Sinemayı seviyorum çünkü…

Sinemayı seviyorum çünkü dünyanın uçsuz bucaksız bir yer olduğu hatırlatıyor bana, her ne kadar Shakespeare dünya büyük bir hapishaneden başka nedir ki demiş olsa da 🙂

Sinemayı seviyorum çünkü kısa bir süreliğine de olsa dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu unutturuyor insana…
Sinemayı seviyorum çünkü gördüklerimizin, yaşadıklarımızın, mevcutun içinde ne kadar küçük bir parça olduğunu gösteriyor ve bu kadar az veri ile nasıl böylesine keskin ve kararlı olabildiğimizin çelişkisini hissettiriyor insana…
Sinemayı seviyorum çünkü karanlık bir salonda bilmediğim dünyaların içinde kaybolmanın korkunç bir tadı var…
Sinemayı seviyorum çünkü bazı filmler bittikten sonra hafif bir yağmurun altında o filmi farklı boyutları ile yaşamak ruhuma çok iyi geliyor. 
Belki de insanlığın geleceğine ilişkin kaybettiğim umudumu toparlamama yardımcı olduğu için bu kadar çok seviyorum sinemayı…

Reklamlar

Bir ağacın hatırlattıkları

İnsanların çocukluklarının geçtiği ev, sokak, mahalle olur da, hiç ağaç da olur mu demeyin. Benim ve arkadaşlarımın böyle bir ağacı vardı. Yaz akşamları, okul sonraları birbirimize hiç sormadan bu ağacın çevresinde toplanırdık. Hepimizin arka pencereleri ağacın olduğu bahçeye baktığı için bir arkadaşımızı gördük mü orada, atardık kendimizi ağacın altına. Ben sevmediğim Biyoloji, Tarih gibi dersleri üst dallarına çıkıp çalışırdım. Hiç bir zaman kafamın almayacağını düşündüğüm (herhalde soyadım kafa-dar diye bu dersler girmiyor içeri derdim 😀) bu dersleri bu ağacın dalları arasında nasıl olduğunu anlamadan anlardım. Okul bittiğinde de o tiksindiğimiz bütün derslerin defterlerini bu ağacın altında yaktığımız ateşin içine atar, alevlerin etrafında hoplaya zıplaya okulun bitişini kutlardık 😀 Bugün dünyanın neresinde bir ağacın kesildiğini duysam, Ataköy’deki bu çocukluğumun geçtiği ağaç geliyor aklıma ve kendi kendime diyorum ki demek ki bunların hayatlarında hiç ağaçları olmamış, onun için bu doymamışlıkları, açlıkları, gözlerindeki mutsuzlukları…

Makinayı bulması ile mi başladı insanın mutsuzluğu?

William Morris, sanayileşmenin yeni yeni başladığı 19. yüzyılın sonlarında, insanın eli ile yaptığı üretimin insanı mutlu edeceğini araya makinanın girmesi ile ortaya çıkacak eserlerin eskisi gibi olmayacağını ve insanı da mutlu etmeyeceğini, mutluluğun sadece el emeği ile elde edileceğini savunur. İnsan ile maddenin arasına giren makinanın, endüstriyel girişimin yakın gelecekte güzelliği yok edeceği görüşündedir. Yalnız ve yalnız insan elinin maddeye can verebileceği ortaçağ sanatçılarının eserlerinden aldığı zevkle mutlu ve özgür olduğunu söylüyordu. Belki de Morris’in dediği gibi makinayı bulması ile başladı insanın mutsuzluğu…

Her şeyin hızla değiştiği bir dünyada tek değişmeyen eğitim sistemi

Bugünün dünyasında bilgiyi işleyip yorumlayarak öğrencilerine iletebilmek hocanın ilk işi olmalı. Derslerde bilginin sadece kitaplarda olduğu gibi anlatıldığı günler artık geride kaldı. Geçmiş eğitim sisteminde, geçmişin dünyasına uygun monolog bir yapı vardı, hoca söyler, öğrenci dinlerdi. Bugün ise çok farklı, çok sesli bir dünyanın içindeyiz. Bu doğrultuda öğretmen kavramının ve tanımının yeniden yapılması gerekiyor. Aksi durumda bilgiyi nasıl kullanacağını bilmeyen, onu işleyemeyen, kafasının içi hiç bir zaman işine yaramayacak bir sürü bilgi ile doldurulmuş olan yeni bir kuşak ile karşı karşıya kalacağız.

Okumak mı, düşünmek mi?

Daha az okuyup daha çok düşünen kişi, daha çok okuyup daha az düşünen kişiye göre kendini daha iyi tanır. İnsanı kendi içine götüren okuyup bellediklerinden çok kendi düşünceleridir. En tehlikelisi düşünmeden, hazmetmeden okumak, okumayı düşünmekten kaçma aracı olarak kullanmak. Her sabah gazete okuduğumuz sürenin yarısı kadarını da okuduklarımızı düşünmeye ayırabilsek nasıl bir kaosun içine doğru sürüklendiğimizi daha iyi göreceğiz.

Aşk üzerine yapılmış en naif tanımlardan biri

Aşk senkronize bir şey midir? Yoksa çiftlerin çelişkilerden, karşıtlıklarından mı beslenip gelişir?
Önceleri karşıtlıklarla, farklılıklarla beslenen aşk zamanla çiftlerin farkında olmaksızın senkronize bir şekilde hareket etmelerine neden oluyor. İyi bir aşk ilk yıllar çatışmaları, sonraki yıllar uyumu içinde barındırıyor.
Charlie Peters’ın 1988 yılında yönettiği, Türkiye’de Yan Odadan Melodiler ismi ile gösterime giren Music from Another Room filminde aşk üzerine yapılan o naif tanımlama çok hoşuma gider.
– Sence aşk nedir?
+ Yandaki odadan sevdiğin bir müzik sesi geliyor. Sen de müziğe eşlik etmeye başlıyorsun. O sırada dışarıdan tren sesi ya da ona benzer bir gürültü gelmeye başlıyor. Gürültü yüzünden eşlik etmekte olduğun müzik sesini duyamıyorsun ama yine de ara vermeksizin şarkıyı söylemeye devam ediyorsun. Bir süre sonra, dışarıdan duyduğun gürültü kesiliyor ve müzik sesini tekrar duymaya başlıyorsun ve fark ediyorsun ki, müzik tam da o anda senin mırıldanmakta olduğun kısımdan devam ediyor. Aşk böyle bir şeydir.