Mutluluğun mimari ile bir ilişkisi olabilir mi?

Mutluluğun mimari ile bir ilişkisi olabilir mi?

Kafasını benim gibi hem mutluluğa hem mimariye takanların okumasını tavsiye edeceğim bir kitap Alain De Botton’un “Mutluluğun Mimarisi”

Botton, bir mekana girdiğimde o mekanın tasarımından orada yaşayanların mutlu olup olmadıkları ile ilgili bir fikir sahibi olabilirim der. İstanbul’a dışarıdan gelen bir yabancı, kentin tasarımına, mevcut yapıların çarpıklığına baktığı an anlayacaktır burada yaşayan insanların uzun zamandan beri mutsuz olduğunu, şehrin kendine özgü o hüznünü dahi mimariye yansıtamadıklarını.

Kitap, mimari ile mutluluk ilişkisi üzerine Botton’un felsefe sanat ve psikolojiyi temel aldığı tespitlerini farklı bir bakış açısı ile anlatıyor. Kitabı bitirdikten sonra her yapının bize neler anlatmak istediğini daha iyi anlıyorsunuz. Yapıların da müzik gibi çağı ve içinde bulundukları toplumu en iyi yansıtan araçlar olduğunu düşünürdüm, şimdi sadece düşünmüyor, yapılarla iletişime geçebileceğim, onlarla konuşabileceğim fırsatları da yakalamaya çalışıyorum.

“Ancak acıyla tanışınca gözümüzde değer kazanır güzel şeyler. Binaların güzelliğinden etkilenebilmek için de her şeyden önce biraz acı çekmiş olmamız gerekir” diyen De Botton’un kitabının son paragrafı ise şöyle: “Bakir topraklar üzerine yaptığımız evler bu toprakların sunduğu güzellikten daha fazlasını sunabilmeli bize. Mutluluğun ne olduğunu en kusursuz biçimde, en ustaca anlatabilen binalar inşa etmeliyiz. Hiç değilse bu kadarını borçluyuz üzerine binalar dikerek yok ettiğimiz kırlara ağaçlara solucanlara.”

Demokrasi dünya üzerinde neden işlemiyor?

Demokrasi dünya üzerinde neden işlemiyor? Bu sorunun cevabını Saramago çok güzel vermiş.

Demokrasi bu dünyada işlemiyor. Sözü geçen tek şey, uluslararası finansın gücü. Finans sektörüne katılan insanlar dünyayı yönetmekte. Politikacılar sadece birer vekil – gerçek demokrasinin reddi olan siyasal iktidar ve finansal güç arasında bir tür metreslik ilişkisi var. İnsanlar bana, “bunun yerine ne önerirsiniz” diye sorabilir. Hiçbir şey önermem. Ben sadece bir romancıyım, gördüğüm pencereden dünyayı yazıyorum.

Doğanın anlattıkları

Bulutlar, deniz, yağmur, rüzgar, çimenler, ağaçlar her gün farklı bir dil ile konuşur, yorulmadan bir şeyler anlatmak isterler bize. Onları anlamaya çalışırken kendimi, dünyayı daha derinden hissedebildiğimi fark ederim. Ya da bana öyle gelir. Onun için söylediklerini anlamasam da özellikle bahar günlerinde insanlardan daha çok dinlerim bulutları, denizi, ağaçları, rüzgarı, yağmuru, çimenleri…

30 yıl önce bir falcının söyledikleri

20 yaşında gittiğim bir falcı elime baktı ve bana ne diye neler olacağını soruyorsunuz ki sizde çok farklı bir duyarlılık var, tanıştığınız kişileri kısa sürede çok iyi tanıyabiliyorsunuz, lütfen siz bana beni anlatın gibi bir şeyler söylemişti. Falcıların müşterilerini kendilerine bağlamak için yaptığı basit bir oyun olduğunu düşünerek sonrasında söylediklerini çok fazla ciddiye almamıştım. Bana o gün geleceğime yönelik ilginç şeyler söyledi. Artık anlattıkları mı, anlatış şekli mi, o değişik heyecanı mı bilemiyorum ama söylediklerinden etkilenmiş ve bir kenara da not etmiştim. Aradan 30 sene geçtikten sonra o gün avcumun içinden gördüklerinin büyük bir kısmının bugün gerçekleştiğini görüyorum ve düşünüyorum bahsettiği o çok farklı duyarlılığı da sahip miyim acaba?

Sözcükler yeterli olmuyor mu gerçekten?

Duygularımızı tam olarak anlatamadığımızda sözcükler yeterli olmuyor, bu durumu tam olarak anlatabilecek bir kelime yok deriz. Oysa ki dil, kelimeler sınırsızdır. İyi kullanabilirsek hissettiklerimizin karşılığını dilde bulabiliriz. Bize yetersiz olduğumuzu düşündürten günlük dilde kullandığımız klişelerdir. Klişeler sınırlı, dil sınırsızdır.

Otoyollar şehri çalar sizden

Otoyollar şehri çalar sizden. Yapısı gereği yüksek kodlardan geçer. Aracınızın penceresinden şehre, çevredeki binalara gerçekdışı bir yükseklikten bakarsınız. Kentin kokusunu da, sesini de duyamaz, insanlarını da göremezsiniz. Şehrin içinde değil tuhaf bir kibirle üstünde hissedersiniz kendinizi. İçindeki hayatlardan haberdar olamadığınız o şehri de sevemezsiniz bir türlü.