Her şeyin çok hızlı değiştiği bir çağa denk geldi yaşamımız

Her şeyin çok hızlı değiştiği bir çağa denk geldi yaşamımız. Yeni keşiflerin verdiği heyecan güzel ama hızlı değişimin üzerimizdeki gerilimi hep güvenlik içinde yaşamaya ve daha az risk almaya götürüyor bizi. Ayrıca bu hız çağında ruhumuzu yavaşlatacak fırsatları da kolay kolay yaratamıyoruz ne yazık ki…

İnsan bir gün içinde 70.000 şey düşünürse

Bugün bir web sitesinde okudum; Bir insan günde ortalama 70.000 şey düşünebiliyormuş. Birbirinin içine girmiş 70.000 düşünce, insan yazmaya kalksa yazamaz, yazarken hemen yeni düşünceler gelmeye başlayacak, bir yerde durdurma imkanı yok. Anlatmaya kalksa zaten kimse dinlemez.
Bu düşüncelerin zihin haritasına (mind map) yansıtılma imkanı olsa nasıl bir görüntü çıkar acaba ortaya. Saplantılarımız, takıntılarımız, kaygılarımız ne kadar açık görünür bu haritada. Eyleme ya da eylemsizliğe geçiren düşünceler hangileri, yalanları hangi düşünceler tetikliyor, neden detaylı düşünemiyoruz, hangi düşünceler bizi derine inmekten alıkoyuyor? Bu düşüncelerin kaçını kendi içimizde saklıyoruz, kaçını paylaşıyoruz, kaçı bastırdıklarımız, kaçı unutamadıklarımız, kaçı aşkla ilgili, kaçı ölümle, kaçı çocukluktan, kaçı bilinçaltından, kaçını unutmak için çabalıyoruz da bir türlü unutamıyoruz, kaçını ertesi gün tekrar hatırlıyoruz, kaçını hiç hatırlamıyoruz, kaçı çağrışımlarla geliyor aklımıza?
Bu düşüncelerin öne çıkanlarının ana kahramanları olduğu tek bir ortamda, beynin içinde geçen bir film senaryosu düşünebiliyormusunuz? Sürekli çatışmalarla dolu bitmek bilmez bir film…
Bugünkü 70.000 düşüncemden bir kaçı böyle işte 🙂

Olamamanın Dramı

Shakespeare “olmak ya da olmamak” diyor ya 21.yy insanının seçimi olmamak ya da olamamaktan yana. Varolmak ile kimsenin ilgilendiği yok artık, ne olursa olsun bir şeylere sahip olmak, olmaktan daha ağır basıyor.
Shakespeare, bu yüzyılda yaşasaydı bu önermesine bir de “olamamak”ı eklerdi. İstiyorsun ya da istediğini zannediyorsun ama bir türlü olamıyorsun, gezegenin bu yüzyılda yaşadığı en önemli dramlardan biri bu. Olmamak da kendi içinde bir seçimdir ama ya olamamak. Olamamanın getirdiği iç kırıklığı, bastırılmışlık, bunu nasıl çözecek insan?

Para bizi neden mutsuz edip verimsiz kılıyor?

Matematikte de, hayatta da, felsefede de yanlış bir kabul ile doğru bir sonuca ulaşılamıyor. Para konusunda da benzeri bir çok konu da olduğu gibi ilk kabullerimiz yanlış olduğu için bir mutsuzluk yaşıyoruz. Para bir neden değildir, sonuçtur, çıktıdır. Yani denklemin sol tarafında değil, sağ tarafında olmalıdır. Ama siz onu neden olarak algılarsanız yani benim varlığımı sürdürmeme, iyi yaşamama öncelikle para gerekli derseniz; sonucu hedefleştirmiş olursunuz. Yaptığınız işin kendisini yani varoluşunuzu sağlayan en önemli nedeni kaçırırsınız. Böyle olunca da çalıştığınız hiç bir işten zevk alamaz, o işi sevmek için sürekli kendinizi kandıracak argümanlar ararsınız. Varoluşunuzu yaptığınız işte değil, bulduğunuz nedenlerin, bahanelerin getirdiği sanal bir dünyada yaşarsınız. Var olduğunu hissedemeyen bir insanın hazzı, mutluluğu, keyfi ve benzeri bir çok duyguyu da hissedebilmesi mümkün değildir.

Başarılı insanlar neden her zaman iyi yönetici olamazlar?

Başarı motivasyonu ile güç motivasyonu farklı şeylerdir. İyi bir yönetici olmak için güç motivasyonunun yüksek olması gerekiyor. Biz ise yönetici seçimlerimizde başarılı olduklarını göz önünde tutarak başarı motivasyonu, güç motivasyonuna göre daha yüksek olanları yönetici olarak seçiyoruz. Bu kişiler gücü elde etmek ve tutmaktan çok, başarı odaklı oldukları için yöneticilik pozisyonlarında çok fazla heyecan yaşamıyorlar. Durum böyle olunca hem takım içindeki başarıyı getiren, işin yükünü taşıyan arkadaşları yönetici koltuğuna oturttuğumuz için kaybediyoruz, hem de güç motivasyonları daha düşük olan kişilere yöneticilik verdiğimiz için firma içinde yönetim zaafları yaşıyoruz.

Bir insanın içine belirsizlik virüsü girmesin bir kere

Belirsizlikler huzursuzluğu da beraberinde getirir. Öğlen saatlerinde işyerlerinin yoğun olduğu bölgelerdeki en lüks yemek yerlerindeki insanların yüzlerinde huzursuz bir ifade görürüz. Yemek yerinin atmosferi mükemmeldir, yemeklerin kalitesi, tadı çok iyidir ancak kahkaha atarak yemek yiyen mutlu insanlar göremezsiniz. İş hayatındaki belirsizliklerin getirdiği huzursuzluk hakimdir yüzlerde.

Korkularımız, geleceğe ilişkin kaygılarımız besler huzursuzluğumuzu. Korkularımızla yüzleşemediğimiz için sürekli içimizde büyütürüz onları. Yüzleştiğimizde yaşayabileceğimiz sorunların korkularla büyüttüğümüz huzursuzluklardan daha küçük olduğunu göreceğiz.
İşimizi kaybedersek, herşey yolunda gitmez ve korktuğumuz herşey başımıza geldiğinde başımıza gelebilecek en kötü şey sonunda yoksul bir insan olacağımızdır. Oysa ki yoksulluk şu yaşadığımız huzursuzluktan, mutsuz ruh halinden, strese bağlı yaşadığımız bir sürü hastalıktan daha kötü değildir.
Varlıklı insanların sahip olduklarını kaybedeceklerine ilişkin yaşadıkları korku, bir yoksulun yaşamında karşılaştığı zorluklardan daha acınasıdır.

Neden mutlu olamıyoruz? Yanlış kurulan denklemler doğru sonuç vermiyor

Bu sorunun yanıtını insanoğlu asırlardır arıyor ama hiçbir dönem, savaş dönemleri de dahil yanıttan bu kadar uzak kalmış olabileceğini düşünmüyorum. Yanlış kurduğumuz denklemler üzerinden doğru sonucları aradığımız bir çağdayız. Sadece mutluluk için değil aradığımız birçok şeyi yanlış kurguladığımız denklemlerle bulmaya çalışıyoruz ve bulamıyoruz çoğunlukla.
Epikuros’un savında olduğu gibi dostlarımız ve özgürlüğümüz yoksa yaşadığımız hayat üzerine kafa yoracak kadar vakit ayıramıyorsak paramız olsa da mutlu olmamız pek mümkün değil gibi görünüyor.
Sistem bize küçük yaşlardan itibaren sürekli olarak az bir gelirle mutlu olamayacağımız düşüncesini empoze ediyor. Mutluluk için geliri öne çıkarıp asıl olması gereken maddi olmayan dostlar ve özgürlük gibi psikolojik öğeleri geriye atıyoruz, böyle olunca da mutluluk için uğraşırken içimizdeki mutsuzluğu büyütüyoruz farkında olmadan.
Eğer hiç dostumuz yoksa lüks bir yaşam, çok kazanç bizi pek mutlu etmeyecektir. Öncelikle dostlar, özgürlük, yatağa yattığındaki düşünce rahatlığı gibi maddi olmayan psikolojik öğelere sahip olmadıkça gerçek anlamda bir mutluluğu yaşayabilmemiz mümkün değil.
Pahalı, lüks şeyler alıp onları tüketerek kaynağını çözemediğimiz, çözmek için üzerinde kafa dahi yoramadığımız sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışıyoruz. Psikolojik gereksinimlerimizi doğru çözümleyemediğimiz için de sürekli olarak maddi şeylere yöneliyoruz. Yöneldiğimiz bu maddi nesneler psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayamadıkları gibi bizim gerçek ihtiyaçlarımızı bulmamıza da yardımcı olmuyorlar. Sonuçta kurtulamadığımız bir kısır döngü içinde kendimizi de hayatımızı da tüketiyoruz.