Japonya’da tenha bir trende seyahat ederken

Çevirileriyle bana Japon edebiyatını sevdiren hocam Ali Volkan Erdemir’in yeni öykü kitabı Tenha’yı okurken Japonya’da bir trende seyahat ediyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Her öykü bittiğinde yeni bir istasyonda nefesleniyordum. Onun penceresinden gördükleri, yolculuk yaptığım trenin camına benim suretimle birlikte sessizce yansıyordu sanki. İç içe giriyordu yazdıklarıyla görüntülerim. Tren camına bu bulanıklığı verebilmek. Edebiyattan başka ne isteyebilir ki insan?

Kütüphaneme Japon yazarları getiren Volkan Hocam, “zihinlerimize kazınmış imgelerden arınmak gerek. İşte o zaman anlamlı ve sahici yaşarız” diye sesleniyor Tenha’dan.

Gümüşlük’te başlayıp Londra’da bitirdiğim Tütüncü Çırağı

1937 yazının son günleri…

İkinci Dünya Savaşı’nın eli kulağında. 17 yaşındaki Franz bir tütüncü dükkanında hayata tutunmaya çalışırken, bir taraftan da Anezka adında gizemli bir kıza aşık oluyor. Ne aşk ne kızlar hakkında fikri var. Bazı geceler dükkanda kaldığı odada sokak lambasının ışığıyla köydeki annesine mektup yazıyor. Ona tanımadığı Viyana‘da bir şeylerin değişmeye başladığını, gamalı haçların, Führer posterlerinin, gestapoların her sokak başında görünür olduklarından bahsediyor ama Anezka’yı anlatmıyor. 

O günlerde dükkana puro tütünü almak için sık sık uğrayan, onun gibi pek fazla konuşmayı sevmeyen profesör ile zaman içinde yakınlık kuruyor Franz. Aşkını, annesini, kadınların anlaşılmazlığını, Viyana’daki tuhaflıkları, tütün çeşitlerini ve daha birçok şeyi anlatıyor profesöre. Onun fikirleriyle dünya şimdi daha farklı Franz için. Bu kendi halinde sakin puro tiryakisi profesör kim mi dersiniz? Sigmund Freud. 

Spoiler olarak düşünmeyin, anlattıklarım romanın giriş bölümünden. Ayrıca bu bilgi, arka kapakta da var. Onun için rahatlıkla yazıyorum. ☺️

2025’te keşfetmekten en fazla mutlu olduğum yazar Avusturyalı, yaşıtım Robert Seethaler idi.

Gümüşlük’te başlayıp Londra’da bitirdim Tütüncü Çırağı’nı. İstanbul’a gelir gelmez aldığım diğer kitabı “Bütün Bir Ömür” ise iki günde bitti. O da 1930’ların Avusturya’sında başlayıp Andreas Egger’ın bütün bir ömrüne yayılıyor. Son Senfoni de okunacaklar listemde, Yannis Varoufakis’in “Tekno Feodalizm”nin ardında sırasını bekliyor. Şiddetle tavsiye ederim Seethaler’ı.

Batının aydınlığı, doğunun gölgeleri

“…Neden karanlığın içinde güzellik arama eğilimi sadece doğulularda güçlüdür? Batı da elektriğin, gazın ya da petrolün olmadığı dönemlerden geçti ama bildiğim kadarıyla onlarda gölgelerden keyif alma eğilimi yok. Hayalet tasvirlerinde, eskiden beri Japon hayaletlerin ayakları olmaz ancak batıda hayaletlerin ayakları vardır, üstelik vücutları da seçilir. Bu kadar ufak bir farktan bile anlarız ki bizim fantezilerimizi zifiri karanlık süslerken onları hayaletleri bile cam gibi berraklaştır.”

Tanizaki böyle bir doğu-batı analizi yapıyor Gölgeye Övgü’de.

Modernleşen dünyayı karanlık ve ışık üzerinden, doğu ve batı toplumlarının ilerleme karşısındaki reflekslerini de mukayese ederek masaya yatırıyor. Yalnızca gölgeyi değil, apartman çatıları, tuvaletler, lambalar, kağıt ve yemek takımı gibi günlük hayatta üzerine pek kafa yormadığınız şeylere, gösterişli olmayana kendine has üslubuyla dikkat çekiyor.

Kitabını;

“Beni bütün bunları yazmaya iten en güçlü motivasyon, bazı alanlarda örneğin edebiyat ve sanatta hala bu kayıpları telafi edebilecek yollar olduğunu düşünmem. Ben çoktan kaybettiğimiz gölgeler dünyasını en azından edebiyat aracılığıyla tekrar hatırlatmak istiyorum.” diyerek bitiriyor Tanizaki.

Son boş sayfada benim notum:

Sondamın çıktığı günün ertesi sabahı okudum. Işık ve gölge üzerinden olağanüstü bir doğu batı analizi.

Hastanenin göz alan beyaz ışıkları ve içimdeki gölgeler 

05.12.2025 Acıbadem Maslak Hastanesi 

Pedro Almodovar’ın Son Rüyası

Pedro Almodovar yaratıcılığını kameraya taşımakta ne kadar büyük bir dahi ise kâğıtlara yansıtmakta da o kadar usta. Kitabın ilk sayfasında gözüme yerleştirdiği artırılmış gerçeklik gözlüğü ile beni hikayelerinin içine öyle bir aldı ki, bir an için gözlüğü çıkarmaya fırsatım olmadı. Bu gözlükleri çıkardığınızda gerçek dünyaya hemen dönersiniz ama ben kitap boyunca bunu hiç yapamadım. Belki de yapmak da istemedim.

Özellikle yeni yüzyıla ilk yetimlik günümün acısıyla başlıyorum dediği kitaba adını veren “Son Rüya” için tanımlayacak kelime bulamıyorum.

On bin yıl önce Zerdüşt nasıl buyurmuştu?

Mojgan Dolatabadi İran tarihinin en acı günlerinin yaşandığı ayda bize kadim İran kültürünü, arkasında yatan derin felsefeyi, tarih boyunca yaşadığınız savaşların sizi nasıl güçlendirdiğini, tüm bunların edebiyata yansımasını titizlikle hazırladığın sunumun ve akıcı Türkçenle aktardığın için çok ama çok teşekkür ederim.

Edebiyatla Dünya Turu atölyemizin ilk dersinde söylediğin gibi yaşadığımız tüm dertlerin çaresini 10.000 yıl önce Zerdüşt söylememiş miydi?
İyi düşün
İyi konuş
İyi davran

Nietzsche’nin de “Böyle Buyurdu Zerdüşt”de üst insanla aradığı cevap da bu değil miydi?

İnanıyorum, insanlar bir gün Zerdüşt’ün anlattığı o sözün gücünün ne kadar önemli olduğu, güneş ve ışık içindeki yalanın en büyük günah sayıldığı ülkeyi keşfedecekler.

Uzun uzun Sadık Hidayet’i, Furuğ Ferrugzad’ı konuşacağımız barışın gelip artık bizi terk etmeyeceği günlerde yeniden buluşmak dileğiyle.

Beynimiz nasıl mutsuzluk üretiyor?

Loretta Grazino Breuning’in “Mutlu Beyin” ve “Beynimiz Nasıl Mutsuzluk Üretiyor?” kitaplarında beyin kimyasallarımızı tek tek analiz ederek mutluluğumuzu ve mutsuzluğumuzu nasıl etkilediğini anlatıyor.

Breuning, her iki kitabını da Rousseau’nun “mutluluk doğadan gelir, sorunlar ise uygarlığın ürünüdür” tezinin üzerine kurulan bir kör noktaya işaret ederek inşa ediyor. Ona göre bu yaklaşım, duygularımızı yöneten dopamin, serotonin, oksitosin ve kortizol gibi biyolojik mekanizmaların yeterince dikkate alınmamasına yol açtı.

Üstelik Marx’ın toplumun insanı bozan bir yapı olduğu fikri de buna eklenince, bugün içinde bulunduğumuz içsel huzursuzluğu açıklarken refleks olarak dış dünyayı suçlamaya başladık.

Sonuçta fark etmeden, duygusal gerilimlerimizin kaynağını dış faktörlere bağlayan ama kendi biyolojisini neredeyse tamamen göz ardı eden bir düşünme biçimine alıştık.

Breuning’in bu yaklaşımı beyne olan bakışıma  farklı bir perspektif getirdi. Beyin kimyasalları üzerine daha fazla kafa yoracağım…

Bir gün bir yerde o sarı zarflardan birini almaz mıyız?

İlker Çatak Öğretmenler Odası’da olduğu gibi sadece kamerasına güvenmeden hikayeyi çok akıcı biçimde, içinden çıkmanıza bir an bile izin vermeyen bir üslupla anlatıyor. Film Shakespearevari “Gelsin karanlık” repliği ile açılışının ardından yavaş yavaş karanlığın ayak seslerini önce duymaya, sonra hissetmeye başlıyoruz. Ergen kız karakteri, Leyla Smyrna Cabas’ın oyunculuğunun ötesinde Çatak’ın karakter yaratmadaki becerisinin ne denli üst seviyede olduğunu gösteriyor. Karakterlerinin üzerinde baştan kafa yorup, onları en ince ayrıntısına kadar kurgulayan yönetmenlerin filmlerini çok seviyorum. 2026’da beni çarpan iki karakter oldu. İlki Savaş Üstüne Savaş’taki Sean Pean’in canlandırdığı Albay Steven, diğeriyse Tansu Biçer’in Aziz’i. Sarı Zarflar’ı da Savaş Üstüne Savaş’ı da vizyondan kalkmadan sinema salonunda seyredin derim. Sinema sektörü çocuk filmleri ve ucuz komedilerle ayakta kalmaya çalıştığı için bu iki film de uzun süre gösterimde kalmayabilir. 

Yapay zekâ çağında insanlar mı işsiz kalacak, firmalar mı?

Yapay zekâ çağında insanlar mı işsiz kalacak, firmalar mı?

“Yapay zekâ insanları ne ölçüde işsiz bırakacak?”

Bu sorunun cevabını da yapay zekanın gidebileceği en uç noktayı da bugün açıkçası sohbet robotları dahil kimse bilmiyor. Oluşan karamsar ortam önümüze olumsuz bir tablo koyuyor. Robotların fabrikaları devraldığı, algoritmaların muhasebecilerin yerine geçtiği, yapay zekâ sistemlerinin doktorlardan avukatlara kadar pek çok mesleği tehdit ettiği anlatılıyor.

Belki de soruyu yanlış soruyoruz. Asıl sormamız gereken soru şu olmalı:

Yapay zekâ çağında işsiz kalacak olan insanlar mı, yoksa firmalar mı?

Çünkü tarihe baktığımızda çoğu zaman işini kaybedenlerin insanlar değil, değişime uyum sağlayamayan organizasyonlar olduğunu görürüz.

Teknoloji tarihinin unutulan dersi

Sanayi devrimi başladığında dokuma işçileri işsizlik korkusuyla mekanik dokuma tezgahlarını kırıyordu. 19. yüzyılda birçok insanın düşüncesi makinelerin tüm işleri yok edeceğiydi. Ama tarihin akışı pek de korktukları gibi olmadı. Bazı işler ortadan kalksa da aynı zamanda yeni işler doğdu. Asıl kaybedenler çoğu zaman insanlar değil, eski yöntemlere takılı kalan işletmeler oldu. Fotoğraf makinesi icat edildiğinde resim sanatı bitmedi. Ancak film fotoğrafçılığına geçemeyen bazı şirketler ortadan kayboldu. Dijital fotoğraf makinesi çıktığında da fotoğrafçılar yok olmadı. Fakat Kodakgibi dev şirketler tarihin sayfalarına karıştı. Bugün yapay zekâ çağında da benzer bir kırılma yaşıyoruz.

Yapay zekâ sadece işleri değil, şirketleri de dönüştürüyor

Yapay zekâyı konuşurken çoğu zaman bireysel meslekleri tartışıyoruz. Ama asıl büyük değişim organizasyonların yapısında yaşanıyor.

Bugün yapay zekâ sistemleri:

  • Veri analiz edebiliyor
  • Maliyet tahmini yapabiliyor
  • Riskleri hesaplayabiliyor
  • Müşteri davranışını tahmin edebiliyor
  • Hatta bazı durumlarda proje planı bile hazırlayabiliyor.

Bu durum bazı firmalar için bir fırsat doğururken bazıları için de ciddi bir tehdit oluşturuyor.

Asıl risk: Yapay zekâ kullanamayan firmalar

Ben yapay zekâ çağında asıl rekabetin AI destekli şirketlerle eski yöntemlerle çalışan şirketler arasında olacağını düşünüyorum. İşe yaklaşım paradigmaları birbirinden farklı olan bu iki organizasyonun verimlilik farkı kısa zaman içinde ciddi biçimde büyüyecek. 

Okumaya devam et

Yapay zeka sistemleri şu anda yaşanmakta olan İran Savaşı’nda nasıl kullanıldı?

Bu sabah Chatgpt’ye aşağıdaki soruyu sordum, cevabını paylaşmak istiyorum.

“Yapay zeka sistemleri şu anda yaşanmakta olan İran Savaşı’nda nasıl kullanıldı?

Belki de asıl soru, “yapay zeka ile kontrolden çıkan bir savaşa nasıl müdahale edilebilir?” olmalı.

2026’da ABD-İsrail ile İran arasında başlayan çatışma birçok askeri analist tarafından “ilk büyük ölçekli yapay zekâ savaşı” olarak tanımlanıyor. Çünkü yapay zekâ yalnızca bir teknoloji olarak değil, savaşın neredeyse bütün aşamalarında kullanıldı: istihbarat, hedef seçimi, drone operasyonları, propaganda ve siber savaş. 

Aşağıda bu savaşta yapay zekânın kullanıldığı başlıca alanları sistematik şekilde açıklıyorum.

Okumaya devam et

İş hayatını anlamak için iş yönetim kitapları yerine hangi klasikleri okumalıyız?

Hemen baştan söylemek istiyorum, bir konuda yanlış anlaşılmak istemem. Edebi eserleri doğrudan bir şeyleri öğrenmek için okumaya kalktığımızda hem öğrenmemiz mümkün değil hem de bu bakış açısıyla kitapları değersizleştirmiş oluruz. Yazıma bu başlığı atıp, böyle bir cümleyle başlamanın ciddi bir çelişki olduğunun farkındayım. O zaman eserlere ve kahramanlara geçmeden bu konuyu biraz açayım. Kurgu kitapları ilk okuduğumuzda kendimizi sayfaların arasına bırakarak, bizi götürdükleri yerlere yolculuk yapmak, yeni karakterler, yeni dünyalar, yeni bakış açıları keşfetmek büyük bir keyif. Ancak ilk okuyuşumuzda aldığımız derin hazzın ardından yapacağımız sonraki okumalarla farklı noktalara odaklanabiliriz. Tarihi bir okuma, sosyolojik bir okuma ya da cinsiyet ayrımcılığı üzerinden bir okuma gibi kurguyu öncelikli kılmadan yapılacak okumalar bize farklı perspektifler kazandıracaktır. Zaten klasikleri klasik yapan da bize farklı fırsatlar yaratabilme kapasitelerinde değil mi? 

Şimdi gelelim yazının iddialı başlığındaki sorunun cevabına. “İş hayatını anlamak için iş yönetim kitapları yerine hangi klasikleri okumalıyız?” Neden bize gereken tüm bilgileri hap şeklinde veren üzerinde iyi çalışılmış, araştırma sonuçlarını baz alan iş yönetim kitapları değil de karmaşık kurguların olduğu, karakterlerin ne yapacağını bilemeyeceğimiz günümüzden iki yüz, üç yüz yıl önce geçmiş bir hikâyeden öğrenecek daha çok şeyimiz olabileceği tezine. Bu soru ve sorunun çok kimseye romantik gelecek yanıtı uzun yıllardır kafamı yoruyordu. Alain De Botton’un “Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?” kitabını okuduğumda yalnız olmadığımı, kafamdakileri birinin kitaplaştırdığını gördüğümde çok sevindim. O ay büyük bir iştahla Botton’un tüm kitaplarını okudum. Geçtiğimiz hafta The Economist dergisinin çalışma hayatı yazarı Bartleby’ın köşesinde “İşletme kitaplarını bırakın, klasiklere bakın” başlıklı yazısını okuyunca cesaretlenip ne zamandır kafamın içinde yazmamı bekleyen bu konuyu kaleme aldım. Evet yazının çıkış hikayesi böyle, ama yine sorunun cevabını vermedim değil mi? İşte hafıza, zihin, bellek konusunda yaptığım küçük araştırmalar doğrultusunda ulaştığım sonuç.

Zihnimiz aldığı tüm verileri bir şekilde kodluyor ve saklamak amacıyla kaydediyor. Veriler sürekli üst üste geldikçe hafızamız bunların büyük bir çoğunluğunu kalıcı kılmıyor. Bizim için fazla da önemli olmadığını düşünüyor. Bunların bir kısmı bilinçaltına sıkışıp rüyalarda ya da beklenmedik anlarda aklımıza gelse de bu yazının konusu olmadığı için o derinliklere girmiyorum. Peki hafıza hangi bilgileri sımsıkı koruyarak kalıcı bellekte saklıyor? Duygularla birlikte kodlanmış bilgileri. İşte onun için etkilenerek okuduğumuz bir edebi eserdeki kahramanın hikayesini, mücadelesini, yanlışlarını, başarılarını, sahtekarlıklarını, hayal kırıklıklarını bir türlü unutamıyoruz. Eğer kendimizi ya da bir tanıdığımızı o kahramanla bir şekilde özdeşleştirdiysek artık istesek de aklımızdan çıkaramıyoruz. Kişisel gelişim, iş yönetim kitaplarının yazarları da anlattıklarının etkisini okura geçirmek için yaşanmışlıklıkları, alıntıları, anıları bu nedenle sık kullanıyorlar ama buradaki hikayelerin, büyük yazarların klasiklerindeki kadar derinlikli olmaları mümkün olmadığı için hafızamız bunları kuvvetli duygularla kodlayıp saklayamıyor. O zaman ne diyelim, gelsin klasikler, gelsin onların unutamadığımız kahramanları

Okumaya devam et