Her şeyi bildiğini düşünen insanların üç özelliği:
1) Egoları yüksektir
2) Gelişime kapalı olurlar
3) Yalnızdırlar. Ve hep yalnız kalırlar…
Her şeyi bildiğini düşünen insanların üç özelliği:
1) Egoları yüksektir
2) Gelişime kapalı olurlar
3) Yalnızdırlar. Ve hep yalnız kalırlar…
16.yyda yaşayan basit yaşayan kızılderililerin bugünkü bolluk içinde yaşayan Amerikalı’lardan çok daha tatminkar bir yaşamları vardı. Avrupa endüstrisinin yol açtığı lükse tanık olmak onların yaşamlarını değiştirdi. Bilgelik ve basit bir yaşamın yerine silah, mücevher, alkol geçmişti. Avrupalılar kızılderilerilerin hayatına lüks tüketimi soktular, artık tutkuları, beklentileri daha çok artmıştı yaşamdan. Ancak bu istediklerine sahip olmak için de daha fazla çalışmaları gerekiyordu. Daha çok avlandılar, daha çok hayvan derisi sattılar, ticaret gelişti, peki daha mutlu oldular mı? Hayır, alkol tüketim oranları ve intiharlar arttı yerliler arasında. Bölünmeler başladı, kendi içlerinde savaşa tutuştular. Lüks tüketimi bırakmalarını söyleyen yaşlı kabile şefleri olsa da artık olan olmuştu, onlar da insandı, psikolojik olarak lüksün büyüsüne kapıldılar ve iç seslerine kulaklarını tıkadılar. Sonrası mı, sonrası bugün işte… Daha fazla şeye sahip olup, daha fazla tüketerek mutlu olacağımız yanılgısı bizi kendimizden uzaklaştırdıkça dış sesler iç dünyamızı ele geçiriyor. Güçlü dış sesin peşinden giden birbirine benzeyen bir sürü insanın bulunduğu bir yer oluyor dünya…
Mutsuz muhalifler yeni bir yapıyı kuramazlar ancak mevcut sistemin yıkılmasına yardımcı olabilirler.
Köşe yazarları genelde olaylar ve kişiler üzerinden yazılarını yazıyorlar. Oysa asıl üzerinde tartışmamız gereken değerler ve düşünceler değil mi?
İnsan, fırsatını bulabiliyorsa tatil günlerinde kendi iç derinliğine giden yolu temizlemeli. Kimbilir, yol üzerinde ne kadar çok ruhunu tıkayan pislikle karşılaşacaktır? Başka da bir şeye gerek var mı derseniz, yok bence. Zaten bundan daha etkili yapılabilecek ne olabilir ki?
Hayatın sonuna geldiğinde tüm yapmak istediklerini gerçekleştirebildin mi sorusuna verilecek cevap evet mi olmalı, hayır mı olmalı? Evet, büyük bir tatmini gösterse de, hayır iştahın daha tükenmediğini anlatır ki, bu anlamda hayattan kopmadığını göstermesi açısından hayır çok daha etkileyicidir diye düşünürüm.
İyi bir fotografçı, farklı bir açıyı doğru mesafe ile eşleştirebilmeli diye düşünüyorum. Yatay ile olan açı küçüldükçe fotograftaki yatay perspektif derinleşirken, açı büyükçe de dikey perspektif heyecan veriyor bana. Ne kadar yapabildiğimi bilmiyorum ama çektiğim fotograflarda açı, mesafe uyumunu yakalamaya çalışarak, fotografın kurgusunu oluşturmayı istiyorum. Ayrıca fotograf karesinin sadeliğinin yanında anlattığı hikaye de bir o kadar derin olabiliyorsa ne güzel. Buradaki sadelik-derinlik kontrastı renk, ışık ve boyut kontrastından daha çok etkiliyor beni.
İnstagram Sayfam https://instagram.com/ckafadar2/

İnsanların çocukluklarının geçtiği ev, sokak, mahalle olur da, hiç ağaç da olur mu demeyin. Benim ve arkadaşlarımın böyle bir ağacı vardı. Yaz akşamları, okul sonraları birbirimize hiç sormadan bu ağacın çevresinde toplanırdık. Hepimizin arka pencereleri ağacın olduğu bahçeye baktığı için bir arkadaşımızı gördük mü orada, atardık kendimizi ağacın altına. Ben sevmediğim Biyoloji, Tarih gibi dersleri üst dallarına çıkıp çalışırdım. Hiç bir zaman kafamın almayacağını düşündüğüm (herhalde soyadım kafa-dar diye bu dersler girmiyor içeri derdim 😀) bu dersleri bu ağacın dalları arasında nasıl olduğunu anlamadan anlardım. Okul bittiğinde de o tiksindiğimiz bütün derslerin defterlerini bu ağacın altında yaktığımız ateşin içine atar, alevlerin etrafında hoplaya zıplaya okulun bitişini kutlardık 😀
Bugün dünyanın neresinde bir ağacın kesildiğini duysam, Ataköy’deki bu çocukluğumun geçtiği ağaç geliyor aklıma ve kendi kendime diyorum ki demek ki bunların hayatlarında hiç ağaçları olmamış, onun için bu doymamışlıkları, açlıkları, gözlerindeki mutsuzlukları…
Bugünün dünyasında bilgiyi işleyip yorumlayarak öğrencilerine iletebilmek hocanın ilk işi olmalı. Derslerde bilginin sadece kitaplarda olduğu gibi anlatıldığı günler artık geride kaldı. Geçmiş eğitim sisteminde geçmişin dünyasına uygun monolog bir yapı vardı, hoca söyler, öğrenci dinlerdi. Bugün ise çok farklı, çok sesli bir dünyanın içindeyiz. Bu doğrultuda öğretmen kavramının ve tanımının yeniden yapılması gerekiyor. Aksi durumda bilgiyi nasıl kullanacağını bilmeyen, onu işleyemeyen, kafasının içi hiç bir zaman işine yaramayacak bir sürü bilgi ile doldurulmuş olan yeni bir kuşak ile karşı karşıya kalacağız.
William Morris, sanayileşmenin yeni yeni başladığı 19. yüzyılın sonlarında, insanın eli ile yaptığı üretimin insanı mutlu edeceğini araya makinanın girmesi ile ortaya çıkacak eserlerin eskisi gibi olmayacağını ve insanı da mutlu etmeyeceğini, mutluluğun sadece el emeği ile elde edileceğini savunur. İnsan ile maddenin arasına giren makinanın, endüstriyel girişimin yakın gelecekte güzelliği yok edeceği görüşündedir. Yalnız ve yalnız insan elinin maddeye can verebileceği ortaçağ sanatçılarının eserlerinden aldığı zevkle mutlu ve özgür olduğunu söylüyordu. Belki de Morris’in dediği gibi makinayı bulması ile başladı insanın mutsuzluğu…