Şişmanlayamayan Sumocunun Hikayesi

22 Ocak 2026

Çiftehavuzlar 

“İçinde beni gezdiren sıcacık bir hikaye” diye yazmışım kitabın isminin yazılı olduğu ilk sayfasının sağ üst köşesine.

Şişmanlamayan Sumocu’nun ismini ilk kez Japon Edebiyatı hocamız Ali Volkan Erdemir’in tavsiye ettiği 10 Japon kitabı listesinde görmüştüm. Böyle dramatik bir ismi unutmak mümkün değil. Sumocusunuz ve şişmanlayamıyorsunuz. ☺️ İsminden daha İlginç olan detay yazarının Fransız edebiyatının önde gelen isimlerinden Eric Emmanuel Schmitt olması. Bir batılının, doğu kültürüne yönelik böylesine mükemmel bir hikaye anlatması. Edebiyat her zaman hayatı güzelleştiren sürprizlere açık…

Japonya’da tenha bir trende seyahat ederken

Çevirileriyle bana Japon edebiyatını sevdiren hocam Ali Volkan Erdemir’in yeni öykü kitabı Tenha’yı okurken Japonya’da bir trende seyahat ediyormuşum gibi bir hisse kapıldım. Her öykü bittiğinde yeni bir istasyonda nefesleniyordum. Onun penceresinden gördükleri, yolculuk yaptığım trenin camına benim suretimle birlikte sessizce yansıyordu sanki. İç içe giriyordu yazdıklarıyla görüntülerim. Tren camına bu bulanıklığı verebilmek. Edebiyattan başka ne isteyebilir ki insan?

Kütüphaneme Japon yazarları getiren Volkan Hocam, “zihinlerimize kazınmış imgelerden arınmak gerek. İşte o zaman anlamlı ve sahici yaşarız” diye sesleniyor Tenha’dan.

Gümüşlük’te başlayıp Londra’da bitirdiğim Tütüncü Çırağı

1937 yazının son günleri…

İkinci Dünya Savaşı’nın eli kulağında. 17 yaşındaki Franz bir tütüncü dükkanında hayata tutunmaya çalışırken, bir taraftan da Anezka adında gizemli bir kıza aşık oluyor. Ne aşk ne kızlar hakkında fikri var. Bazı geceler dükkanda kaldığı odada sokak lambasının ışığıyla köydeki annesine mektup yazıyor. Ona tanımadığı Viyana‘da bir şeylerin değişmeye başladığını, gamalı haçların, Führer posterlerinin, gestapoların her sokak başında görünür olduklarından bahsediyor ama Anezka’yı anlatmıyor. 

O günlerde dükkana puro tütünü almak için sık sık uğrayan, onun gibi pek fazla konuşmayı sevmeyen profesör ile zaman içinde yakınlık kuruyor Franz. Aşkını, annesini, kadınların anlaşılmazlığını, Viyana’daki tuhaflıkları, tütün çeşitlerini ve daha birçok şeyi anlatıyor profesöre. Onun fikirleriyle dünya şimdi daha farklı Franz için. Bu kendi halinde sakin puro tiryakisi profesör kim mi dersiniz? Sigmund Freud. 

Spoiler olarak düşünmeyin, anlattıklarım romanın giriş bölümünden. Ayrıca bu bilgi, arka kapakta da var. Onun için rahatlıkla yazıyorum. ☺️

2025’te keşfetmekten en fazla mutlu olduğum yazar Avusturyalı, yaşıtım Robert Seethaler idi.

Gümüşlük’te başlayıp Londra’da bitirdim Tütüncü Çırağı’nı. İstanbul’a gelir gelmez aldığım diğer kitabı “Bütün Bir Ömür” ise iki günde bitti. O da 1930’ların Avusturya’sında başlayıp Andreas Egger’ın bütün bir ömrüne yayılıyor. Son Senfoni de okunacaklar listemde, Yannis Varoufakis’in “Tekno Feodalizm”nin ardında sırasını bekliyor. Şiddetle tavsiye ederim Seethaler’ı.

İş hayatını anlamak için iş yönetim kitapları yerine hangi klasikleri okumalıyız?

Hemen baştan söylemek istiyorum, bir konuda yanlış anlaşılmak istemem. Edebi eserleri doğrudan bir şeyleri öğrenmek için okumaya kalktığımızda hem öğrenmemiz mümkün değil hem de bu bakış açısıyla kitapları değersizleştirmiş oluruz. Yazıma bu başlığı atıp, böyle bir cümleyle başlamanın ciddi bir çelişki olduğunun farkındayım. O zaman eserlere ve kahramanlara geçmeden bu konuyu biraz açayım. Kurgu kitapları ilk okuduğumuzda kendimizi sayfaların arasına bırakarak, bizi götürdükleri yerlere yolculuk yapmak, yeni karakterler, yeni dünyalar, yeni bakış açıları keşfetmek büyük bir keyif. Ancak ilk okuyuşumuzda aldığımız derin hazzın ardından yapacağımız sonraki okumalarla farklı noktalara odaklanabiliriz. Tarihi bir okuma, sosyolojik bir okuma ya da cinsiyet ayrımcılığı üzerinden bir okuma gibi kurguyu öncelikli kılmadan yapılacak okumalar bize farklı perspektifler kazandıracaktır. Zaten klasikleri klasik yapan da bize farklı fırsatlar yaratabilme kapasitelerinde değil mi? 

Şimdi gelelim yazının iddialı başlığındaki sorunun cevabına. “İş hayatını anlamak için iş yönetim kitapları yerine hangi klasikleri okumalıyız?” Neden bize gereken tüm bilgileri hap şeklinde veren üzerinde iyi çalışılmış, araştırma sonuçlarını baz alan iş yönetim kitapları değil de karmaşık kurguların olduğu, karakterlerin ne yapacağını bilemeyeceğimiz günümüzden iki yüz, üç yüz yıl önce geçmiş bir hikâyeden öğrenecek daha çok şeyimiz olabileceği tezine. Bu soru ve sorunun çok kimseye romantik gelecek yanıtı uzun yıllardır kafamı yoruyordu. Alain De Botton’un “Proust Yaşamınızı Nasıl Değiştirebilir?” kitabını okuduğumda yalnız olmadığımı, kafamdakileri birinin kitaplaştırdığını gördüğümde çok sevindim. O ay büyük bir iştahla Botton’un tüm kitaplarını okudum. Geçtiğimiz hafta The Economist dergisinin çalışma hayatı yazarı Bartleby’ın köşesinde “İşletme kitaplarını bırakın, klasiklere bakın” başlıklı yazısını okuyunca cesaretlenip ne zamandır kafamın içinde yazmamı bekleyen bu konuyu kaleme aldım. Evet yazının çıkış hikayesi böyle, ama yine sorunun cevabını vermedim değil mi? İşte hafıza, zihin, bellek konusunda yaptığım küçük araştırmalar doğrultusunda ulaştığım sonuç.

Zihnimiz aldığı tüm verileri bir şekilde kodluyor ve saklamak amacıyla kaydediyor. Veriler sürekli üst üste geldikçe hafızamız bunların büyük bir çoğunluğunu kalıcı kılmıyor. Bizim için fazla da önemli olmadığını düşünüyor. Bunların bir kısmı bilinçaltına sıkışıp rüyalarda ya da beklenmedik anlarda aklımıza gelse de bu yazının konusu olmadığı için o derinliklere girmiyorum. Peki hafıza hangi bilgileri sımsıkı koruyarak kalıcı bellekte saklıyor? Duygularla birlikte kodlanmış bilgileri. İşte onun için etkilenerek okuduğumuz bir edebi eserdeki kahramanın hikayesini, mücadelesini, yanlışlarını, başarılarını, sahtekarlıklarını, hayal kırıklıklarını bir türlü unutamıyoruz. Eğer kendimizi ya da bir tanıdığımızı o kahramanla bir şekilde özdeşleştirdiysek artık istesek de aklımızdan çıkaramıyoruz. Kişisel gelişim, iş yönetim kitaplarının yazarları da anlattıklarının etkisini okura geçirmek için yaşanmışlıklıkları, alıntıları, anıları bu nedenle sık kullanıyorlar ama buradaki hikayelerin, büyük yazarların klasiklerindeki kadar derinlikli olmaları mümkün olmadığı için hafızamız bunları kuvvetli duygularla kodlayıp saklayamıyor. O zaman ne diyelim, gelsin klasikler, gelsin onların unutamadığımız kahramanları

Okumaya devam et

İş hayatını anlamak için iş yönetim kitapları yerine hangi klasikleri okumalıyız?

Hemen baştan söylemek istiyorum, bir konuda yanlış anlaşılmak istemem. Edebi eserleri doğrudan bir şeyleri öğrenmek için okumaya kalktığımızda hem öğrenmemiz mümkün değil hem de bu bakış açısıyla kitapları değersizleştirmiş oluruz. Yazıma bu başlığı atıp, böyle bir cümleyle başlamanın ciddi bir çelişki olduğunun farkındayım. O zaman eserlere ve kahramanlara geçmeden bu konuyu biraz açayım. Kurgu kitapları ilk okuduğumuzda kendimizi sayfaların arasına bırakarak, bizi götürdükleri yerlere yolculuk yapmak, yeni karakterler, yeni dünyalar, yeni bakış açıları keşfetmek büyük bir keyif. Ancak ilk okuyuşumuzda aldığımız derin hazzın ardından yapacağımız sonraki okumalarla farklı noktalara odaklanabiliriz. Tarihi bir okuma, sosyolojik bir okuma ya da cinsiyet ayrımcılığı üzerinden bir okuma gibi kurguyu öncelikli kılmadan yapılacak okumalar bize farklı perspektifler kazandıracaktır. Zaten klasikleri klasik yapan da bize farklı fırsatlar yaratabilme kapasitelerinde değil mi? 

Okumaya devam et

Bugünün Rusya’sında Rus Edebiyatı ve Dostoyevski

2 Mühendis kanalımızda, bugünün Rusya’sında Rus klasiklerine nasıl yaklaşıldığını, Rus edebiyatını ve Dostoyevski’yi dostum Nejat Özçimen ile konuştuk. Devamında Çehov, Turgenyev, Gogol ve Tolstoy ile bir beşli bir video serisi yapmayı planlıyoruz. 🤗
Edebiyatsever dostlarınızla paylaşabilirseniz çok sevinirim. Umarım bu video meraklısına ulaşır ve YouTube üzerindeki edebiyat videolarının artmasına küçük de olsa bir katkı sağlar. 🤗

Müzik ve hikaye ilişkisi

Müziğe bir hikaye yakıştırmak ya da hikayeye bir müzik yakıştırmak, müziğin de, hikayenin de saflığını bozmuyor mu? Yoksa hikaye müziğini, müzik te hikayesini mi arıyor? Bu buluşturmayı yapamadığımızda müzik de, hikaye de boşlukta mı kalıyor? Bir Country parçası, yol hikayesini çağrıştırırken hikayelerin içinde saklanan müziği bulamam çoğu zaman. Düşünürüm o zaman, hikayenin ritmi, inişleri çıkışları bir taraftan kendi müziğini besteliyor olamaz mı?

İş hayatını tanımanıza ve anlamanıza yardımcı olacak kitaplar

İş hayatını tanımanıza ve anlamanıza yardımcı olacak kitaplar “İş Yönetim” ya da “Kişisel Gelişim” kitapları değil, felsefe kitaplarıdır. Basitleştirilmiş bilgiler içeren “İş Yönetim Kitapları” sistemin içine sizi daha iyi entegre etmek için düzenlenmiş, olayların özünü anlamanıza izin vermeyecek tuzaklarla dolu kitaplardır. Onları okuduğunuzda iş hayatı ile ilgili birçok şey öğrendiğinizi düşünüp kendinizi bir anlığına rahatlatırsınız ancak öğrendikleriniz genelde fazla düşünme, sana söyleneni yap, herkes böyle yaparak bir yerlere geliyor tarzında bilgilerdir. İş hayatını ve insanları daha iyi anlamak istiyorsanız size yardımcı olacak olan edebiyat ve felsefe kitaplarıdır.

Orhan Pamuk Söyleşinde Aldığım Kısa Notlar

2015-02-28 13.46.58

Orhan Pamuk’un 28 Şubat Günü Caddebostan Kültür Merkezi’nde yaptığı söyleşinin formatı dinleyicilerin soru sormasına izin verseydi aklımda aşağıdaki sorular vardı. Ancak çok büyük katılımla yaklaşık 2 saate yakın süren söyleşide  doğal olarak bir soru cevap bölümü olmadı.

 

Sonu gelecekte biten bir kurgu düşünüyor mu, gelecekteki insan ilişkilerini ve kent yaşamını nasıl hayal ediyor? Geleceğe yönelik öngörüleri neler?

Kent dokusunda bozulma duracak mı, yavaşlayacak mı, tersine bir ivme alacak mı?

Teknolojinin, dijitaleşmenin insan ilişkilerine etkisinin önümüzdeki yıllarda nasıl olacağını bekliyorsunuz, bunun edebiyata etkisi nasıl olacak?

Kapitalizm sonrası toplumu nasıl hayal ediyorsunuz?

Soramadığım ama cevabını çok merak ettiğim sorular bunlar. Söyleşi sırasında Orhan Pamuk’un aktardıklarından almaya çalıştığım kısa notları aşağıda bulabilirsiniz.

 

Romanın ilk cümlesi çok önemlidir. İlk cümle bütün kitabın dokusunu hissettirmelidir.
Masumiyet Müzesinin ilk ve son cümlesi birbiri ile bağlantılıdır.
Mutluluk şartların bilincidir. Hegel
Doğru söylemek ile samimi olmak farklıdır. Bazen doğruyu söyler samimi değilizdir. Bazen de doğruyu söylemeyiz ama samimiyizdir.
Şahsi görüş ile resmi görüş arasındaki farkın derinliği devletimizin gücünün kanıtıdır.
Kahramanın mutlu olmak için kendini kandırması gerekiyor.
Zihne gerçekliğin gölgesi düşer mi, her zaman düşmez, belki zihin mutlu olmamız için gerçek veya değil bir hikaye salgılar beyne
Romanlarımı yazarken ön araştırma yapıyorum. İstanbul ile ilgili monogramları okudum. Yazdığım romanın dünyadaki başka bölgelerindeki karşılıklarını ararım.
Bir şehir büyürken bazı yerleri çürür, Tarlabaşı gibi. Bütün şehirlerde bir şekilde olan bir durum bu.  Yoksullar merkezde kalıp, zenginler dışarı gidiyor, daha sonra zenginler merkeze gitmeyi istiyor, bu değişim kent dokusunda bir bozulmaya yol açıyor.
Şehrin eski sahipleri yeni sahiplerini sevmez, misafirin misafiri sevmediği gibi.
Cevdet ve Bey ve Oğullarını yazarken 70’li yıllarda 70’in üzerindeki yaşta insanlarla konuştum. Seslerini kaydettim.
Başkalarının kimsenin bilmediği hikayelerini elde ettiğiniz zaman, bu hikayeleri çarpıtırlar. Kafamda Bir Tuhaflık romanımda fakirlerden bahsetmenin melodramik yapısına kapılmak istemedim. Romanda gecekondu varoş kelimelerini hiç kullanmadım.
Schillerin Goethe hakkındaki düşüncesi: Goethe yazdı mı sanki Allah konuşuyor, yazdığının anlattığına değeceğine dair hiç bir endişesi yok, çok rahat yazıyor diyor.
Dünya edebiyatı özelliği kazanan kitaplar çeviride yeni anlamlar içeren kitaplardır.
Romancılık kendimizin dışına çıkıp başkalarını yazabilmektir.
Bazen öğrenmek için kitap yazarım, o kitabı yazmak için o konu ile ilgili çok kitap okurum ve roman yazarken o konuyu öğrenirim. Benim Adım Kırmızı öncesinde 1 yıl okudum, sonra yazmaya başladım, yazarken de hep okudum.

Kafamda bir tuhaflığı yazarken şehri daha iyi öğrendim.

En iyi romanımın Kara Kitap olduğunu düşünürüm, en çok satan kitabım Benim Adım Kırmızı’dır. (Yanlış anlamadıysam 🙂 )
En zor kitabım Yeni Hayat’tır, en az sevdiğimdir, beni okumaya o kitaptan başlamayın.
Susan Sontag, Umberto Eco, Paul Auster ile çok iyi arkadaşlığım oldu.
Tanımak istediğim 2 yazar vardı: Yusuf Atılgan – Oğuz Atay (Her ikisi ile de bir vesile ile tanıştığını anlattı)
Kafamda 10 roman fikrim var. Yeni romana başladım.
Kitapalarımı kolay kolay bitiremem, çok titizim, yayınevi zorlar, bitiririm. Bir yazarın kendi yazdığını temizlemesi çok zordur, editlemek çok güçtür.
Tüm yazdıklarımdan alçakgönüllü olmayı öğrendim ama gösterebiliyormuyum bilmiyorum.