Ancak seceneklere boyun egmek zorunda olmayanlar ozgur olabilir demiş Alman Felsefeci Adorno 1966’da. Son 35 yıldır egitim sistemimiz tamamen test sistemine odaklanarak isteyerek ya da istemeyerek özgür olmayan bir neslin yaratılmasına büyük katkı sağladı.
Mutluluğun mimari ile bir ilişkisi olabilir mi?

Kafasını benim gibi hem mutluluğa hem mimariye takanların okumasını tavsiye edeceğim bir kitap Alain De Botton’un “Mutluluğun Mimarisi”
Botton, bir mekana girdiğimde o mekanın tasarımından orada yaşayanların mutlu olup olmadıkları ile ilgili bir fikir sahibi olabilirim der. İstanbul’a dışarıdan gelen bir yabancı, kentin tasarımına, mevcut yapıların çarpıklığına baktığı an anlayacaktır burada yaşayan insanların uzun zamandan beri mutsuz olduğunu, şehrin kendine özgü o hüznünü dahi mimariye yansıtamadıklarını.
Kitap, mimari ile mutluluk ilişkisi üzerine Botton’un felsefe sanat ve piskolojiyi temel aldığı tespitlerini farklı bir bakış açısı ile anlatıyor. Kitabı bitirdikten sonra her yapının bize neler anlatmak istediğini daha iyi anlıyorsunuz. Yapıların da müzik gibi çağı ve içinde bulundukları toplumu en iyi yansıtan araçlar olduğunu düşünürdüm, şimdi sadece düşünmüyor, yapılarla iletişime geçebileceğim, onlarla konuşabileceğim fırsatları da yakalamaya çalışıyorum.
“Ancak acıyla tanışınca gözümüzde değer kazanır güzel şeyler. Binaların güzelliğinden etkilenebilmek için de her şeyden önce biraz acı çekmiş olmamız gerekir” diyen De Botton’un kitabının son paragrafı ise şöyle: “Bakir topraklar üzerine yaptığımız evler bu toprakların sunduğu güzellikten daha fazlasını sunabilmeli bize. Mutluluğun ne olduğunu en kusursuz biçimde, en ustaca anlatabilen binalar inşa etmeliyiz. Hiç değilse bu kadarını borçluyuz üzerine binalar dikerek yok ettiğimiz kırlara ağaçlara solucanlara.”
Tek noktada derinleşmek mi, noktaları birleştirebilmek mi?
Sürekli problem çözmek üzerinden aldığımız mühendislik eğitiminin bizlerin analiz yeteneğini fazlası ile geliştirdiğini görüyorum. Bir konuya derinleştiğimizde bir şekilde mevcut datalar üzerinden çözüm üretebiliyoruz. Sorun elimizdeki veriler eksik olduğunda başlıyor. O zaman farklı noktaların, düşüncelerin birbirleri ile bağlantılarını bulup onları ilişkilendirmek gerekiyor. Yani tezlerden, antitezlerden sentezlere ulaşabilmek.
İlkokuldan bu yana bize verilen eğitimin matematik tarafı kadar felsefe yönü kuvvetli olmadığı için sentez yeteneğimizi analiz yeteniğimiz kadar geliştiremiyoruz.
Firmaların çalışan seçimlerinde analiz yeteneği kadar sentezleme becerisine de ağırlık vermeleri gerektiğini düşünüyorum. Aksi takdirde problemleri neden çözdüklerini bilmeden çalışan bir sürü birbirine benzeyen çalışanları olacak.
İstanbul’un bana göre en iyi pizzacısı:)
Rumelihisarı’nda geçmiş kahvaltıların tadında bir kahvaltı
Albert Camus’un Nobel Ödülünü Kazandıktan Sonra İlkokul Öğretmenine Yazdığı Teşekkür Mektubu
İnsan ara ara ilkokul öğretmenine yazmalı. Belki sadece ilkokul öğretmenine değil hayatında önemli olduğunu düşündüğü insanlara da arada bir duygularını paylaştığı mektuplar, mesajlar göndermeli diye düşünüyorum.
Albert Camus da, 1957 yılında Nobel Edebiyat Ödülüne layık görüldükten sonra ilkokul öğretmenine aşağıdaki mektubu yazarak teşekkür etmiş.
“19 Kasım 1957
Sevgili Mösyö Germain,
Son günlerde kendimi içinde bulduğum koşturmaca ve telaştan dolayı size samimi duygularımı iletme fırsatını ancak bulabiliyorum. Ne heves ne de talep ettiğim bir paye kazanmış durumdayım.
Ancak haberi aldığımda ilk aklıma gelen, annemden sonra siz oldunuz. Siz olmasaydınız, benim gibi zavallı küçük bir çocuğa şefkatli elinizi uzatmasaydınız, beni eğitip bana örnek olmasaydınız bunların hiçbirisi olmazdı.
Bu ödülü çok önemsemiyorum. Ama bu ödül hiç değilse en azından bana, benim için ne ifade ettiğinizi ve etmekte olduğunuzu anlatmama ve size çabalarınızın, çalışmalarınızın ve cömert yüreğinizin, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin hep size minnettar kalacak küçük öğrencilerinizden birinde hayat bulduğunu göstermeme fırsat veriyor.
Sizi tüm kalbimle kucaklarım.
Albert Camus”
Michel Foucault’tan Altını Çizdiklerim
Michel Foucault (15 Ekim 1926 – 25 Haziran 1984), Fransız düşünür, sosyal teorist, tarihçi, edebiyat eleştirmeni, antropolog ve sosyolog.
1. Dışarıda bırakılmak içeri kapatılmakla aynı şeydir.
2. Kim olduğumu bilmenin gerekli olduğunu düşünmüyorum. Yaşamın ve çalışmanın temel yönelimi, başlangıçta olmadığınız başka biri haline gelmektir.
3. Dünya, yöneticileri psikologlar ve halkı da hastalar olan büyük bir tımarhanedir.
4. Tımarhane ve hapishane, iktidarların sopası olmuştur tarihte.
5. İktidar, öncelikle boyun eğdirilmiş bedenler yaratmayı amaçlar.
6. Sonunda tek gerçek vatan, insanın ayağını basabileceği tek toprak, başını sokabileceği, sığınabileceği tek ev çocukluğundan itibaren öğrendiği dildir.
7. Delilik, hakikat ve dünyadan çok, insanın algılayabildiği kendi gerçekliği ile ilgilidir.
8. Hapishanelerin, fabrikalara, okullara, kışlalara, hastanelere ve bütün bunların da hapishanelere benzemesi şaşırtıcı değil mi?
9. Ruh bedenin hapishanesidir.
10. Erdem kendimize karşı sorumluluklarımızdır, topluma değil.
11. Normal insan kurgudur.
12. Bir yerde herkes birbirine benziyorsa; orada kimse yok demektir.
13. Günümüzün sorunu artık ne olduğumuzu keşfetmek değil, olduğumuz şeyi reddetmektir.
14. Sana kendin hakkında dürüst tavsiyelerde bulunan iyi bir hakikat anlatıcısı, senden nefret etmediği gibi, seni sevmez de.
15. Kim olduğumu sorma ve benden aynı kalmamı bekleme. (…) Belgelerimizin düzenli olup olmadığıyla ilgilenmeyi bürokratlarımıza ve polisimize bırakalım.
16. İnsanların içinde yaşadıkları kuralları ve düzenli toplumun kurallarını biliyordum, ama ben kendimi onlardan daha bilge olarak değerlendiriyordum ve insanları şerefsiz ve utanç verici yaratıklar olarak görüyordum.
17. İktidar her yerdedir, direniş de.
Ulaşamayacağın kadar yüksekte sandığın kişiler
“Hayat garip.. Bazen ulaşamayacağın kadar yüksekte sandığın kişiler, aslında eğilemeyeceğin kadar alçaktadır!” -Freud-
20’li ve 30’lu yaşlarımda çevremde böyle çok kişi vardı. Sonra fark ettim ki, ulasamayacagım kadar yuksekte oldugunu düşündüğüm insanları yanlış konumlandırmışım. Artık pek karşılaşmıyorum bu tarz insanlarla. 🙂




