Hayatın sonuna geldiğinde tüm yapmak istediklerini gerçekleştirebildin mi sorusuna verilecek cevap evet mi olmalı, hayır mı olmalı? Evet, büyük bir tatmini gösterse de, hayır iştahın daha tükenmediğini anlatır ki, bu anlamda hayattan kopmadığını göstermesi açısından hayır çok daha etkileyicidir diye düşünürüm.
Bulutların çizdiği resimler
Gün içinde bir çok kez bulutlara bakar, bulutların anlatmak istediklerini çözmeye çalışırım. Evrenin içinde ufak bir nokta olduğumuzu hatırlatan keyifli bir meditasyondur bu benim için. Bulutsuz açık havalar bu nedenle beni daha bir yalnız hissettirir. Uçsuz bucaksız bir mavilik ve konuşabileceğin bir tane bulut yok gökyüzünde…
İnstagram Sayfam https://instagram.com/ckafadar2/

Fotografta açı mesafe uyumu
İyi bir fotografçı, farklı bir açıyı doğru mesafe ile eşleştirebilmeli diye düşünüyorum. Yatay ile olan açı küçüldükçe fotograftaki yatay perspektif derinleşirken, açı büyükçe de dikey perspektif heyecan veriyor bana. Ne kadar yapabildiğimi bilmiyorum ama çektiğim fotograflarda açı, mesafe uyumunu yakalamaya çalışarak, fotografın kurgusunu oluşturmayı istiyorum. Ayrıca fotograf karesinin sadeliğinin yanında anlattığı hikaye de bir o kadar derin olabiliyorsa ne güzel. Buradaki sadelik-derinlik kontrastı renk, ışık ve boyut kontrastından daha çok etkiliyor beni.
İnstagram Sayfam https://instagram.com/ckafadar2/

Acıyı anlatamamak, en kötüsü bu sanırım
Yazılan tüm yorumlar, sözler, sözcükler, gözyaşları, feryatlar, ağıtlar, hiçbiri, hiçbiri bu acıyı anlatmak için yeterli olmayacak. O eski, bildik, çok da sevmediğim söz aklıma geliyor hep; “Her toplum, hakettiği gibi yönetilir”, hayır diyorum, bin kere hayır, yeryüzündeki hiçbir insan topluluğu böylesini hak edemez, biz de hak etmedik bu kadarını. Dostoyevski, herkes, her şeyden sorumludur der. Umarım, tüm bu yaşadıklarımız, herkese sorumluluklarını hatırlatarak yeni bir aydınlanmanın kapılarını aralar. Belki de doğrudur, gecenin en karanlık saatlerinin, gün doğumuna en yakın zamanlar olduğu…
Çocukluğumun geçtiği ağaç
İnsanların çocukluklarının geçtiği ev, sokak, mahalle olur da, hiç ağaç da olur mu demeyin. Benim ve arkadaşlarımın böyle bir ağacı vardı. Yaz akşamları, okul sonraları birbirimize hiç sormadan bu ağacın çevresinde toplanırdık. Hepimizin arka pencereleri ağacın olduğu bahçeye baktığı için bir arkadaşımızı gördük mü orada, atardık kendimizi ağacın altına. Ben sevmediğim Biyoloji, Tarih gibi dersleri üst dallarına çıkıp çalışırdım. Hiç bir zaman kafamın almayacağını düşündüğüm (herhalde soyadım kafa-dar diye bu dersler girmiyor içeri derdim 😀) bu dersleri bu ağacın dalları arasında nasıl olduğunu anlamadan anlardım. Okul bittiğinde de o tiksindiğimiz bütün derslerin defterlerini bu ağacın altında yaktığımız ateşin içine atar, alevlerin etrafında hoplaya zıplaya okulun bitişini kutlardık 😀
Bugün dünyanın neresinde bir ağacın kesildiğini duysam, Ataköy’deki bu çocukluğumun geçtiği ağaç geliyor aklıma ve kendi kendime diyorum ki demek ki bunların hayatlarında hiç ağaçları olmamış, onun için bu doymamışlıkları, açlıkları, gözlerindeki mutsuzlukları…
Eğitim sistemi bugünün dünyasına ne kadar uygun?
Bugünün dünyasında bilgiyi işleyip yorumlayarak öğrencilerine iletebilmek hocanın ilk işi olmalı. Derslerde bilginin sadece kitaplarda olduğu gibi anlatıldığı günler artık geride kaldı. Geçmiş eğitim sisteminde geçmişin dünyasına uygun monolog bir yapı vardı, hoca söyler, öğrenci dinlerdi. Bugün ise çok farklı, çok sesli bir dünyanın içindeyiz. Bu doğrultuda öğretmen kavramının ve tanımının yeniden yapılması gerekiyor. Aksi durumda bilgiyi nasıl kullanacağını bilmeyen, onu işleyemeyen, kafasının içi hiç bir zaman işine yaramayacak bir sürü bilgi ile doldurulmuş olan yeni bir kuşak ile karşı karşıya kalacağız.
Elinin yerini makinaya bırakınca mı başladı insanın mutsuzluğu?
William Morris, sanayileşmenin yeni yeni başladığı 19. yüzyılın sonlarında, insanın eli ile yaptığı üretimin insanı mutlu edeceğini araya makinanın girmesi ile ortaya çıkacak eserlerin eskisi gibi olmayacağını ve insanı da mutlu etmeyeceğini, mutluluğun sadece el emeği ile elde edileceğini savunur. İnsan ile maddenin arasına giren makinanın, endüstriyel girişimin yakın gelecekte güzelliği yok edeceği görüşündedir. Yalnız ve yalnız insan elinin maddeye can verebileceği ortaçağ sanatçılarının eserlerinden aldığı zevkle mutlu ve özgür olduğunu söylüyordu. Belki de Morris’in dediği gibi makinayı bulması ile başladı insanın mutsuzluğu…
Filmekimi 2015’de kaçırılmamasını düşündüğüm 16 film

Bu sene önceden üzerinde fazla çalışma fırsatım olmadı ama IMDB notlarından, film sitelerinden, fragmanlardan, sinema yazarlarından, filmekimi kitapçığından, ekşisözlükten incelediğim kadarı ile kaçırılmamasını düşündüğüm 16 filmi kısa bilgileri ile aşağıda paylaştım.
Benim gibi Hollywood’un ucuzlamış klişelerinden bunalmış olanlara, “ohh be, böyle filmler de çekliyormuş” dedirten tüm Filmekimi filmlerini fırsat bulduklarında bir şekilde seyretmelerini tavsiye ederim. Yazmadığım ama çok iyi olduğunu düşündüğüm çok film var bu yıl programda.
Gençlik/Youth: Paolo Sorrentino’nun Roma’ya aşk mektubu Oscar’lı “Muhteşem Güzellik”ten sonra çektiği Gençlik, kayıp zamana, kaçırılan fırsatlara ve kaçıp giden sevgililere bir aşk mektubu. Sorrentino, ilginç kamera açıları, çarpık yüzler, muhteşem müzikler ve stilize görseller geçidiyle yine nefes kesici bir seyirlik sunuyor.
Ex Machina: “İnsanlık sonrası fütüristik şok filmi” ve “vizyoner bir bilimkurgu” olarak değerlendirilen Alex Garland’ın bu ilk yönetmenlik denemesi dehanın ve teknolojinin bedellerinin yanı sıra toplumsal cinsiyet rollerini de sorguluyor
The Lobster: Köpek Dişi, ardından Attenberg ve Alpler’de toplumsal kodları yıkarken akıllarımızı karıştırmayı alışkanlık haline getiren Yunan Yönetmen Yorgos Lanthimos, ülkesi dışında çektiği bu filmle izleyiciyi dispotik bir geleceğe götürüyor.
Mantıksız Adam /Irrational Man: “Varoluşun tamamen anlamsız bir sıradanlık olduğuna inancım sonsuz” diyen Woody Allen’ın ilk gösterimini Cannes Film Festivalinde yaptığı son filmi
Saul’un Oğlu / Son of Saul: Cannes 2015’te gösterilen en huzursuz edici ve unutulmaz filmlerden Saul’un Oğlu, alışıldık Holokost filmlerinden ayrı bir yerde duruyor. Kötülüğün yüreğine bakan, cesaret hakkında benzersiz bir film olarak değerlendirilen Saul’un Oğlu, Macaristan’ın Oscar adayı
Carol: Suç ve gerilim romanlarının usta yazarı Patricia Highsmith’in kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı 1952 tarihli romanı, 11 yıllık bir yapım sürecinden sonra beyazperdede
Güneş Tepedeyken / The High Sun: Üç farklı dönemde geçen aynı oyuncularla işlenen üç farklı aşk hikayesi; yıllar süren etnik düşmanlıklarla örselenmiş iki komşu Balkan köyü. Hırvatistan’ın Oscar adayı bu duygusal dram, bu ülkede son yıllarda çekilmiş en iyi filmlerden biri olarak değerlendiriliyor.
Yeni Ahit / The Brand New Testament
Ben, Earl ve Ölen Kız: Senaryo yazarı Jesse Andrews, Sundance’ın bu en çok konuşulan filmini kendi yazdığı çoksatar romandan uyarlamış.
Dheepan: Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan Jacques Audiart’ın Pas ve Kemik, Yeraltı Peygamberi filmlerinden sonraki son filmi
Knight Of Cups: Terence Malick’in Hayat Ağacı ve Aşkın İzleri’nin ardından çektiği Knight of Cups’ın ilk gösterimi Berlin Film Festivali’nde ana yarışmada yapıldı. Filmin baş rollerinde Christian Bale, Cate Blanchett, Natalie Portman var
Ixcanul: Gerçek bir aktif volkanın eteklerinde çekilen Ixcanul, yılda en fazla 6 film çekilen Guatemela’dan gelen; küreselleşmeyle bozulmamış Maya kültürü ve geleneklerine, gerçek bir karakterin yaşadıklarına dayanan etkileyici ve alışılmadık bir kadın öyküsü. Film, bu sene Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı aldı.
Sesiz Çığlık / Louder Than Bombs
Annem / My Mother: Nanni Moretti’nin bu yarı otobiyografik filmi, dramla mizahı ustaca harmanlıyor. Film bu yıl Cannes’da Kiliseler Birliği Ödülünü aldı.
Babam / Babai: Film, Kosova’nın bu yılki Oscar adayı
Son Efsane / The Program: Tour De France’ı yedi kez kazanan Lance Armstrong’un yükselişi ve düşüşü
Van Gogh Yüz Yıl Sonra
Sanırım yeni baskısı yok, sahaf fuarında buldum, Ferit Edgü’nün Van Gogh ve resimleri üzerine şiirsel tatta 50 kısa denemesi
Bir sahafta, kütüphanede, arkadaşınızın kitaplığında karşınıza çıkarsa mutlaka okuyun derim.
Kitaptan bir bölüm; Çoğu kez krallar kadar zengin olduğuna inanır Van Gogh. “Parasal olarak değil elbet, ama (her gün aynı olmasa da) çalışmalarımda kendimi tüm ruhum ve yüreğimle adayacağım bir şeyler bulduğum için, bu yaşamıma anlam kazandırdığı, esin kaynağı olduğu için zenginim”
İyi Bayramlar demek gelmiyor insanın içinden
Yaşadığımız bunca derin acının ardından değil iyi bayramlar demek, bayram kelimesini bile söylemek insanın içinden gelmiyor bir türlü, tek dileğim bu bayramın bu duygularla yaşadığımız son bayram olması. Bu topraklar üzerinde barışın ve kardeşliğin hakim olduğu bayramdan güzel günleri yaşamamız umudumla…




