinden koruyabilmemiz eskisi kadar kolay görünmüyor. Proje süresini kısalttıkça karlılığımızın artacağını, rakiplerimizin de tekliflerinde otomasyon teknolojilerini dikkate alacağını düşünürsek uluslararası platformda ön sıralarda yer alan inşaat sektörünün robotlaşmayı ve yapay zeka çözümlerini hızla hayata geçirmesi gerekmektedir.

Bu yazıyı hazırlarken, çeviri programları, Word’ün editleme özelliği ve buna benzer birçok yapay zeka uygulamasından faydalanarak bir Cumartesi öğleden sonrasında iki saat içinde yazdığımı söylemeliyim. Fikir bir gece öncesinde aklıma düşmüştü. Bu dijital imkanlar olmasaydı, muhtemelen bir günden fazla zamanımı alacaktı. İnanıyorum ki, gelecek yıl farklı teknolojik gelişmelerle bu süre daha da kısalacak. 🙂

İnşaat firmalarını iflasa götüren 8 neden

Çocukluğumda üst katımızda oturan bir Hasan Amca vardı. Kimseyle konuşmayan, ne zaman görsem elinde ya da ağzında sigarası, başı hep önünde, selamı sabahı olmayan Hasan Amca. Bu haliyle bende fazlasıyla bir merak uyandırdığı için eve giriş çıkışlarında pencereden gizli gizli izlerdim onu. Sanırım henüz okula gitmiyordum. Bir gün babama sordum. Bu Hasan Amca neden bu kadar mutsuz, hiç arkadaşı yok mu onun? Babamın yüzü birden ciddileşip, şöyle bir etrafına baktıktan sonra söyledikleri duyulmasın diye sesini kısarak oğlum Hasan Bey iflas etti, büyük bir fabrikası, bir sürü işçisi vardı dedi. Ben çocuk aklımla fabrikasına, işçilerine ne oldu o zaman, onun için mi böyle kimselerle konuşmuyor, hem sonra iflas etmek ne demek diye babama üst üste sorular sormuştum. İşleri bozuldu, kazandığı para işçilerinin maaşını vermeye yetmeyince o da fabrikasını kapatmak zorunda kaldı diye cevap verdi babam bana. O gün hep merak ettiğim gizemli Hasan Amca’nın sırrını nihayet öğrenmiş, ona şimdi eskisinden daha da fazla üzülmüştüm.  Babama kim bilir ne kadar çok soru sorduysam, konkordatoya kadar anlatmıştı bana. Tabii hiçbiri aklımda kalmadı. Sadece ne zaman bir yerlerde bir iflas haberi duysam gözümün önüne hep o kederli, ince bıyıklı, bakışlarını bizlerden utanarak kaçıran Hasan Amca gelir. Çocukluk anılarımda iflas etmek, dipsiz bir cehennem çukuru kadar korkunçtu benim için. Bu yazımda firmaları o çukurun başına götüren sekiz nedeni anlatmak istiyorum. Belki de işlememeleri gereken sekiz günahı…

Son yıllarda inşaat sektöründen birçok firmanın üst üste iflas haberini duyunca merak edip, dünya üzerinde en uzun süre yaşayan firma hangi firmaymış diye araştırdım. İlginç bir sonuçla karşılaştım. En uzun ömürlü firma bir Japon inşaat firması. Yaklaşık 1400 yıldan fazla faaliyet gösteren Kongo Gumi. Firma 578 yılında Osaka’da tapınak inşaatları yapmak için kurulmuş. 2006 yılında ekonomik krize girinceye kadar kendi adıyla faaliyetlerini sürdürmüş, daha sonra da Takamatsu Construction firmasına satılmış.

İşte firmaları iflasa götüren sekiz neden

1 İnşaattan gelen paranın sektöre tekrar yatırım olarak dönmemesi 

Tüm iflaslar analiz edildiğinde bir çoğunun altında hızlı ve plansız bir büyümeyle karşılaşırız. İnşaat sektöründeki iflaslarda da bu durum fazlasıyla mevcut. Paranın iyi kazanıldığı dönemlerde birçok firma turizm, gıda, AVM ve benzeri inşaat dışı alanlara yatırım yaptılar. Bu faaliyetlerin bir kısmı, o şirketler için ilk kez girdikleri sektörlerdi. Ekonominin stabil olmadığı bu dönemde bu yatırımlar ne yazık ki istenildiği gibi yürümedi. Buradaki kayıpları inşaat sektöründen gelen girdiyle kapamaya çalıştılar ama inşaat sektörü artık o iyi para kazandıkları cazibesini  kaybetmişti. 

2 İnşaat sektörünü iyi tanımayan firmaların sektöre girmesi ve çıkması

Son on yılda sektör dışından inşaat işine giren firmaların bir kısmı, inşaata dönemsel, yani piyasada bir bozulma olduğunda hemen çıkabilecek şekilde baktı. Evden ayrılmak için bavulları hep dış kapının yanında hazır bekleyen insanlar gibi. Son yıllarda işler kötüye gitmeye başlayınca, bu şirketler, gerektiğinde iflası dahi göze alarak sektörden hızla çıktılar. Çıkarken inşaattan kazandıklarını da kendi ana sektörlerine götürdüler. Bu ve benzeri firmalar, yüksek miktarda sermayenin çıkmasına ve beraberinde de inşaatta küçülmeye neden oldular.

3 Proje yönetimi yapmadan aynı anda birçok projeye birden girilmesi

İnşaat firmalarının birçoğu proje yönetimini yeterince içselleştirmemiştir ki, bu durum sektörün en önemli sorunlarından da biridir. Nakit akışlarını sağlıklı bir şekilde hesaplamadan, ya da daha açık bir ifadeyle önlerini yeterince görmeden birçok projeye bir anda girdiler. Her proje için sağlıklı bir iş programı, bütçe ve nakit akışı hazırlamadıkları için farklı projelerin bir aradaki yönetimini yani Project Management Institute’un (PMI’ın) söylemiyle program yönetimini doğru yapamadılar.

4 Organizasyon yapılarının doğru oluşturulamaması, kurumsallaşmaya sancılı geçiş ya da geçemeyiş

İnşaat firmalarını mercek altına aldığımızda büyük bir kısmında patron ya da işin başındaki kişinin her işin üstesinden gelmeye çalıştığını görürüz. Bu yaklaşım biçimi belirli büyüklükteki işler için yanlış değildir. Ancak yeni projelerle işler büyüdükçe o tek kişinin zamanı artık yetmemeye başlar. Eskisi gibi her işe yeterince eğilememektedir. İşte bu noktaya gelen birçok inşaat firması, profesyonel bir alt yönetim kadrosu ve organizasyon yapısını oluşturamadı. Bazı firmalar da dönüşüme çok hızlı girip, kurumsallaşma kültürüne hazır olmayan kadrolarının üzerine taşıyabileceklerinin çok üzerinde bir yük bindirdiler. Kurumsallaşmayı akşamdan sabaha gerçekleştirebilecekleri basit bir iş olarak düşündüler. Bu dönüşümü gerçekleştiremediklerinde geriye dönüp baktılar ki, artık eski iş yapım metodolojilerini de kaybetmişler. İki arada bir derede kalan bu firmalar, ne tam kurumsal, ne de tam eskisi gibi olabiliyorlardı. Bu tuhaf durumu sağlıksız iş yapım metodlarıyla yürütmeye çalışsalar da iflastan kurtulamadılar.

5 Kadro, alt yüklenici ve tedarikçi bağlılığı

Başarılı ve köklü inşaat firmalarını incelediğimizde hepsinde tek bir şey görürüz. Uzun yıllardır bir arada çalıştıkları kadrolarını, alt yüklenicilerini ve tedarikçilerini korumayı başarmışlardır. Onlar da, firmalarını zor günlerinde yarı yolda bırakmamışlardır. Firmalarıyla aralarında sözleşme maddelerinde yazılmayan ama o maddelerden çok daha güçlü bir sadakat bağı vardır. Birbirlerini iyi tanıyan bu iç ve dış paydaşlar zaman içinde kuvvetli bir takım oluşturmuşlardır.  Eski bir sözü biraz değiştirilmiş haliyle söylersek; çalışanlarınız, alt yüklenicileriniz ve ana tedarikçileriniz sizi vezir de eder, rezil de…

6 Çok ortaklı firmalarda her kafadan çıkan farklı sesler

Son on yılda inşaat sektöründeki hızlı büyüme beraberinde yeni firmaların bu alana girmesine neden oldu. Bu yeni firmaların oluşumu da çoğunlukla finans gücü kuvvetli sektör dışındaki şirketlerin, inşaatı bilen şirketlerle ortaklıklar kurmasıyla oluştu. Bu oluşumlarda doğal olarak kurulmasından itibaren bir doku, kimya uyuşmazlığı vardı. Ancak işler iyi giderken bu durum fazla dikkat çekmiyordu. Fakat sektörün ve ekonominin daralmasına paralel olarak, bu farklı noktalardan gelen ortaklar arasında anlaşmazlıklar çoğalmaya başladı. Zaman içinde büyüyen bu çatlaklar ortaklıkların da hızla dağılmasını getirdi.

7 Piyasa analizini iyi yapamamak

Özellikle konut sektöründeki firmalar, hangi konuta, hangi bölgeye talep var, nasıl bir reklam kampanyası yapmalıyım, gibi öncelikli sorular üzerinde yeterince ön çalışma yapmadan, kulaktan dolma, güncel bilgilerle hareket etti. Bu durum hem yanlış yatırımlara, hem de ciddi bütçelerde reklam harcamalarının oluşmasına neden oldu. İstenen sonuçların alınamadığı milyon dolarlık reklam kampanyaları, büyük ölçekte para kayıplarıyla birlikte iflasları da hızlandırdı. 

8 Piyasadaki değişimi, konut stoklarındaki artışı doğru okuyamamak

Bir dönem yap-sat dönemiydi, bir dönem ise sat-yap dönemi. Maketler üzerinden satışların yapıldığı, çok güzel karların olduğu günler de yaşandı. Ancak birçok firma, konut stoklarının artışıyla başlayan arz talep dengesinde oluşan değişimleri iyi analiz edemedi. Oysa ki 2017’den itibaren bir şeylerin değişeceğine yönelik sinyaller ekonomide de, inşaat sektöründe de gelmeye başlamıştı. Biz nasılsa satarız egosuyla bu işaretler doğru değerlendirilemedi. O günlerde bu firmalar, konut fiyatlarını bir ölçüde düşürebilselerdi, bugün ellerinde satamadıkları bu kadar çok konut kalmayacaktı. Muhtemelen nakit akışlarında bu kadar derin bir kriz de yaşamayacaklardı.

2 Mühendis YouTube kanalımızda “İnşaat sektöründe firmalar neden ve nasıl iflas ederler?” konulu kapsamlı bir video yayınladık. Dileyen okurlar bu videoyu da aşağıdaki adresten izleyebilirler.

Biliyorum, bu yazı biraz karamsar bir yazı oldu. Şimdi doğal olarak şunu soruyorsunuz, peki bundan sonrası nasıl olacak? Hem de yüz yılda bir karşılaşılan bir salgının tam ortasındayken. İçinde bulunduğumuz bu bulanık dönemin tüm dünyada bir süre daha devam edeceği görülüyor. Ancak bütün bu belirsizliklerin yanında dünyada inşaat sektörünün uzun zamandır üzerine yoğunlaştığı bir başka konu var. İnşaat 4.0. Sanayi 4.0 gibi dünyada da inşaat 4.0’ın inşaat sektörünü, iş yaşamını, şantiyeleri, projelerin üretiliş sürecini, tedarik zincirini nasıl etkileyeceği konuşuluyor. Covit19 öncesi de gündemdeydi bu konu, ancak salgın sonrasında yapılan çalışmalar daha bir hız kazandı. Gelecek yazımda inşaat sektörünün geleceğini, kendimizi şimdiden hazırlamamız gereken İnşaat 4.0’ın getireceği yeni teknolojileri anlatacağım. 

Unutmamalıyız ki yaşanan iflasların büyük çoğunluğu başımıza gelecekleri iyi göremememizden oluştu. İnşaat sektörünün bir daha böylesi bir iflas sağanağına tutulmaması, daha çok Hasan Amca’ların olmaması için geleceği şimdiden iyi inşa etmeliyiz diye düşünüyorum.

19.07.2020

Çiftehavuzlar

Yapay Zeka Öğrencilere Nasıl İlham Verebilir? 

Bir sınıfa girin. Tahtada karmaşık bir matematik problemi yazıyor, bir grup öğrenci dikkatle öğretmeni dinliyor. Son derece tanıdık değil mi? Geleneksel eğitim modelimizin içinden sıradan bir manzara. Şimdi gözlerinizi kapatın ve bu sefer şöyle bir sahneyi hayal edin. Öğretmenin yanında bir yapay zekâ asistanı. Bir öğrenci, “Bu problemi neden anlamıyorum?” diye soruyor ve yapay zekâ, ona bireysel öğrenme tarzına uygun bir açıklama sunuyor. Ya da bir tarih dersinde, bir öğrenci geçmişte bir savaşı kazanan stratejiyi anlamaya çalışırken, yapay zekâ ona o dönemin simüle edilmiş bir haritasını gösteriyor. İşte, bu geleceğin eğitimi.

Yapay zekâyı, eğitimde sadece bir araç olmaktan; öğrencilerin hayal güçlerini tetikleyen bir ilham kaynağına çevirebiliriz. Peki, bu nasıl mümkün olacak? Gelin, biraz daha yakından bakalım


1. Her Öğrenciye Özel Bir Mentor: Kişiselleştirilmiş Eğitim

Her öğrenci farklı bir dünyadır. Kimi matematiği görsel öğelerle öğrenir, kimi tarihi hikâyelerle anlamlandırır. Ancak hepimizin içinden geçtiği geleneksel eğitim sistemi, herkese aynı yöntemleri sunar. İşte yapay zekâyı bu noktada devreye sokabiliriz.

Düşünün, bir öğrenci yabancı dil öğreniyor. Yapay zekâ, bu öğrencinin kelime dağarcığını analiz ederek, eksik olduğu alanları tespit ediyor ve öğrenme sürecini buna göre yeniden tasarlıyor. Bu, sadece hız değil; bilgiye derinlik de kazandırır. Bir öğrenci, “anlamadım” dediğinde, yapay zekâ ona yeni bir açıklama getirebilir.


2. Geleceğin Mesleklerine Hazırlık: Yaratıcı Düşünceyi Tetiklemek

Bugünün eğitim sistemi, genellikle öğrencileri mevcut iş dünyasına hazırlar. Ancak yapay zekâ, onları henüz var olmayan meslekler için de eğitebilir. Nasıl mı? Onlara yaratıcı düşünmeyi öğreterek.

Bir sanat dersinde, öğrenciler akıllı teknolojilerle birlikte yeni bir resim tarzı oluşturabilir. Bilgisayar, farklı sanat akımlarını analiz eder ve öğrencilere modern bir tarz önerir. Ya da bir mühendislik dersinde, yapay zekâ öğrencilerin tasarladığı bir köprünün dayanıklılığını simüle ederek onlara tasarımlarını nasıl geliştirebileceklerini gösterebilir.

Bu tür etkileşimler, öğrencilerin “ezber” yerine “keşfetme” duygusunu harekete geçirir. Sadece bilgiyi tüketmekle kalmaz; aynı zamanda üretirler de.


3. Geçmişi Canlandıran Teknoloji: Tarih Derslerine Yeni Bir Soluk

Tarih derslerinde genellikle olaylar anlatılır ve öğrencilerin hayal gücüne bırakılır. Ancak ya eğittiğimiz algoritmalar geçmişi canlandırırsa?

Bir sınıfta, makine öğrenimiyle destekli bir sistem, öğrencilere Rönesans döneminin Floransa’sını sanal gerçeklik ile gösterebilir. Öğrenciler, Michelangelo’nun atölyesini ziyaret eder, dönemin şehir sokaklarında yürür ve o atmosferi deneyimler. Ya da bir fen dersi sırasında, bir yapay zekâ aracı sayesinde bir hücrenin içine “girip” proteinlerin nasıl çalıştığını gözlemleyebilirler.

Böylesi bir deneyim, öğrencilerin sadece bilgi edinmesini değil, öğrendikleriyle bağ kurmasını da sağlar. Eğitim sıkıcı ödevlerden, eğlenceli bir maceraya dönüşür.


4. Soruları Cevaplamaktan Fazlası: Sorular Sormayı Öğreten Teknoloji

Bugüne kadar teknoloji genellikle sorularımıza cevap verdi. Ancak yapay zekâ, öğrencilere doğru soruları sormayı da öğretebilir. Çünkü iyi bir soru, birçok cevaptan daha değerlidir.

Bir yapay zekâ sistemi, bir öğrencinin yazdığı bir kompozisyonu analiz ederek, “Bu fikri başka nasıl ifade edebilirsin?” ya da “Bu argümanını destekleyecek başka bir örnek bulabilir misin?” gibi sorularla öğrenciyi düşünmeye teşvik edebilir.

Öğrencilere düşünme yollarını öğreten bir yaklaşım, yapay zekânın eğitime getirebileceği en büyük devrimlerden biridir. Bu şekilde, düşünmeyi öğrenen bir zihin, sadece bilgiyi öğrenmekle kalmaz; onu farklı şekillerde anlamlandırabilir de.


5. İlhamın Ötesinde: Etik ve İnsanlık Dersleri

Elbette, yapay zekânın eğitime entegrasyonu sadece bir teknik mesele değildir. Aynı zamanda derin etik soruları da beraberinde getirir. Öğrencilere, yapay zekâ ile çalışmanın sınırlarını, bu teknolojinin nasıl sorumlu bir şekilde kullanılacağını öğretmek, eğitimin bir parçası olmalıdır.

Yapay zekâ ile çalışan öğrenciler, sadece verimli değil; aynı zamanda etik bir geleceğin mimarları olabilir. Teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, insan olmanın getirdiği empati, yaratıcılık ve değer yargıları hep eğitimin merkezinde kalmalıdır.


Geleceğin Kapısını Aralayan Anahtar: Hayal Gücü ve Yapay Zekâ

Bir gün bir sınıfta, bir öğrenci yapay zekâyla birlikte bir şiir yazacak. Şiirin bir dizesini yapay zekâ önerecek, diğerini öğrenci. Ortaya çıkan eser ne yalnızca insanın ne de sadece bir algoritmanın ürünü olacak. Bir başka öğrenci, yapay zekâ ile bir şehir tasarlayacak. Sokakları ışıklarla dans eden, her binası doğayla uyum içinde nefes alan bir şehir.

Ama işte asıl sır burada: Yapay zekâ o şiiri yazmayı, o şehri tasarlamayı kendi başına öğrenemeyecek. Çünkü teknoloji ne kadar gelişirse gelişsin, yaratıcılığı tetikleyen, sınırları zorlayan, hayalleri ateşleyen hâlâ insan olacak.

Belki de yapay zekâ, öğrencilere en büyük dersi, mükemmelliğin, insanın sınırları aşmaya cesaret ettiği yerde başlayacağını öğretecek. 

28 Kasım 2024

Çiftehavuzlar

Müteahhitler için 2025’ten Alınacak 10 Ders

2025, geçmişte alınan derslerin altının biraz daha koyu ve biraz daha kalın bir kalem ile çizildiği bir yıl oldu. Derlediğim 10 ders, bilinen ama çoğu zaman göz ardı edilen gerçekler aslında. Yazıyı Türkiye ölçeğinden çıkarıp dünyada neler oluyor perspektifiyle yazdım. Sektörde yaşanan sıkıntılara biraz yukarıdan bakıldığında, sorunların yalnızca coğrafyaya ya da tek başına ülkelere ait olmadığı daha net görülüyor. Dünyanın farklı köşelerinde benzer kırılganlıklar, benzer tıkanmalar ve benzer uyum sancıları yaşanıyor. Teknoloji hızla ilerlerken kurumların, iş yapma biçimlerinin ve zihinsel alışkanlıkların bu hıza ayak uyduramaması, birçok ülkede aynı sonuçları üretiyor. Farklı olan yalnızca bu sıkıntıların ortaya çıkış biçimi ve şiddeti. 

Bu yıl özellikle inşaat firmalarında yaşanan iflasların artışı oyunun kurallarının sessizce değişmekte olduğunu gösterdi. Bu değişimi, sadece ekonomik konjonktürle açıklanabilecek geçici bir dalgalanma olarak değerlendiremeyiz. Nakit akışından sözleşme yönetimine, risk öngörüsünden kurumsal reflekslere kadar pek çok konuda, uzun süredir ertelenen yapısal zafiyetlerin görünür hâle gelmesiyle karşı karşıyayız. Aşağıda kısaca anlatmaya çalışacağım 10 dersin, geçmişe yönelik bir muhasebeyle birlikte yapılması gerekenlere dair bir yol haritası da olmasını istedim.

1. “Ucuz yapan” değil, dayanıklı yapan kazanıyor

2025, “ucuz yap, nasılsa unutulur” devrinin kapandığını acı örneklerle gösterdi. Bangkok’ta inşası süren bir gökdelen, Myanmar’daki depremde şehrin tek çöken binası oldu ve soruşturma ucuz malzeme kullanımı şüphesine odaklandı reuters.comreuters.com. Sonuç mu? İhaleyi olması gerekenden düşük fiyatla alan müteahhit firmanın hisseleri birkaç gün içinde %27 değer yitirdi reuters.com. Kalitesiz iş yapmak şirkete itibar ve para kaybettirdi. Türkiye’de de 2023 depreminin ardından kamuoyu, “ucuza kotaran” müteahhitlik anlayışını affetmedi. Artık sektörde en düşük teklif değil, en güvenli ve dayanıklı yapı kazandırıyor. Yaşam döngüsü maliyet analizleri, ucuz inşaatın uzun vadede bakım masraflarını artırdığını gösteriyor; kalitesiz yapılan binaların sık sık onarıma ihtiyaç duyduğu bir gerçek greencitytimes.com. Hatta büyük bir projeyi ilk seferinde doğru yapmayıp sonradan düzeltmek, kontrat bedelinin %20’sine varan ek maliyet getirebilir greencitytimes.com. Bu yüzden müteahhitler, artık kısa vadeli kar uğruna malzemeden kısmak yerine, binanın ömrü boyunca getireceği yükleri hesaba katmak zorunda. Depreme dayanıklı, enerji verimli ve sağlam binalar inşa edenler uzun vadede hem itibar hem iş kazanıyor. 2025 yılı, “ucuza yapan” değil “sağlam yapan” anlayışının nihayet sektörde hakim görüş haline geldiği yıl oldu.

2. Nakit akışı = hayatta kalma

2025’te inşaat dünyasında nakit akışının şirketlerin can damarı olduğu yeniden hatırlandı. Bir müteahhitlik firmasının kasasına giren ve çıkan paranın zamanlaması, kârda olup olmamasından bile daha kritik hale geldi. Nakit sıkışıklığı, kâğıt üzerinde kârlı görünen şirketleri bile batırabilir. elliottdavis.com. Bunun başlıca nedeni, sektöre özgü ödeme gecikmeleri. ABD’de yapılan bir araştırmaya göre, ana yükleniciler hak ediş ödemelerini 30 günde yaptığını düşünürken, alt yükleniciler alacakları için ortalama 56 gün beklemek zorunda kalıyor. constructiondive.com. Yani taşeronlar iki aya yakın süre cepten çalışıyor. Bu durum Türkiye’de de farklı değil; uzun vade çekler, kamu ihalelerinde geciken ödemeler sektörün kronik sorunları. Bu yüzden ankete katılan müteahhitlik firmalarının %43’ü, beklenmedik giderleri karşılayacak yeterli işletme sermayesinden yoksun olduğunu belirtiyor. constructiondive.com. Nakit akışı sıkıntısı, projelerin durmasına bile yol açabiliyor: Firmaların neredeyse üçte biri, geciken alacaklar yüzünden projelerin aksadığını itiraf ediyor. constructiondive.com. 2025’te yükselen enflasyon ve faizler de nakit baskısını artırdı; finansmana erişim zorlaştı, borçlanma maliyetleri yükseldi. Bu şartlarda müteahhitler nakit akışını yönetmeyi hayatta kalma meselesi olarak görmeyi öğrendi. Artık akıllı firmalar her proje için nakit akış projeksiyonları yapıyor, alacaklarını hızlandırmanın yollarını arıyor, gerekirse finansman maliyetini tekliflerine yansıtıyorlar. Özetle 2025’in derslerinden biri şuydu: Kâğıt üzerindeki kâra aldanmayın, kasadaki nakde bakın.

3. BIM kullanmamak artık “kişisel tercih” değil

Dijital dönüşüm rüzgârı, 2025’te inşaat sektöründe en somut haliyle Bina Bilgi Modellemesi (BIM) alanında hissedildi. BIM kullanıp kullanmamak, müteahhitlerin insiyatifinde bir tercih olmaktan çıktı, bir zorunluluğa dönüştü. Bunun bir nedeni kamu otoritelerinin tavrı: Dünyada birçok ülke BIM’i kamu projelerinde şart koşuyor. İtalya, 1 Ocak 2025 itibariyle 1 milyon € üzerindeki tüm kamu inşaatlarında BIM kullanımını mecburi hale getirdi. business.bimobject.com. Polonya ve İspanya da benzer adımları atıyor. Birleşik Krallık zaten yıllardır BIM’i standart haline getirmişti. Bu trend, müteahhitler için net bir mesaj: BIM’siz ihaleye girilemeyecek noktaya hızla yaklaşıyoruz. Özel sektörde de büyük yatırımcılar ve müşteriler, proje süreçlerinin BIM ile şeffaf ve entegre yürütülmesini talep ediyor. Sektör profesyonelleri BIM’in sağladığı avantajları bizzat deneyimledi: Tasarım hatalarının erkenden tespiti, maliyet ve zaman tasarrufu, ekipler arasında koordinasyon… Rakamlar da bunu doğruluyor: BIM kullanımı dünya genelinde son altı yılda %17 seviyelerinden %70’ler düzeyine fırladı. novatr.com. Sektörün büyük bölümü BIM’i benimsedi, geride kalan azınlık ise hızlıca adapte olmak zorunda. 2025 itibarıyla BIM kullanmamak, tıpkı bilgisayar kullanmamak gibi düşünülemez hale geldi. Artık kimse “Ben eski usul çalışıyorum, çizimler kağıt üstünde olsun” diyemez; derse de rekabette yarışamayacağı kesin. Özetle bu yıl, BIM’in lüks değil yeni normal olduğunu gösterdi.

4. Yapay zekâ “gelecek” değil, şantiye yardımcısı

Uzun yıllar yapay zekâdan “geleceğin teknolojisi” diye bahsettik, ancak 2025’te yapay zekâ inşaat sahalarında bizzat çalışmaya başladı. Artık yapay zekâ, uzak bir vizyon değil, şantiyede bir teknik çalışanın yardımcısı gibi görev yapıyor. Büyük bir şantiyede mühendislerin baretlerine takılı 360 derece kameralar gün boyunca görüntü kaydediyor; yapay zekâ destekli bir yazılım bu görüntüleri anlık olarak projenin BIM modeli ve takvimiyle karşılaştırıp nerede gecikme ya da hata olduğunu anında tespit ediyor. Bu sayede proje yöneticileri, “nerede kalmıştık” demeden, her gün otomatik üretilen ilerleme raporlarına kavuşuyor. İsrail çıkışlı bir yapay zekâ platformu olan Buildots, tam da bu işi yaparak şantiyelerde gecikmeleri %50’ye varan oranda azalttığını raporluyor. openasset.com. 2025 yılında yapılan bir sektör anketi de müteahhitlerin %85’inin yapay zekâ sayesinde tekrar eden evrak işlerine daha az vakit harcayacağını, %75’inin ise yapay zekâ ile geçmiş projelerden ders çıkarıp daha isabetli kararlar alacağını düşündüğünü ortaya koydu. constructiondive.com. Bazı büyük firmalar, geçmiş projelerinin verilerini yapay zekâ ile analiz ederek teklif hazırlama ve maliyet öngörme süreçlerinde kullanmaya başladı bile. Şantiyede ise yapay zekâ destekli güvenlik kameraları işçilerin baret takıp takmadığını kontrol ediyor, riskli davranışları tespit ediyor. Artık yapay zekâ, “bir gün gelecek” denilen bir teknoloji değil, bugünün şantiyesinde elle tutulan bir yardımcı. Erken adapte olan şirketler verimlilikte ciddi artış sağlıyor; yapay zekâyı yok sayanlar ise rekabette geri kalma riskini iliklerinde hissetmeye başladı. 2025’in bize öğrettiği şu ki: Yapay zekâ, inşaatın geleceği olmaktan çıktı, bugünün gerçeği haline geldi.

5. Şantiye artık “sezgilerle” değil, veriyle yönetiliyor

Bir zamanların tecrübeli şantiye şefi, kulağını raylara dayayıp trenin gelişini hisseden kovboy misali, sadece sezgileriyle iş yönetirdi. 2025 ise şantiyelerde sezgilerin yerini veriye dayalı yönetimin aldığını gösterdi. IoT (Nesnelerin İnterneti) sensörlerinden drone’lara, akıllı baretlerden yazılımlara kadar pek çok teknoloji, şantiyeyi gerçek zamanlı verilerle takip etmemize imkân tanıyor. munichre.com. Artık beton dökümünde nem ve sıcaklık sensörleri, kuruma süresini anbean bildiriyor; iskelelerdeki akıllı cihazlar, kritik titreşim veya eğilme olduğunda anında uyarı gönderiyor. Şantiye makineleri GPS ve telemetri verileriyle izlenip verimsiz boşta çalışma süreleri azaltılıyor. Birbirinden kopuk ekipler yerine, tüm paydaşlar ortak dijital platformlar üzerinden anlık veri paylaşarak karar alıyor. 2025’te özellikle büyük müteahhitler veri analitiğine ciddi yatırım yaptılar: Geriye dönük proje verilerini analiz ederek iş programlarını iyileştiren, saha operasyonlarından toplanan büyük veriyi (big data) kullanarak riskleri öngören şirketler öne çıktı. Sezgi ve deneyimelbette hâlâ değersiz değil, ancak veriyle teyit edilmeyen öngörü riskli bulunuyor. Nitekim veri kullanımı sadece verimlilik değil, güvenlik açısından da fark yaratıyor; örneğin sensör verilerine dayalı proaktif bakım yapan şantiyelerde iş kazaları ve arızalar bariz şekilde azalıyor. Munich Re’nin sektör raporu, yapay zekâ, IoT, drone ve giyilebilir cihazları kullananların şantiyeleri “gerçek zamanlı hassasiyetle” yönettiğini vurguluyor. munichre.com. Kısaca 2025’te bildiğimiz bir gerçeği yeniden hatırladık: Ölçmediğiniz şeyi yönetemezsiniz. Şantiyelerde “bana öyle geliyor ki” dönemi bitti; artık sayılar, tablolar ve algoritmalar konuşuyor. Veriye dayanan müteahhitler işini zamanında ve bütçesinde tamamlarken, sezgiyle hareket edenler sürprizlerle boğuşuyor.

6. İş güvenliği maliyet değil, kârlılık kalemi

Eskiden iş güvenliği, müteahhitlerin gözünde bütçeye ek yük getiren bir zorunluluk gibiydi. 2025 ise iş güvenliğine yapılan harcamanın, aslında kazanç getiren bir yatırım olduğunu iyice ortaya koydu. ABD İş Sağlığı ve Güvenliği Kurumu (OSHA) verilerine göre iş güvenliği programlarına harcanan her 1 dolar, kazalar ve meslek hastalıkları azaldıkça işverene 4 ila 6 dolar arasında tasarruf olarak geri dönüyor. marshmma.com. Bu çarpıcı oran, güvenliğe yatırım yapmanın uzun vadede ne denli kârlı olduğunu net biçimde özetliyor. 2025’te birçok firma bu gerçeği yaşayarak öğrendi. Örneğin ABD’de bir inşaat şirketi, kapsamlı bir yüksekte çalışma güvenlik programı uygulamaya koydu ve sonuçta kaza maliyetlerini işçi saati başına 4,25 dolardan 0,18 dolara, yani %96 oranında düşürdü. marshmma.com. Düşünün: Koruyucu ekipman, eğitim ve denetim için yapılan harcamalar belki on binlerce dolar; ama önlenen ciddi bir kazanın şirkete maliyeti milyonlar olabilirdi. Türkiye’de de 2025 boyunca büyük inşaat projelerinde iş güvenliği denetimleri sıkılaştı, hatta bazı projeler güvenlik zaafiyeti nedeniyle durma noktasına geldi. Bu da gösterdi ki bir kaza olduğunda ödenecek tazminatlar, ceza ve iş durması maliyetleri, önceden harcanacak güvenlik bütçesinden katbekat fazla. Dahası, iş güvenliği kültürü yüksek şirketler nitelikli iş gücünü kendine çekiyor ve elde tutuyor; çalışanlar canlarını tehlikeye atmayan işverene sadık kalıyor. 2025’in bize öğrettiği ders net: İş güvenliği bir maliyet kalemi değil, kârlılığı artıran bir unsurdur. Güvenli şantiye, verimli şantiyedir – hem vicdanen doğru olanı yapar, hem de uzun vadede şirketinizi kara geçirir.

7. İnsan kaynağı “bulunur” değil, tutulur

İnşaat sektörü, eskiden “iş mi yok, nasılsa çalışacak adam bulunur” rehavetiyle hareket ederdi. 2025 ise bu ezberi bozdu: Artık asıl mesele eleman bulmak değil, elde tutmak. Zira sektörde ciddi bir yetişmiş eleman kıtlığı baş gösterdi. ABD verilerine göre 2025’te inşaat sektöründe talebi karşılamak için 439 bin yeni çalışana ihtiyaç olduğu tahmin ediliyordu. munichre.com. Türkiye’de de benzer biçimde, nitelikli usta, kalfa ve mühendis bulmak zorlaştı. Genç nesil, inşaatın zorlu koşullarına eskisi kadar heves etmiyor; var olan tecrübeli işgücünün bir kısmı ise emeklilik veya sektör değiştirme eğiliminde. Hal böyleyken şirketler, insan kaynağını elde tutmanın, yeni eleman bulmaktan çok daha kritik ve ekonomik olduğunu anladı. 2025’te yapılan bir sektör anketi, firmaların %94’ünün bazı pozisyonları doldurmakta zorluk çektiğini ortaya koydu. arcoro.com. Yani neredeyse her firma, özellikle vasıflı işçi ve teknik eleman açığı yaşıyor. Bu ortamda şirketler sadece yüksek maaş vermekle de sorunu aşamayacaklarını gördüler; çünkü rakip firma da aynısını teklif edebiliyor. Önemli olan, çalışanlara kendilerini geliştirebilecekleri, değer verildiklerini hissedecekleri bir iş ortamı sunmak. Artık büyük müteahhitlik şirketleri, iyi ustaları ve yetenekli mühendisleri elde tutmak için onlara düzenli eğitimler veriyor, kariyer planları yapıyor, prim ve hisse gibi uzun vadeli teşviklerle bağlılıklarını artırmaya çalışıyor. İşe yeni başlayan gençler için mentorluk programları uygulanıyor, iş güvenliği ve çalışma koşullarına yatırım yapılıyor. 2025’te pek çok şirket, yüksek turnover (devir) oranlarının projelere maliyetini hesapladı ve yetişmiş bir elemanın kaybedilmesinin şirkete yeni eleman bulup yetiştirmekten çok daha pahalıya patladığını fark etti. Kısacası bu yılın dersi: İnsan kaynağı öyle piyasadan ihtiyaç anında bulunacak bir meta değil; şirket içinde yetiştirilecek, değerlenecek bir sermayedir. Çalışanını tutabilen, geliştirebilen müteahhitler uzun vadede yarışta öne geçiyor.

8. Modüler ve prefab artık “niş” değil

2025 yılı, modüler ve prefabrikasyon yöntemlerinin inşaat sektöründe iyiden iyiye ana akım haline geldiği yıl oldu. Bir zamanlar “niş” ve sıradışı görülen, yalnızca küçük geçici yapılar veya birkaç öncü proje ile sınırlı kalan modüler inşaat, artık konutlardan hastanelere, otellerden okullara kadar geniş bir yelpazede tercih ediliyor. Neden? Çünkü hız ve verimlilik ihtiyacı, bu teknolojileri adeta zorunlu kıldı. Prefabrik ve modüler yapım, binanın parçalarının fabrika ortamında üretilip şantiyede monte edilmesi esasına dayanıyor. 2025’te bu yöntem, inşaat endüstrisini adeta devrimleştiriyor diyecek kadar yaygınlaştı. mte85.com. Fabrika ortamının kontrollü koşullarında duvarlar, döşemeler, modüler odalar üretilip sahaya getirilerek çok daha hızlı, isabetli ve az malzeme israfıyla inşa gerçekleştiriliyor. Bu sayede şantiyede geçirilen süre kısalıyor, hava şartlarına bağımlılık azalıyor, iş programları daha öngörülebilir hale geliyor. 2025 boyunca pek çok proje, geleneksel yöntemlerle aylar sürecek imalatları birkaç hafta içinde tamamladı. Örneğin İngiltere’de 25 katlı bir modüler otel projesi, tüm odaları fabrikada hazırlandığı için rekor sürede bitirildi. Modüler inşaatın avantajları saymakla bitmiyor: Daha az atık, daha temiz şantiye, daha güvenli çalışma ortamı ve gerektiğinde kolay ölçeklenebilme… Maliyet tarafında da ölçek ekonomisiyle rekabetçi hale geldi. Bir zamanlar “prefab” denince akla gelen kalitesiz yapılar imajı da hızla siliniyor; artık mimari tasarım açısından da son derece estetik ve dayanıklı modüler binalar görüyoruz. Sektör raporları, 2025’te ticari ve konut projelerinin giderek artan bir kısmının modüler yaklaşımları benimsediğini vurguluyor. mte85.commte85.com. Özetlersek, bu yöntem kesinlikle bir heves ya da niş uygulama değil, yeni norm haline geliyor. Müteahhitler için çıkarılan ders açık: Modüler ve prefabrikasyon trenini kaçıran, hız ve maliyet yarışında geride kalır.

9. ESG ve sürdürülebilirlik artık vitrin değil

Eskiden büyük inşaat şirketleri çevre ve topluma dair güzel sözleri yıllık raporlarının vitrinine koyar, ancak bunlar çoğu zaman lafta kalırdı. 2025 ise ESG (Çevresel, Sosyal, Yönetişim) prensiplerinin ve sürdürülebilirliğin “vitrin süsü” olmaktan çıkıp iş yapışın merkezine oturduğu bir yıl oldu. Bunun arkasındaki en büyük itici güç, yatırımcıların ve düzenleyici otoritelerin tutumu. Artık finansman bulmak isteyen bir müteahhit, proje finansmanı veya kredi talep ederken bankaların ve fonların karşısına ayrıntılı bir ESG stratejisi ve raporlaması ile çıkmak zorunda. Aksi halde paraya erişmesi neredeyse imkânsız. Nitekim 2024’te ABD Menkul Kıymetler ve Borsa Komisyonu (SEC), halka açık şirketler için 2025 sonundan itibaren iklimle ilgili risklerini ve karbon emisyonlarını raporlamayı zorunlu kılan kurallar getirdi blog.bluebeam.com. Avrupa’da da Yeşil Mutabakat çerçevesinde inşaat sektörüne yönelik sürdürülebilirlik kriterleri sıkılaştı. Kısaca regülasyonlar, sürdürülebilirliği bir tercih olmaktan çıkarıp mecburiyet haline getiriyor. Bu gelişmeler, müteahhitlik şirketlerinin de zihniyetini değiştirdi. Örneğin büyük firmalar artık her yeni proje için karbon ayak izi hesaplıyor, çevresel etki değerlendirmesi yapıyor ve bu verileri yatırımcılarla şeffaf şekilde paylaşıyor. Sosyal boyutta ise işçi hakları, çeşitlilik, iş güvenliği gibi konular şirket performansının parçası olarak görülüyor. ESG yatırımlarının “boşa giden para” olmadığı, aksine getirisi olduğu da anlaşıldı. McKinsey’nin bir analizine göre, sürdürülebilir işletme uygulamaları operasyon giderlerini ciddi oranda azaltarak kârlılığı %60’a varan oranlarda artırabilir blog.bluebeam.com. Tüketiciler de benzer bir tavır sergiliyor: Araştırmalar, müşterilerin %70’inin benzer ürünler arasında çevre dostu olanı tercih etmek için daha fazla ödemeye razı olduğunu gösteriyor blog.bluebeam.com. Yani sürdürülebilirlik artık yalnızca itibar için değil, doğrudan iş getiren, kazanç sağlayan bir unsur. 2025’te Türkiye’de de büyük inşaat firmaları yeşil binalara yöneldi, yenilenebilir enerji kullanımı, atık yönetimi, karbon salımını azaltma gibi konularda somut adımlar attı. Özetle bu yıl sektör şunu gördü: ESG bir halkla ilişkiler meselesi değil, işin ayrılmaz bir parçasıdır. Geleceğin müteahhidi, sadece bina değil, aynı zamanda çevre ve toplum için değer inşa edendir.

10. Müteahhitlik, artık bir yönetim sanatı

Bunca değişimin ışığında 2025’in belki de en önemli dersi şudur: Müteahhitlik mesleği, eskiden sadece inşaat bilgisi ve saha becerisi gerektiriyordu; bugün ise bir yönetim sanatı haline geldi. Modern müteahhit, bir yandan finansmanı yöneten bir yatırımcı, bir yandan insan kaynağını harekete geçiren bir lider, bir yandan teknolojiyi entegre eden bir inovasyon yöneticisi olmak zorunda. Projeler teknik olarak çok daha karmaşık, paydaş sayısı daha fazla, belirsizlikler yüksek. Dolayısıyla bugünün müteahhidi, krizleri öngörüp yönetebilmeli, ekibini motive edebilmeli, vizyon koyup strateji çizebilmeli. Yıllar önce Peters ve Waterman, yöneticilerin yönetimin “sanatını” ihmal edip araçlara takılıp kalmasını eleştirmişti; “yönetim insana dair bir beceridir, sadece araçlarla ilgili değildir” demişlerdi. pmi.org. 2025 itibarıyla bu söz, müteahhitler için daha da geçerli hale geldi. Çünkü dijital araçlar, yazılımlar, modeller ne kadar gelişse de, bunları anlamlı bir sonuca dönüştürecek olan insan faktörü ve liderlik becerisidir. Günümüzün büyük müteahhitlerine baktığımızda, hepsinin inşaat sektöründeki yetkinliklerinin ötesinde birer orkestra şefi gibi davrandığını görüyoruz. Finansçılar, mühendisler, tedarikçiler, saha ekipleri arasında köprü kurup uyum sağlıyorlar. Şirketlerini vizyoner bir bakış açısıyla yönetip değişime adapte ediyorlar. Proje karmaşıklığı öyle boyutlara ulaştı ki (teknik, çevresel, organizasyonel karmaşıklıklar artık iç içe. pmi.org), bunu yönetecek kişinin çok yönlü olması şart hale geldi. Neticede 2025, müteahhitlik mesleğinin tanımını adeta güncelledi: Sadece beton döken, kaba inşaat yapan değil; riski yöneten, insanı yönlendiren, teknolojiyi kullanan, kısacası yöneticilik sanatıyla uğraşan müteahhitler ayakta kalacak. İyi bir müteahhit artık hem saha mühendisi hem finans uzmanı hem psikolog hem de stratejist olmak zorunda.

Sonuç: 2025 yılı, inşaat sektörünün kabuk değiştirdiği bir yıl olarak hatırlanacak. Yıl boyunca yaşananlar, müteahhitlere başarının artık eski alışkanlıklarda değil, bu yeni derslerde yattığını tekrar tekrar gösterdi. Kalite, finans, teknoloji, insan ve gezegen odaklı bir anlayış filizlendi. Müteahhitler için 2025’in dersleri belki zor yoldan öğrenildi ama kalıcı olacağını düşünüyorum. Bu dersleri alıp içselleştirenler, önümüzdeki yıllarda hem daha rekabetçi hem daha saygın olacaklar. Sonuçta, güçlü bir binanın temeli ne kadar sağlamsa, güçlü bir şirketin temeli de öğrenilmiş dersler kadar sağlamdır. 2025’in öğrettiklerini iyi hazmeden müteahhitler, geleceğin şehirlerini kurarken eskisinden çok daha donanımlı ve bilinçli adımlar atacaklar.

2025’te İnşaat Sektöründen Gelen Güzel Haberler

Algoritmalara kızıyoruz, kirli olduğunu düşünüyoruz ama onları oluşturan insanlığın binlerce yıl içinde biriktirdikleri. Korkuları, hayal kırıklıkları, beklentileri, zaferleri, yenilgileri.

En güçlü güdümüz hayatta kalmaksa doğal olarak tehlikeleri konuşmayı, onlar üzerine kafa yormayı daha fazla seviyoruz. İyi olan şeyler mi? Pek fazla getirileri yok. Çünkü bizi korumuyorlar.

Bu yılı kaparken farklı bir yıl sonu yazısı tasarladım. Aslında bir değil, iki yazı. İlki şu anda okuduğunuz “2025’de İnşaat Sektöründen Gelen Güzel Haberler.” Diğeriyse “2025’te İnşaat Sektöründen Gelen Olumsuz Haberler.” Hangisinin daha fazla okunacağını merak ediyorum. Güzel haberler ilgi görürse o zaman algoritmaları yazanların yeniden düşünmesi gerekmiyor mu?

Peki tüm bu gelişmelerden bizler neler öğrendik? O da Mart sayısında: “Müteahhitler İçin 2025’den Alınacak 10 Ders” Neden mühendisler, mimarlar, inşaat sektörü profesyonelleri değil de müteahhitler diye sorabilirsiniz. Çünkü algoritmalar öyle istiyor. Müteahhit kelimesinin tıklanması, diğer tüm sektör kelimelerinden daha fazla.

Yeşil Dönüşüm: Sürdürülebilir Yapılar ve Şantiyeler

Bu yıl güneş panelleri ve küçük rüzgâr türbinleri birçok çok projenin standart bir parçası haline geldi; artık yeni binaların çatıları mini elektrik santralleri gibi çalışıyor. Enerji ihtiyacının önemli bir bölümü yerinde ve temiz kaynaklarla karşılanıyor. Yansımalarını küresel ölçekte de hissetmek mümkün: Solartechonline 2025 itibariyle 618,5 milyar dolara ulaşan sürdürülebilir inşaat pazarının, on yıl içinde iki katına çıkacağını öngörüyor.   

Şantiyelerde de benzer bir yeşil dönüşüm rüzgârı esiyor. “Yeşil şantiye” kavramı Birleşik Krallık başta olmak üzere birçok ülkede pilot projelerle hayata geçirildi. Dizel jeneratörlerin gürültüsüne ve egzozuna alternatif olarak hibrit jeneratörler ve bataryalı enerji depolama sistemleri kullanılmaya başladı. Londra’da bazı büyük inşaat projeleri, gündüzleri şebeke ve güneş enerjisinden şarj olan bataryaların gece boyu şantiyeye sessizce güç sağladığı sistemleri test ediyor. İlk sonuçlar oldukça olumlu: Bu hibrit sistemler yakıt tüketimini %80’e varan oranlarda azaltırken, karbon emisyonlarını da ciddi ölçüde düşürüyor. (anernstore.comelectrek.co) Aynı zamanda komşu mahalleler için gürültüsüz ve temiz bir çalışma ortamı sağlanmış oluyor. İnşaatta dizel ekipman devrinin kapanmaya yüz tuttuğunu, sektörün elektrifikasyon ve yenilenebilir enerji entegrasyonuyla yepyeni bir çağa girdiğini söylemek mümkün.

Avrupa’da 2025 başında yürürlüğe giren Kurumsal Sürdürülebilirlik Raporlama Direktifi (CSRD), büyük şirketlere çevresel ve sosyal etkilerini detaylı biçimde raporlama zorunluluğu getirdi. Artık inşaat firmaları karbon ayak izlerini, enerji tüketimlerini ve atık azaltım performanslarını daha şeffaf bir şekilde ortaya koyuyor. Yeni düzenlemeler, şirketleri karbon emisyon verilerini açıklamaya zorluyor ve böylece daha çevreci uygulamaları benimsemeye teşvik ediyor. (plantandcivilengineer.com)

Bu gelişmeler ışığında diyebiliriz ki inşaat sektörü, 2025 yılında gezegene karşı sorumluluğunu ciddiye alan bir sektörprofili çizdi. Binalar daha temiz enerji kullanıyor, şantiyeler daha az kirletiyor ve şirketler iş yapış biçimlerini yeşil bir gözle yeniden tasarlıyor. On yıllardır “beton ormanlar” yaratmakla eleştirilen sektör, şimdi o ormanları daha sürdürülebilir ve yaşanabilir kılmak için kolları sıvamış durumda.

Teknolojiyle Güvenli ve Verimli Şantiyeler: Dijital Devrim

Teknoloji inovasyonlar açısından da verimli bir yıldı 2025. Artırılmış gerçeklik (AR) ve sanal gerçeklik (VR) artık tasarım ofislerinden sahaya kadar sektörün pek çok alanında kullanılıyor. Mimarlar VR gözlükleriyle tasarladıkları binaların içinde yaptıkları sanal turlarla olası sorunları önceden tespit edebiliyor; teknik ekip AR uygulamaları sayesinde bitmemiş bir binanın şantiyesinde, duvarların, kolonların ve tesisatın gelecekte nerede olacağını çalışanlara gerçek ortamda gösterebiliyor. (openasset.comopenasset.com) Özellikle işçi eğitimlerinde VR simülasyonları büyük fark yaratıyor: İş güvenliği eğitimlerinde sanal ortamda oluşturulan inşaat sahneleri, çalışanlara gerçeğe çok yakın deneyimler sunarak potansiyel tehlikeleri birebir yaşamadan öğrenme imkânı sağlıyor. (openasset.com) Yüksekten düşme riskine karşı bir VR simülasyonu, işçiye hem doğru emniyet kemeri kullanımını öğretiyor hem de başına gelebilecekleri güvenli bir ortamda tecrübe etmesini sağlıyor. Böylece, teorik anlatımların ötesine geçen “yaşayarak öğrenme”, sahada daha bilinçli ve hazırlıklı bir iş gücü oluşturuyor.

Şantiyelerde giyilebilir sensörler ve IoT destekli izleme teknolojileri de 2025’in bir başka gözdesi. İşçilerin baretlerinden yeleklerine entegre edilen akıllı sensörler, anbean veriler topluyor. Vücut ısısı ve nabız ölçümü yapan sensörler, bir işçinin sıcak çarpmasına maruz kalabileceğini önceden algılayıp mola vermesi için uyarı gönderebiliyor. Hareket sensörleri, bir çalışan uzun süre hareketsiz kalırsa olası bir düşme veya bayılma durumuna karşı hemen şantiye şefine alarm iletiyor. Bu teknolojiler sayesinde işçiler görünmez bir koruyucu tarafından izleniyor ve tehlike belirtileri ortaya çıkar çıkmaz önlem alınabiliyor. 

Yapay zekâ destekli analiz araçları da milyonlarca veri noktasını tarayarak riskli durumları proaktif şekilde öngörebiliyor. Örneğin, bir inşaat projesinin dijital takip sistemi, çeşitli şantiyelerden gelen verileri kıyaslayarak “hafta başlarında vinç operatörlerinde hata riski artıyor” gibi bir çıkarım yapıp ekstra tedbir alınmasını önerebiliyor. Dijital izleme ve risk tahmini yazılımları, proje sapmalarını veya kaza potansiyellerini daha ortaya çıkmadan yakalayıp yöneticilere erken uyarı sinyali veriyor. (cmicglobal.com) Eskiden “hiç beklemiyorduk” veya “kaza oldu, ne yapalım”şeklinde çaresizlikle kabullenilen durumlar, şimdi yönetilebilir ve önlenebilir hale geliyor.

İvmesi bu yıl daha da yükselen teknolojik devrimin somut sonuçları da yüz güldürüyor. İş kazaları ve güvenlik ihlalleriaçısından sektör uzun zamandır kötü bir şöhrete sahipti. 2024’de 1000’in üzerinde can kaybıyla ABD’de en ölümcül çalışma alanlarından biri şantiyelerdi. (openasset.com) Ancak 2025 itibariyle bu tabloyu değiştirecek adımlar atıldı. Örneğin, iş güvenliği yazılımları ve dijital denetim sistemlerini devreye alan inşaat firmaları, ilk yıldan itibaren iş kazalarında belirgin azalmalar bildiriyor. Sahadaki tehlikelerin erken tespiti, anında raporlama ve yönetim ile anlık iletişim sayesinde birçok kaza daha oluşmadan önleniyor. Bir araştırmaya göre, kapsamlı güvenlik yazılımı kullanan firmaların çoğu, şantiyede yaralanmaların kayda değer oranda azaldığını rapor etmiş durumda. (sitedocs.com

Teknolojinin getirdiği bir diğer güzel haber verimlilik cephesinden. Otonom inşaat ekipmanları, özellikle lojistik ve malzeme taşıma konusunda devrim yaratıyor. Şantiyelerde boy gösteren otonom forkliftler, şoförsüz çalışarak hem insan hatasını minimuma indiriyor hem de 7/24 durmaksızın faaliyet göstererek işleri hızlandırıyor. Büyük bir depolama alanında veya prefabrik elemanların üretim tesisinde görev yapan otonom forkliftler, sensörleri ve AI destekli görüş sistemleri sayesinde etraflarındaki işçileri ve engelleri algılıyor, çarpışmaları önceden engelliyor. Amazon gibi devlerin lojistik merkezlerinde yaygınlaşan bu araçlar, insanlı forkliftlere kıyasla malzeme taşıma verimliliğini %50’ye varan oranda artırabiliyor ve hataları neredeyse ortadan kaldırıyor. (evmagazine.comKesintisiz çalışabilmeleri sayesinde de vardiya değişimi, mola gibi duraklamalar ortadan kalkıyor; böylece günlük iş hacmi çarpıcı biçimde yükseliyor. (evmagazine.com) Üstelik otonom forkliftlerin temelinde yatan yapay zekâ, her hareketi optimize ediyor: En güvenli ve hızlı rotayı seçmek, yükleri dengeli taşımak gibi konularda anlık kararlar alıyor. Bu sayede şantiyede lojistik akışı hızlanırken güvenlik de artmış oluyor. 2025’te bu teknolojilerin yaygınlaşmasıyla birlikte, sektör geneline baktığımızda daha az kaza, daha yüksek üretkenlik gibi iki kritik göstergede iyileşme görüyoruz. Kısacası, inşaat sektörü dijital çağa ayak uydurdukça hem çalışanlar akşamları evlerine sağ salim dönüyor, hem de projeler daha planlı ve ekonomik şekilde ilerliyor.

İnovasyonla Artan Dayanıklılık: Hızlı, Güçlü ve Akıllı Yapılar

İnşaat dünyasındaki güzel haberlerin önemli bir bölümü de yapım tekniklerindeki yeniliklerden geliyor. Geçmiş yılları göz önüne aldığımızda 2025’te modüler ve prefabrik yapı yöntemleri altın çağını yaşadı diyebiliriz. Fabrikalarda ön üretimi yapılan konut modülleri veya bina bileşenleri, şantiyeye getirilip kısa sürede birleştiriliyor. Bu yöntem, inşaat süresini hissedilir biçimde kısaltarak özellikle konut krizlerinin yaşandığı ülkelerde nefes aldırıyor. Örneğin Kanada’da yapılan bir analiz, modüler konut yönteminin inşaat sürelerini geleneksel yönteme kıyasla %30-50 aralığında kısaltabileceğini ortaya koydu. (cdhowe.org) İngiltere’de dokuz katlı bir modüler konut bloğu sadece 12 hafta içinde dikilerek sektörü şaşırtmıştı. Yıllar süren inşaatlar devri kapanıyor olabilir. Maliyet cephesinde de modüler yapı avantaj sağlıyor: Standartlaşmış seri üretim sayesinde birim metrekare maliyetlerinde %10-20’ye varan tasarruflar mümkün oluyor (reic.ca) Ayrıca modüler yapıların hız ve maliyet avantajı sadece rakamlardan ibaret değil: Şantiyede geçirilen sürenin azalması, hem o bölgede yaşayanlar için daha az gürültü ve rahatsızlık, hem de hava koşulları veya diğer dış etkenlerden kaynaklı risklerin düşmesi anlamına geliyor. Daha kısa sürede, daha ucuza ve daha az riskle inşa etmefikri, 2025 itibariyle ütopya olmaktan çıkıp birçok ülkede gerçek proje deneyimi haline geldi. Özellikle sosyal konut, öğrenci yurdu, acil durum konutu gibi alanlarda modüler çözümler hızla yaygınlaşıyor. Bu da, geçmişten gelen “inşaat sektörü yeterince verimli üretim yapamıyor” önyargısına karşı bize güçlü bir argüman sunuyor. 

Akıllı şehir altyapıları da inşaat sektörünün yeni ufuklarından biri. 2025 yılında dünya genelinde şehirler, altyapı yatırımlarını “akıllı” kavramı etrafında yoğunlaştırdı. İklim değişikliği ile mücadele ve şehirlerde yaşam kalitesini artırma hedefiyle, yeşil enerji ve IoT tabanlı sistemlere büyük yatırımlar yapılıyor. Akıllı trafik ışıkları, akıllı elektrik şebekeleri, sensörlerle donatılmış su ve atık sistemleri derken kentler adım adım geleceğin bilimkurgu filmlerini andıran verimli ekosistemlerine dönüşüyor. Bu alanda küresel pazar da hızla büyüyor: Akıllı şehir teknolojilerine yönelik küresel yatırım hacmi 2023’te 204 milyar dolar seviyesindeyken, 2028’e gelindiğinde 417 milyar dolara ulaşacağı öngörülüyor. (globenewswire.com) Bu yatırımlar sayesinde şehirler daha az enerji harcayan, kaynakları etkin kullanan ve vatandaşlarına daha iyi hizmet veren sistemlerle donatılıyor. Akıllı enerji altyapıları sayesinde yenilenebilir enerji üretimi şehir şebekelerine kolayca entegre ediliyor, fazla enerji depolanıp eksik olana aktarılabiliyor. IoT destekli akıllı aydınlatma sistemleri, sokak lambalarını kimse yokken kısıyor, hareket algılandığında parlaklığı artırıyor; böylece ciddi elektrik tasarrufu sağlanıyor. Yeşil enerji ile çalışan ulaşım ağları, otonom elektrikli toplu taşıma araçları, akıllı binalar… Tüm bunlar, inşaat ve altyapı sektörünün 2025’te ne denli pozitif bir dönüşüm geçirdiğinin işareti. Eskiden kentleri proje paftalarından ibaret gören sektör, şimdi kent yaşamının algoritmasını yeniden yazıyor.

Elbette 2025’in inşaat gündemi sadece hız ve verimlilik değil, dayanıklılık konusunda da güzel haberler var. Son yıllarda dünyanın farklı köşelerinde yaşanan depremler, fırtınalar ve felaketler, yapıların dayanıklılığının ne kadar hayati olduğunu bizlere bir kez daha hatırlattı. İşte bu nedenle, sektörde yüksek dayanımlı yeni malzemeler ve yapı teknolojileri üzerine ciddi bir yoğunlaşma görüyoruz. Ultra yüksek performanslı beton (UHPC) ve fiber takviyeli beton gibi malzemeler, eski tip betona kıyasla katbekat sağlam ve esnek yapıları mümkün kılıyor. UHPC, özel karışımı sayesinde müthiş basınç dayanımına sahip; öyle ki normal betondan 5-6 kat daha yüksek mukavemet değerlerine ulaşılıyor. Bu tür malzemelerle inşa edilen kolon ve kirişler, deprem anında çok daha az hasar alıyor. Fiber takviyeli betonlar ise betonun zayıf noktası olan çekme dayanımını artırıyor, çatlamayı minimize ediyor. (brown-cp.com) Özellikle sismik hareketlere maruz kalan bölgelerde fiberle güçlendirilmiş betondan yapılmış taşıyıcılar, sallantılara karşı adeta bir “süspansiyon” gibi çalışarak çatlak oluşumunu engelliyor. (brown-cp.com) HSLA çelikleri gibi Yüksek mukavemetli çelik alaşımlar da, inşaat demiri olarak kullanıldığında, eski tip demirlere göre çok daha fazla esneme ve enerji yutma kapasitesi getiriyor. (brown-cp.com) Bu sayede binalar deprem enerjisini çelik donatıları vasıtasıyla daha iyi absorbe edebiliyor. 

Beton ve çelik dışında, ahşap yapı teknolojilerini de bu yıl çok konuştuk. Cross-laminated Timber (CLT) gibi ileri mühendislik ürünü ahşap paneller, yangına ve depreme karşı dayanıklı, hafif ama güçlü yapılar sunuyor. (brown-cp.com) Özellikle hafifliği sayesinde depremde yapıya daha az yük bindiren CLT binalar, Japonya’dan Kanada’ya örnek projelerle kendini kanıtladı. Bu yapıların bir başka faydası da, prefabrikasyona uygun olduğundan inşaat süresini kısaltması. Basitçe özetlersek “hızlı ve sağlam” ikilisini buluşturan ahşap teknolojileri de ivme kazanmış durumda.

Geleceğe Umutla Bakan Bir Sektör

2025 yılı, inşaat sektörü için pek çok güzel haberin yılı oldu. Yeşil enerjiyle kendi elektriğini üreten akıllı binalar, dijitalleşmenin güvenli hale getirdiği şantiyeler, modüler yapıların hız kazandırdığı projeler ve yüksek dayanımlı malzemelerin koruduğu yapılar… Bütün bu parçalar bir araya geldiğinde, karşımıza bambaşka bir sektör tablosu çıkıyor. Belki de en güzeli “inşaat” denildiğinde akla gelen olumsuz algının yerini, 2025 ile birlikte yavaş yavaş yenilikçi, sürdürülebilir ve insan odaklı bir sektör imajının alması. Bugün, “artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak” cümlesini daha bir güvenle söylüyoruz.

2025’te İnşaat Sektöründen Gelen Olumsuz Haberler

2025 yılının inşaat sektörü için diken üstünde geçtiğini söylesek abartmış olmayız. Yıla damgasını vuran yüksek faizler, eldeki projelerin maliyetini şişirirken, yeni yatırımların önünü kesti. Konut tarafında aylardır konuşulan “erişilebilirlik krizi”, kâğıt üzerindeki bir kavram olmaktan çıkıp, kabullenmesi gereken bir gerçek haline geldi. Büyük ekonomilerden gelen veriler, inşaat harcamalarında uzun yıllar sonra ilk kez gerileme yaşanabileceğini gösteriyor. Sektör profesyonelleri bir yandan iflas haberleriyle sarsılırken diğer yandan çelikten çimentoya malzeme fiyatlarındaki gelgitlerle boğuştu. Kara bulutların eksik olmadığı 2025, inşaatçıların hafızasında “zor yıl” olarak yerini aldı.

2025, küresel inşaat sektörü için pek çok cepheden zorlu geçti. Enflasyonun gölgesindeki yüksek faizler, finansman yükünü artırdı; konut piyasalarında bir “erişilebilirlik krizi” patladı. Dünya genelinde inşaat harcamaları yıllar sonra ilk kez gerilemeye hazırlanırken, bazı bölgelerde ekonomik türbülans iflasları körükledi. Üstelik malzeme piyasalarında yeniden beliren dalgalanmalar ve jeopolitik çalkantılar, şantiyelerin planlarını altüst etti. İşte 2025 boyunca inşaat dünyasından gelen can sıkıcı haberlerin bir özeti:

Finansman Maliyetleri Yatırımları Frenliyor

Yıl boyunca yüksek seyreden faiz ve kredi maliyetleri, inşaat projelerinin fizibilitesini zora soktu. Birçok ülkede enflasyon düşüşe geçse de parasal sıkılaşma tam anlamıyla çözülmedi; sermaye bulmak maliyetli kaldı. ABD’de 2025 toplam inşaat harcamalarının, 14 yıl aradan sonra ilk kez yıllık bazda %1 düşeceği öngörülüyor – bunda da en büyük etkenlerden biri yüksek faiz ortamının yatırım iştahını törpülemesi precast.orgprecast.org. Yükselen finansman giderleriyle müteahhitler teminat mektupları ve nakit akışı konusunda sıkıştı; kimi projeler rafa kaldırıldı. Küresel ölçekte faiz patikasının belirsizliği, inşaat yatırımlarında temkinli bir bekleyiş doğurdu.

Konutta “Erişilebilirlik Krizi” ve Zayıflayan Yeni Başlangıçlar

Konut sektöründe 2025’te erişilebilirlik sorunu iyice derinleşti. Yüksek konut kredisi faizleri, inşaat maliyetlerindeki artış ve durgun gelirler birleşince birçok ülkede ev sahibi olmak hayal oldu. Bunun sonucu olarak yeni konut projeleri başlamaktan çok uzakta kaldı. ABD’de tek ailelik konut inşaatı harcamalarının 2025’te %3 düşeceği tahmin ediliyor; zira hane gelirine oranla mortgage ödemeleri rekor seviyelerde seyrediyor. precast.org. Benzer şekilde Avrupa’nın pek çok şehrinde satışlar durma noktasına geldi. Konut geliştirme şirketleri, talebin ödeme gücündeki aşınma nedeniyle projeleri erteledi veya iptal etti. Bu kriz, sadece dar gelirlileri değil, orta sınıfı da konut piyasasının dışında bırakmaya başladı.

ABD İnşaat Harcamalarında Yıllar Sonra İlk Düşüş

Küresel inşaat pazarının lokomotifi ABD’de de işlerin eskisi gibi gitmediği sinyalleri alındı. 2025’te ABD’nin toplam mühendislik ve inşaat harcamalarının, 2009’dan beri ilk kez yıllık bazda %1 gerilemesi bekleniyor precast.org.Konut yatırımındaki sert düşüş (%9 civarı düşüş öngörülüyor) ve imalat yapılarındaki yavaşlama, bu gerilemenin temel sebepleriprecast.org. Öte yandan altyapı harcamaları artıda kalsa da, özel sektör inşaatlarındaki durgunluk genel tabloyu aşağı çekiyor. Yüksek borçlanma maliyetleri ve ekonomik belirsizlik, Amerikalı inşaat şirketlerini temkinli davranmaya itiyor. 14 yıl aradan sonra gelen bu düşüş, sektör için bir kırılma noktası olarak yorumlanıyor.

İngiltere’de Konut İnşaatı Tarihi Diplerde

Birleşik Krallık inşaat sektörü 2025’te özellikle konut alanında neredeyse durma noktasına geldi. Yüksek faiz oranları ve ekonomik belirsizlik, müteahhitleri yeni konut yapmaktan alıkoydu. Sektör güven endeksi (PMI) verilerine göre, Konut inşaatı faaliyetleri Kasım 2025’te pandemi dönemi (Mayıs 2020) sonrasındaki en düşük seviyesine indi reuters.comreuters.com. Sadece konut değil, altyapı ve ticari inşaatlarda da ciddi yavaşlama görüldü. Müteahhitler, zayıf talep ve belirsiz bütçeler nedeniyle şantiyelerini küçültüyor. Uzmanlar, İngiltere’nin konut üretiminde son on yılların en durgun dönemlerinden birini yaşadığına dikkat çekiyor; bu durum barınma krizini daha da derinleştirebilir.

Avrupa Birliği’nde İflaslarda Artış Alarmı

Avrupa ekonomisindeki baskılar, inşaat firmalarının bilançolarına da yansıdı. 2025’in ikinci çeyreğinde AB genelinde iflas beyanlarında bir önceki çeyreğe göre %1,7’lik artış kaydedildi ec.europa.eu. Özellikle inşaat sektörü, iflas artışında başı çeken sektörlerden oldu – bu dönemde inşaat sektöründeki iflaslar %8,1 oranında yükselerek en büyük artışlardan birini gösterdi ec.europa.eu. Yükselen girdi maliyetleri, yüksek faizler ve talep daralması birçok küçük ve orta ölçekli inşaat firmasını finansal darboğaza soktu. Bankaların kredi koşullarını sıkılaştırması da zor durumdaki şirketlerin yeniden yapılandırma şansını azalttı. Sonuç olarak Avrupa’da inşaat firmaları arasında bir iflas dalgasının yükselişe geçtiği gözleniyor.

İnşaat Sektörü İflaslarda Oransal Olarak Zirvede

Bazı ülkelerde inşaat sektörü, toplam iflaslar içindeki payıyla endişe veriyor. Örneğin İngiltere’de Haziran 2024 – Haziran 2025 arasındaki iflasların %17’si inşaat sektöründe gerçekleşti pinsentmasons.com, ki bu tüm sektörler arasında en yüksek oranlardan biri. Bu kırılganlık, sektördeki yapısal sorunların ve yüksek risk seviyesinin göstergesi. Avrupa genelinde de benzer bir tablo söz konusu: Özellikle nakit akışına duyarlı ve borç yükü yüksek inşaat firmaları, zorlu piyasa koşullarında ilk tökezleyenler oluyor. İflasların toplam içinde bu denli yüksek pay alması, inşaat ekosisteminde (taşeronlar, tedarikçiler, mühendisler vb.) zincirleme etkilere yol açarak ekonominin geneline sirayet ediyor.

Malzeme Fiyatlarında Oynaklık Geri Döndü

Pandemi sonrası bir miktar durulan inşaat malzemesi fiyatları, 2025’te yeniden dalgalı bir seyre girdi. Özellikle çimento, çelik, akaryakıt gibi temel girdilerde yıl içinde ani fiyat oynamaları yaşandı. 2025’in ilk çeyreğinde, inşaat girdi fiyatları yeniden yıllıklandırılmış %9,7 artış hızına ulaştı slabstack.com, bu da 2024’teki göreceli durgunluğun ardından ciddi bir tırmanış anlamına geliyor. Bu oynaklık, müteahhitlerin teklif verirken zorlanmasına yol açıyor: Birçok firma malzeme fiyatlarındaki belirsizlik nedeniyle teklif geçerlilik sürelerini kısaltmak veya sözleşmelere fiyat eskalasyon maddeleri eklemek zorunda kaldı. Uzmanlar “fırtına öncesi sessizlik” benzetmesi yaparak, 2025’te görülen durağanlığın suni olduğunu ve fiyat fırtınasının tekrar kopabileceğini belirtiyor slabstack.com. Bu durum bütçe sapmalarını artırarak projelerin kârlılığını tehdit ediyor.

Çelik Piyasasında Dengesizlik ve Kârsızlık Baskısı

Küresel çelik sektörü, yapısal bir kapasite fazlası sorunuyla boğuşmaya devam ediyor. 2025’e girilirken özellikle Asya kaynaklı yeni çelik fabrikalarının devreye girmesiyle küresel üretim kapasitesi talebin çok üzerinde kaldı. OECD’nin son raporuna göre, 2021 zirvesinden sonra çelik fiyatları tarihi düşük düzeylere inmiş durumda ve sektörün kârlılığı da sert biçimde geriledi oecd.org. Küresel kapasite kullanım oranının %70’lere düşmesi bekleniyor oecd.org. Bu aşırı arzdurumu, inşaat maliyetlerini kısa vadede düşürse de çelik üreticilerinin yatırım yapma gücünü ve yeni teknolojiye geçiş imkanını azaltıyor. İnşaat sektörü ile çelik endüstrisi arasındaki simbiyotik ilişki düşünüldüğünde, çelikteki bu kârsızlık baskısı uzun vadede inşaat malzemesi tedarik zincirinde istikrarsızlık anlamına gelebilir.

Tarife ve Jeopolitik Gerilimlerin Çelik Fiyatlarına Şoku

2025’te ticaret politikaları da çelik fiyatlarında bölgesel şoklara yol açtı. Özellikle ABD’nin beklenmedik bir kararla çelik ve alüminyum ithalat vergilerini Mart ayındaki %25 seviyesinden Haziran 2025’te %50’ye çıkarması piyasaları sarstı spglobal.com. Kanada ve Meksika gibi ABD’ye başlıca tedarikçi ülkeler bu gelişmeden en olumsuz etkilenenler oldu; tedarik zincirlerinde aksamalar ve bölgesel maliyet artışları görüldü. Avrupa’da da jeopolitik gerilimler bazı bölgelerde çelik arzını etkiledi. Sonuç olarak, bir bölgede uygulanan tarife veya ambargo, diğer bölgelerde inşaat maliyetlerini sıçratacak zincirleme etkilere yol açtı. Müteahhitler, bu tür ani politika değişimlerinin yarattığı fiyat oynaklıklarına karşı sözleşmelerinde esnek fiyatlama ve stok stratejileri geliştirmenin önemini bir kez daha deneyimledi.

Kızıldeniz Gerginliği ile Uzayan Transit Süreleri ve Navlun Maliyetleri

Orta Doğu’daki jeopolitik riskler, kritik deniz ticaret rotalarından Kızıldeniz/Süveyş hattını olumsuz etkiledi. Bölgede 2024’ten beri süren güvenlik tehditleri, 2025 boyunca da tam çözülmedi. Birçok konteyner hattı, gemilerini Kızıldeniz yerine Ümit Burnu’ndan dolaştırmak zorunda kaldı. Bu rotasyon, Asya-Avrupa arası taşıma sürelerini haftalarca uzatarak navlun maliyetlerini yükseltti nnrglobal.com. Normalde Süveyş Kanalı üzerinden 20 günde gelen yükler, Güney Afrika rotasıyla 30-35 günde varmaya başladı. Yıllık 852 milyar €’luk yük hacmi taşıyan bu güzergâhın sekteye uğraması, inşaat malzemesi lojistiğinde gecikmelere ve fiyat artışlarına yol açtı nnrglobal.com. Şantiyeler, kritik malzemelerde tedarik sürelerinin uzaması nedeniyle iş programlarını revize etmek durumunda kaldı. Transit rotalar normale dönse bile, büyük hatlar yeniden programlarını eski haline getirmekte temkinli davranacaklarını belirtiyor.

Sigortacılar Riskli Projelere Kemer Sıkıyor

İnşaat sektöründe 2025 yılı, yalnız finansmanın değil sigorta piyasasının da zorlaştığı bir yıl oldu. Büyük hasar deneyimleri ve belirsizlik ortamı sigorta şirketlerini temkinli hale getirdi. Dünya genelinde inşaat sigortacıları, özellikle doğal afet riski yüksek projelerde teminatları kısmaya ve poliçe şartlarını ağırlaştırmaya başladı businessinsurance.com. Örneğin Asya-Pasifik’te sigortacılar, tayfun/deprem riski altındaki projelerde katastrofik hasar teminat limitlerini düşürüp kapsam dışı bırakılan durumları artırdılar businessinsurance.com. Ayrıca şantiyelerden artık çok daha detaylı risk yönetimi bilgi talep ediliyor wtwco.com. Bu gelişmeler, yüksek prim artışlarıyla birleşince müteahhitlerin maliyet kalemlerini şişirdi. Riskli projeler için sigorta bulmak zorlaşırken, mevcut poliçelerde daha yüksek muafiyetler ve alt limitler standart hale geliyor businessinsurance.com. Sektör profesyonelleri, sigorta piyasasındaki bu sertleşmenin özellikle büyük altyapı ve yüksek binalarda finansmanı da zorlaştırdığını ifade ediyor.

Çin’de Gayrimenkul Yatırımlarında Sert Düşüş

Dünyanın en büyük inşaat piyasalarından Çin’de 2025 yılında emlak sektörü adeta frene bastı. Hükümetin borç kısıtlama tedbirleri ve talepteki durgunluk, gayrimenkul yatırımlarını keskin biçimde aşağı çekti. Yılın ilk 11 ayında Çin’de emlak yatırımları, bir önceki yıla kıyasla neredeyse %16 düştü apnews.com. Konut fiyatları da 2021 zirvesinden bu yana ortalama %20 geriledi. Bu gelişmeler, inşaat hacmini doğrudan vurdu: Birçok proje askıya alındı, yeni başlangıçlar azaldı. Çinli inşaat devleri nakit akışı sıkışıklığı yaşarken, çelik ve çimento talebindeki azalma küresel emtia piyasalarını bile etkiledi. Emlak sektöründeki bu sert düzeltme, Çin ekonomisinin geneline sirayet eden bir sorun haline gelirken, 2025’te Çin inşaat sektöründe büyüme değil küçülme konuşulur oldu.

Almanya’da Konut Tamamlamaları Sert Düşüyor

Avrupa’nın lokomotifi Almanya da 2025’te konut inşaatında zorlu bir döneme girdi. Yüksek faizler ve inşaat maliyetleri nedeniyle yeni proje geliştirme yavaşlarken, mevcut inşaatların tamamlanma sayıları da düşüyor. 2024’te 252 bin konut tamamlayan Almanya’nın, 2025’te yalnızca ~235 bin konutu bitirebileceği tahmin ediliyor refire-online.com, 2026’da ise bu rakamın 215 bine kadar gerilemesi bekleniyor refire-online.com. Bu, hükümetin yılda 400 bin yeni konut hedefinin çok uzağında. Özellikle büyük şehirlerde çok katlı konut projeleri durma noktasına geldi; inşaat firmaları izin almış projeleri bile başlatmakta isteksiz. İzin süreçlerinden tamamlamaya kadar 2-3 yıl süren zaman diliminde, 2022-23’te yaşanan izin azalmasının etkisi şimdi görülüyor refire-online.com. Almanya’da konut arzındaki bu eksilme, kira piyasasında baskıyı artırırken, inşaat sektörüne bağlı birçok yan sektörü de olumsuz etkiliyor.

Euro Bölgesi’nde Girdi Maliyetleri ve Gecikmeler Yeniden Artıyor

2025 sonuna doğru Euro Bölgesi’nden gelen veriler, tedarik zinciri sorunlarının ve maliyet baskılarının geri döndüğüne işaret ediyor. Arz sıkıntılarının azaldığı bir dönemin ardından, yıl sonunda özellikle imalat sektöründe ham madde tedarik süreleri tekrar uzamaya başladı. Aralık 2025’te Euro Bölgesi imalat PMI verisinde tedarikçilerin teslim süreleri, Ekim 2022’den bu yana en uzun seviyeye çıktı ve bu durum girdi maliyet enflasyonunu 16 ayın zirvesine taşıdı reuters.com. Enerji maliyetlerindeki dalgalanma ve Orta Doğu’daki krizlere bağlı lojistik gecikmeler, inşaat malzemelerinin fiyatlarını da yukarı yönlü etkiledi. İnşaat firmaları 2024’te bir nebze rahatlayan demir, çimento gibi fiyatların yılın son çeyreğinde yeniden yükselişe geçtiğini gördü. Tedarik gecikmeleri ayrıca şantiyelerin teslim takvimlerini tehdit ederek ek maliyetlere yol açıyor. Bu göstergeler, 2026’ya girerken maliyet belirsizliğinin hala yüksek olduğunun altını çiziyor.

Karbon ve Enerji Dönüşümü Baskısı Artıyor

İklim değişikliğiyle mücadele kapsamında, inşaat ve bina sektörüne yönelik karbon azaltım baskısı 2025’te iyice hissedildi. Birçok ülkede yeni enerji verimliliği yönetmelikleri devreye girdi, mevcut binaların karbon ayak izini azaltmak için zorunlu renovasyon programları başlatıldı. Bu gelişmeler sektör için uzun vadede olumlu olsa da kısa vadede uyum maliyetini artırıyor. Örneğin, 2050 net sıfır hedeflerine ulaşmak için mevcut bina stokunun en az %20’sinin derin renovasyondan geçmesi gerekecek globalabc.org, bu da yıllık renovasyon hızının katbekat artmasını şart koşuyor. Bu ölçekte bir dönüşüm, sektör için devasa bir finansman ve iş gücü yükü demek. Ayrıca düşük karbonlu malzeme kullanımına yönelik standartlar yaygınlaşıyor: Çimento ve çelik gibi yüksek emisyonlu malzemelere alternatifler bulmak gerekiyor ki bunlar genelde daha pahalı. Yeni nesil yeşil bina kodları ve karbon düzenlemeleri, proje maliyetlerine %5-10 arası ek yük bindirebiliyor, bu da özellikle retrofit (yeniden yapılandırma) projelerinde bütçeleri zorluyor. Sonuç olarak inşaat firmaları, karbon ayak izini azaltma yarışında uyum sağlarken, finansal sürdürülebilirliklerini de dengelemek durumunda.

İflas ve Yeniden Yapılandırma Dalgası Tırmanıyor

Genel ekonomik sıkışma, dünya genelinde bir şirket iflasları dalgasını tetikledi ve inşaat sektörü de bundan muaf değil. 2024’te küresel iflaslar yeniden artış trendine girdi, 2025’te de yüksek seviyelerde seyredeceği öngörülüyor financierworldwide.com. Özellikle marjları daralan ve borç yükü yüksek şirketler ardı ardına konkordato veya tasfiye başvurularında bulundu. Nitekim, yüksek işletme sermayesi ihtiyacı olan veya sermaye yoğun sektörler – özellikle gayrimenkul ve inşaat – küresel temerrüt dalgasına en büyük katkıyı yapanlar arasında financierworldwide.com.Bir başka deyişle, pandemi döneminde borçla ayakta kalan veya ucuz finansmana alışmış inşaat firmaları, şimdi yükselen faizler ortamında borçlarını döndürememe riskiyle yüzleşiyor. Avrupa’da ve Çin’de bazı büyük müteahhitlik ve emlak firmalarının borç yapılandırma haberleri manşetlere taşındı. Atradius gibi kredi sigortacıları, 2024’te dünya genelinde iflas sayısının %19 arttığını, en çok da inşaat ve gayrimenkul KOBİ’lerinin iflas ettiğini raporluyor. Bu iflas dalgasının yansımaları, sektörde istihdamdan yarım kalan projelere kadar geniş bir alanda hissediliyor.

Kamu Sektöründe Bütçe Baskısı ve Altyapıda Riskler

Küresel çapta kamunun borç yükü ve finansman maliyeti artınca, kamu altyapı projeleri de baskı altına girdi. Özellikle yerel yönetimler, yükselen faiz oranlarıyla borçlanma maliyetlerinin tırmanması sonucu bütçelerini kısmak zorunda kaldı. Bu durum, yürütülen altyapı programlarının ölçeğini küçültüyor, hatta bazı projelerin rafa kalkmasına neden oluyor. Yerel yönetimlerin mali sıkıntısı, köprü, yol, su şebekesi gibi kritik yatırımlarda kalite ve sürdürülebilirlik riskleri doğuruyor; çünkü eldeki sınırlı kaynakla ancak ucuz malzeme ve yöntemlere başvuruluyor. Örneğin ABD’de bir eyalet ulaşım idaresi, 2023-2025 arasında enflasyon yüzünden 37 milyon dolar alım gücü kaybettiğini ve bu nedenle bazı bakım-onarım işlerini ertelediğini açıkladı news.constructconnect.com. Benzer şekilde Avrupa’da da belediyeler yükselen inşaat maliyetleriyle boğuşurken, sosyal konut ve altyapı projelerinde hedeflerin gerisinde kalıyor. Sonuç olarak, kamu tarafındaki finansman açmazı, uzun vadede altyapı varlıklarının kalitesini ve dayanıklılığını tehdit ediyor.

Küresel Belirsizlik: Faizlerde Senkronize Gevşeme Olmayınca Öngörü Zorlaştı

2025, inşaat sektörü için bir başka zorluk da makro belirsizliklerin gölgesinde plan yapma güçlüğü oldu. Dünya genelinde enflasyon gerilemeye başlasa da her ülkenin merkez bankası farklı hızda hareket etti. ABD ve Avrupa faiz indirimine temkinli ve geç başlarken, bazı gelişen ülkeler erken gevşemeye geçti. Bu senkronize olmayan para politikası seyri, uluslararası projeler yapan müteahhitlerin işini zorlaştırdı. Finansman planlaması yaparken kur, faiz, enflasyon tahminlerinde yanılma payı arttı. Turner & Townsend’in analizine göre, enflasyon ve faizlerdeki belirsizlik, jeopolitik gerilimler ve ticaret politikası belirsizlikleriyle birleşerek müteahhitlik firmalarının iş öngörüsünü bulanıklaştırıyor publications.turnerandtownsend.com. 2024’te normalleşme sinyalleri veren küresel ekonomi, 2025 başı itibarıyla yeni bir belirsizlik döngüsüne girdi. Faiz indirimlerinin başlaması umut verse de bunun sürdürülebilir olup olmayacağı net değil. Dolayısıyla küresel çapta proje üstlenen inşaat firmaları, 2025’te risk yönetimi ve senaryo planlamasına her zamankinden fazla ağırlık vermek zorunda kaldı. Öngörülebilirliğin zayıfladığı bu dönemde, temkinli iyimserlik ve esneklik sektöre yön veriyor.

Koca bir yılın muhasebesini yaparken görüyoruz ki inşaat sektörü o kadar da kolay pes etmiyor. 2025’te ardı ardına gelen kötü haberler moral bozsa da sektör oyuncuları içgüdüsel bir direnç sergiledi. Şimdi ufukta beliren 2026 için herkes daha temkinli iyimser: “Daha kötüsü olmaz herhalde” diye espri yapan da var, “kriz bizi güçlendirdi” diyen de… Neticede inşaat, bir yerde tuğla üstüne tuğla koyma sanatıysa, sektör yaşadığı sorunların da üstüne koya koya yükselmenin bir yolunu bulacaktır. 

30 Aralık 2025

Çiftehavuzlar

Firma yöneticilerinin değişime direnç göstermelerinin beş nedeni

Değişim söz konusu olduğunda aslında kimse yeniliklere karşı değildir. İnsanları tek tek dinlerseniz, mevcut uygulamalardan rahatsızlıkları vardır ve bu noktalarda bir takım revizyonlar yapılmasını isterler. Ancak ne zaman ki bu değişikliklerin ucu kendilerine dokunmaya başlar, işte o zaman yavaş yavaş homurdanmalar başlar. İlk önceleri kısık sesli söylenmeler, birbirinden ayrı duran küçük tuğlalara benzer. Öyle çok fazla önemsenmezler. Fakat bu tuğlalar, hiç beklenmedik bir hızla yenilikçi uygulamaların karşısında yüksek bir duvara dönüşürler. Firmanın işleyişinden, iş yapım metotlarından her zaman şikayet eden o çalışanlar, şimdi artık sistemin en güçlü savunucuları olmuştur. Çünkü değişimin getireceği belirsizliklerin, konfor alanlarını tehdit edeceğini hissetmeye başlamışlardır. Hatta bu dönüşüme uyum sağlayamazlarsa işlerini kaybedeceklerinin de farkındadırlar. En büyük yaşamsal güdüsü hayatta kalmak olan hiçbir insan böylesi bir tehlikeyi kabul edemez. 

Oysa 2500 yıl önce Efes’te yaşayan Heraklitos ne diyordu? “Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir.” İnsanlık, tarih boyunca yaşamadığı kadar hızlı bir değişimi son yirmi yıl içinde yaşadı. Önümüzdeki yıllarda, bu doğrultudaki ivmenin daha da yükseleceği bekleniyor. Geleceğin kazananları, hiç kuşkusuz ki, tüm bu yeniliklere en hızlı şekilde uyum gösterenler olacak. Belki de, aynı nehirde iki kez yıkanılmaz diyen Heraklitos’a tarihin hiçbir döneminde bugün olduğu kadar hak vermemiştik. Ancak şunu da unutmamalıyız ki, değişim ne denli hızlı olursa olsun, karşı direnç de o derece sert olacaktır. 

Genellikle çalışanlar işlerin yolunda gitmediğini işletme sahiplerinden önce hissederler. Şirketin kültürü izin veriyorsa, farklı bir şeylerin yapılması gerektiğini firmanın üst düzey yöneticilerine de bir şekilde iletirler. Ancak yönetimler, çoğunlukla bu uyarıları pek fazla dikkate almaz ve hemen harekete geçmez. İşte bu harekete geçmemenin, maliyeti de yüksek olur.

Covid 19, yaşattığı sağlık sıkıntılarının dışında insanları, firmaları, toplumları değişime zorladığı için de kafamızı karıştırmaktadır. Salgın, iş yapım metotlarımızda ciddi değişiklikler yapmamızı istiyor. Bunların çoğu, işimizi zorlaştırmaktan çok kolaylaştıracak, bize zaman kazandırıp, kaynaklarımızı daha iyi kullanabilme imkanı sağlayacak değişiklikler. Ancak hayata geçirilmesi düşünüldüğü gibi kolay olmuyor. 

Peki nedir firmaları ve insanları değişime karşı böylesine dirençli kılan? Bu soruyu beş madde üzerinden yanıtlayabiliriz.

“Önemli”yi, “acil” ile karıştırmak

İnsanlar gibi firmalar da önemli ile acili birbirine rahatlıkla karıştırabiliyorlar.

Önemli konular, acil sorunlar gibi kesin bir son teslim tarihine sahip olmayan, ancak bir işletme üzerinde büyük veya küçük bir etkiye sahip olabilen konulardır. Karışıklıklar, yöneticilerin planlama yapmak yerine yangınları söndürmek için çok fazla zaman harcadıklarında ortaya çıkıyor. Bu yangınları söndürmekle uğraşmaktan, değil değişiklik yapmaya, nelerin değiştirilmesi gerektiği konusunda bile yeterince düşünme imkanı olmuyor. Danışmanlık verdiğim firmalarda gördüğüm en önemli sıkıntılardan birinin bu olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Liderlik yeteneğinden yoksun, yeterince cesur olmayan yöneticiler

Bir değişim sürecini başarıyla başlatmak ve yürütmek, çok sayıda liderlik becerisini gerektirir. Çoğu yönetici için, böyle bir meydan okumayı üstlenmek, bir dağı yerinden oynatmak kadar korkutucudur. Eğer değişimi gerçekten istiyorsak, bu yaklaşımda olan yöneticilerle belki de yollarımızı ayırmamız gerekebilir. Çünkü bu kişiler fırsat buldukları anda yeniliklerin önüne farklı engeller çıkaracaklardır.

Bir terfi ya da ücret artışı bekleyen yöneticiler için değişim riskler barındırır

Birçok yönetici, üst yönetimin değişim konusundaki istekliliğine mesafeli yaklaşır. Yeni oluşacak durum, o yöneticinin sorumluluk ve yetkilerini değiştirebilir. Her şeyden önemlisi de organizasyon içindeki gücünü azaltma riskidir. Liderlik yeteneği olmayan yöneticiler, değişimi planlayan firmalar için ne denli tehlikeliyse, aynı şekilde yenilikleri kendi rahatlıkları için sinsice sabote eden yöneticiler de bir o kadar tehlikelidir. Bu açıdan, yönetimin böyle hareket eden yöneticilerin samimi düşüncelerini öğrenmesi önemlidir. Değişim liderlerinin güçlü duruşu, karşı direncin etkisini düşürecektir.

Üst yönetimin, firma sahiplerinin değişimi yeterince desteklememesi

Dönüşüm için gerekli araçların veya fikir birliğinin sağlanamaması, değişimi gerçekleştirmede ana rolü üstlenen ekibin zamanla kendisini güçsüz hissetmesine neden olabilir. Durum böyle giderse bir süre sonra yenilikleri hayata geçirecek ekibin de enerjisi tükenir. En kötüsü ise, çalışanların o firmada bir şeylerin değişmeyeceğine dair inançlarının güçlenmesidir. İşte işler bu noktaya gelmemesi için, şirket sahipleri ve üst yönetim, değişim projesine sımsıkı sarılmalı ve bunu da tüm çalışanlara hissettirmelidirler. 

Değişimin nasıl olacağına ilişkin bir yöntemin olmaması

Değişim için bir sağlıklı, işleyen bir yöntemin olmaması, değişim karşıtlarının ekmeğine yağ sürer. Süreçte hissedilen kaosun, yeniliklerle birlikte fazlasıyla yaşanacağını üst yönetime duyurmaya çalışırlar. Bu durumlarda, proje liderleri genellikle yaklaşan değişim ihtiyacını ertelerler veya gelişmelere deneme yanılma yoluyla yaklaşırlar. Böyle bir çaba sarf ederken bir metodolojiye sahip olmak bu işin olmazsa olmalarının başında gelir.  

Değişimin ne şekilde hayata geçirileceğine ilişkin bir yöntem belirlenilmesinde zorluk yaşanıyorsa, işin en başında konusunda uzman bir danışmanla çalışmakta fayda vardır.

Değişim düşüncesinin önündeki en önemli engellerden biri de şimdi uygun zaman değil yaklaşımıdır. Dönüşüm projesi ertelendikçe hayata geçirilmesi daha da zorlaşacak, mevcut sıkıntılar daha da kemikleşecektir. Belki de en kötüsü mecburiyetten, zorunlu kalındığı için yapılan değişimlerdir. Böyle bir durumda rakipleriniz dönüşümlerini gerçekleştirmişken siz onları arkalarından takip etmek durumunda kalacaksınız.

Cem Kafadar

16 – 17 Mayıs 2021

Çiftehavuzlar