Bir insanın içine belirsizlik virüsü girmesin bir kere

Belirsizlikler huzursuzluğu da beraberinde getirir. Öğlen saatlerinde işyerlerinin yoğun olduğu bölgelerdeki en lüks yemek yerlerindeki insanların yüzlerinde huzursuz bir ifade görürüz. Yemek yerinin atmosferi mükemmeldir, yemeklerin kalitesi, tadı çok iyidir ancak kahkaha atarak yemek yiyen mutlu insanlar göremezsiniz. İş hayatındaki belirsizliklerin getirdiği huzursuzluk hakimdir yüzlerde.

Korkularımız, geleceğe ilişkin kaygılarımız besler huzursuzluğumuzu. Korkularımızla yüzleşemediğimiz için sürekli içimizde büyütürüz onları. Yüzleştiğimizde yaşayabileceğimiz sorunların korkularla büyüttüğümüz huzursuzluklardan daha küçük olduğunu göreceğiz.
İşimizi kaybedersek, herşey yolunda gitmez ve korktuğumuz herşey başımıza geldiğinde başımıza gelebilecek en kötü şey sonunda yoksul bir insan olacağımızdır. Oysa ki yoksulluk şu yaşadığımız huzursuzluktan, mutsuz ruh halinden, strese bağlı yaşadığımız bir sürü hastalıktan daha kötü değildir.
Varlıklı insanların sahip olduklarını kaybedeceklerine ilişkin yaşadıkları korku, bir yoksulun yaşamında karşılaştığı zorluklardan daha acınasıdır.

Neden mutlu olamıyoruz? Yanlış kurulan denklemler doğru sonuç vermiyor

Bu sorunun yanıtını insanoğlu asırlardır arıyor ama hiçbir dönem, savaş dönemleri de dahil yanıttan bu kadar uzak kalmış olabileceğini düşünmüyorum. Yanlış kurduğumuz denklemler üzerinden doğru sonucları aradığımız bir çağdayız. Sadece mutluluk için değil aradığımız birçok şeyi yanlış kurguladığımız denklemlerle bulmaya çalışıyoruz ve bulamıyoruz çoğunlukla.
Epikuros’un savında olduğu gibi dostlarımız ve özgürlüğümüz yoksa yaşadığımız hayat üzerine kafa yoracak kadar vakit ayıramıyorsak paramız olsa da mutlu olmamız pek mümkün değil gibi görünüyor.
Sistem bize küçük yaşlardan itibaren sürekli olarak az bir gelirle mutlu olamayacağımız düşüncesini empoze ediyor. Mutluluk için geliri öne çıkarıp asıl olması gereken maddi olmayan dostlar ve özgürlük gibi psikolojik öğeleri geriye atıyoruz, böyle olunca da mutluluk için uğraşırken içimizdeki mutsuzluğu büyütüyoruz farkında olmadan.
Eğer hiç dostumuz yoksa lüks bir yaşam, çok kazanç bizi pek mutlu etmeyecektir. Öncelikle dostlar, özgürlük, yatağa yattığındaki düşünce rahatlığı gibi maddi olmayan psikolojik öğelere sahip olmadıkça gerçek anlamda bir mutluluğu yaşayabilmemiz mümkün değil.
Pahalı, lüks şeyler alıp onları tüketerek kaynağını çözemediğimiz, çözmek için üzerinde kafa dahi yoramadığımız sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışıyoruz. Psikolojik gereksinimlerimizi doğru çözümleyemediğimiz için de sürekli olarak maddi şeylere yöneliyoruz. Yöneldiğimiz bu maddi nesneler psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayamadıkları gibi bizim gerçek ihtiyaçlarımızı bulmamıza da yardımcı olmuyorlar. Sonuçta kurtulamadığımız bir kısır döngü içinde kendimizi de hayatımızı da tüketiyoruz.

Endüstriyel Projeler Seminerinde Aldığım Kısa Notlar

İlgiyle takip edilen ve sektörden değerli konuşmacıların katıldığı “Beykent Üniversitesi Proje Yönetim Seminerleri” kapsamındaki son dersimizi 13 Ocak 2015 Salı günü gerçekleştirdik.

Seminerler kapsamındaki son konuşmacımız, Rönesans Endüstri Tesisleri’nden Teknik Ofis Koordinatörü Emrah Mazıcı, tarafından verilen “Endüstriyel Tesis İnşaatlarında Proje Yönetimi Kavramı ve Kazanılmış Değer Analizi” konulu ders ile Endüstriyel Tesisler alanında belki de bir çoğumuz için pek de aşina olmadığımız yeni kavram ve konularla tanışma fırsatını bulduk. Buna paralel olarak, özellikle yurtdışındaki Endüstriyel Tesis Projelerin ilk adımı olan yatırım kararından son adım devreye almaya kadar olan tüm süreçlerini örnek proje ve vakalarla görme fırsatını yakaladık. Ayrıca katılımcılar, sektördeki özellikle uluslararası alandaki son gelişmeler ve trendlerin neler olduğu konusunda bilgilenme fırsatını buldular.

Seminerin ikinci bölümünde, konuşmacımız Emrah Mazıcı, Proje Yönetimi Perspektifinde Kazanılmış Değer Analizi ve Uygulamalarının Endüstriyel Tesis Yapımında nasıl kullanılabileceğini örnekler kullanarak katılımcılarla paylaştı. Aslında dünyadaki uygulamaları pek de eski olmayan ancak Türk firmaları tarafından yakın geçmişte daha yoğun bir şekilde kullanılmaya başlanan yöntemin performans ölçümü ve ilerleme takibi konusundaki faydalarını görmüş olduk.

Dersin sonunda konuşmacımız Emrah Mazıcı ve katılımcılar, Endüstriyel Tesisler alanında Türk müteahhitlik firmalarının önündeki en önemli eşik olan EPC hizmetler kapsamındaki Mühendislik ve Tedarik / Satınalma hizmetlerindeki gelişim fırsatları konusunda karşılıklı fikir alışverişi yaptılar. Sonuç olarak özellikle Mühendislik hizmetlerinin nasıl yapılabileceği ve bunun için uygun bir eko-sistemin nasıl oluşturabileceği tartışmasıyla seminer tamamlandı.

Bu vesile ile Emrah Mazıcı’ya değerli katkılarından dolayı teşekkür etmek istiyorum. Bizleri bu kavramlarla tanıştırarak birçoğumuz için yeni sayılabilecek konularda ufkumuz açtı.

Seminerlerimiz gelecek dönemde yeni konu ve konuşmacılarla devam edecek

2000’li yılların insanının ortak dramı

“Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimiz ile doğrudan doğruya ilgili değil” Montaigne

“Neyi neden yaptığını bilmeksizin yapma durumu ve sonrasında tuhaf bir huzursuzluk hissi”

2000’li yılların insanını tanımla deseler, kısaca böyle tanımlarım. İnsanoğlunun bugün geldiği nokta sanırım daha güzel anlatılamazdı. Gelecek yüzyıllarda bugünlere ilişkin yapılacak araştırmalarda en dikkat çekici özelliğimizin farkında olmadan yaşadığımız bu garip mutsuzluk duygusu olacağını düşünüyorum.

İçimize açılan kapıların anahtarlarını bulamıyoruz bir türlü

İçimize açılan kapıların anahtarlarını bulamıyoruz bütün derdimiz bu. Kimimiz tüm kapıları açan maymuncukların bizim kapılarımızı da açacağını düşünüyor, kimimiz kolay açılmasın diye bir kilit daha vuruyor kapıya, kimimiz anahtar deliğinden görebildiğimiz kadarı ile biliyoruz içimizdekileri, kimimiz kapının arkasındakilerle baş edemeyeceğinden korkup içerideki yükün baskısı ile açılmasın diye kapının önüne ne varsa yığıyor, kimi ise böyle kapıların olup olmadığının farkında bile olmadan geçiriyor yaşamını…

İnsiyatif almaya korkan yöneticileri çocukluktan itibaren yetiştirmeye başlıyoruz

“Çocuğa kendiliğinden hiçbir şey yapmak özgürlüğü vermemekle onu korkak bir köle haline sokuyoruz” Montaigne

İnsiyatif almaktan korkan yöneticileri çocukluktan itibaren yetiştirmeye başlıyoruz.

Edilgen bir eğitim sistemi ile yetişen bir gencin etkin bir yönetici olmasını nasıl bekleyebiliriz ki?

Bu sistemde aslında hiçbir zaman özgür olamayacağını sorgulamasın diye okullarda sürekli bilgi yükleyerek aptallaştırdığımız gençten kısa zamanda yetkin bir yönetici olmasını beklemek tatlı bir hayal kurmaktan öteye gidemez. Önce sistemin kölesi yapıp sonra kendi gibi köleleri yönetmesini isteyeceğiz ondan. Yaşadığı acıların aynısını kendinden sonrakilere yaşatacağından emin olduğumuz zaman da, gencin yönetici olma vakti artık gelmiştir diyeceğiz. 🙂

İnsanları anladığımızı sanmak

Kafamızın içinde daha önceden hazırladığımız kalıpların içine oturtuyoruz her tanıdığımız insanı. Böyle olunca da her insandaki farklı zenginlikleri, onlardaki eşsizliği yakalama imkanımız pek olmuyor. Kalıplarımıza yerleştiremediğimiz bir hareket veya düşünce ile karşılaşınca da bocalıyoruz. Bu sefer başlıyoruz kendimizi zorlamaya, zorladıkça da kafamızda kendi değerlerimize yönelik yargılar oluşturuyor ve o yargılarımızı doğrulayacak izleri takip etmeye çalışıyoruz. İnsanları anlamak için bu kadar çok çaba sarf etmesek belki daha kolay anlayabileceğiz onları.

Önyargılar yalandan daha tehlikelidir

“Kanaatler, doğruluk için yalandan daha tehlikeli düşmanlardır” Nietszche

Bir yalanı elbet birgün anlayıp çözebiliriz ama önyargılarımızı farkedip onları düzeltme imkanımız her zaman mümkün olmuyor. Çoğunlukla önyargılarımızla birlikte ayrılıyoruz bu dünyadan. Kazandığımız ya da kaybettiğimiz her olayda önyargılarımızı doğru çıkarmaya çalışacak çıkarsamalarda bulunuyor ve onları daha da güçlendiriyoruz. Oysa doğru sorgulamaları yapabilecek soruları üretebilsek yavaş yavaş da olsa bir şekilde çatlatmaya başlayabileceğiz önyargılarımızı.

Detaylarda kaybolmanın dayanılmaz ağırlığı

“Yüksek ve ince felsefeli düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir fikir inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği işlerimize engel olur” Montaigne

Bir iş yerinde fazla düşünmeden iş yapan insan nasıl oluyor da başarılı olabiliyor diye düşündüğümde hep Montaigne’nin yukarıdaki sözü aklıma gelir.

İş hayatı stratejik plan yapan departmanlar dışında ağırlıkla hızlı sonuç almaya yöneliktir, yanlış da olsa sizin harekete geçmenizi ister, bazen bir anlık bir gecikme bile sizi en yakınızdaki rakibinizden geride bırakabilir. Kimsenin çok detaylı düşünecek zamanı yoktur, her derin analiz sizi bir noktada durduracaktır. O açıdan çok fazla derine inmeden hızlı düşünüp pratik çözüm getirenlerin başarı şansı her zaman için daha fazladır. Montaigne güzel söylemiş; “Yaptıklarını çok iyi anlatanların ellerinden iyi iş çıktığı pek görülmez”.