Asıl fakirler, hayatta elde ettikleriyle yetinmeyen insanlardır

Bugün, Uruguay’ın eski başkanı Mujica’ya kafayı biraz fazla taktım galiba 😀, geçen yıllarda söylediklerini şöyle bir karıştırdım, aşağıdaki sözlerini buldum:“İnsanların gece uyuyacak bir saçak altı bile bulamadıkları bir dünyada, birilerinin devasa malikanelerde yaşamasını anlamıyorum. Evsiz ve susuz insanlar varken sen özel uçağım olsun, oraya buraya gideyim diyorsun. Asıl fakirler, hayatta elde ettikleriyle yetinmeyen insanlardır”
Mujica, Türkiye’de dünyaya gelse başına neler gelirdi acaba diye düşünüyorum. 😔

Harcadığınız para değil hayatınız

Bugün Türkiye’ye gelen Uruguay eski Devlet Başkanı Jose Mujica, yaptığı konuşmasında şunları söyledi: “Bildiğim kadarıyla para ve zenginlik diğer dünyaya götürülemiyor. Yaşama bayılıyorum, onu satın alamazsınız ve elinizden gidiyor. Ülkemi ve halkımı çok seviyorum. Ben gidince geriye onlar kalacak ve mücadeleye devam edecekler. Parayı çok sevenlerin sanayi ve ticaretle ilgilenmesini ve bunun vergisini ödemeleri gerektiğini düşünüyorum. Siyaset para biriktirmek için değildir. Halka hizmet ederek kendini mutlu hissetmek içindir. Basit olmaktır ve halk gibi olmaktır, sıradan bir vatandaş gibi olmaktır. Halkın büyük çoğunluğu gibi yaşamaya çalışıyorum çünkü karar veren halktır. Çoğunluğun daha iyi yaşadığı gün belki biz de daha iyi yaşarız ve daha fazla harcarız. Hayatta en güzel şey özgürlüktür. Sevdiğimiz şeyleri yapabilmek için, özgür olmak daha fazla vakte sahip olmak demektir. Yoğun bir hayatım büyük bir evim ve hizmetçilerim olursa bunlara dikkat etmek için çok çalışırım. Bu nedenle de daha az özgür olurum. Benim işlerime dikkat etmesi için başkasını görevlendirirsem bu kez de onun vaktini çalmış olurum. Bu nedenle hayatta hafif olmak, bagajsız olmak daha fakir olmak değildir, özgür olmaktır. Bu çok mazisi olan şehri tanıdığım için, İstanbul ve Türkiye’yi tanıdığım için size çok teşekkür ederim. Dünya siyasetinden pek anlamıyorum zaten Güney Amerika siyaseti beni delirtiyor.”
Kapitalizm zehirinden kurtulabilmemizin tek çaresi her noktada böyle düşünen insanların çoğalması diye düşünüyorum.

Fenerbahçe Galatasaray maçı öncesi düşüncelerim

Hepimiz biliriz, böyle maçların bir favorisi olmaz, her an her şey olabilir. Açıkcası maç sonunda taraflardan birinin farklı bir galibiyeti olmaması durumunda hiç bir sonuca da fazla şaşırmayacağım. Fenerbahçe’nin Kadıköy’de 16 yıllık yenilmezliği ile Galatasaray’ın yükselen form grafiği şu anda maçla ilgili elimizdeki en net veriler. O açıdan her iki takım da favori gösterilebilir. Bunların dışında benim dikkatimi dün Aziz Yıldırım’ın yaptığı açıklamalar çekti, böyle bir konuşma acaba Fenerbahçe’nin mi, Galatasaray’ın mı motivasyonunu yükseltecek? Aziz Yıldırım, doğal olarak, son haftalarda koşmayan takımına durumun ciddiyetini hatırlatıyor ama Galatasaray takımı bu konuşmaları nasıl okuyacak ve sahaya bunun yansıması nasıl olacak? Maçın sonucu kadar, bu açıklamaların takımları ne şekilde etkileyeceğini de merakla bekliyorum. Aklıma gelen senaryolardan biri futbolcuların aşırı bir gerginlikle maça çıkacakları ve kart göstermeyi seven Fırat Aydınus’un erken kartları ile oyuncu eksilmelerinin maçın sonucunu etkileyeceği. Bir de bunun tersi bir senaryo, Galatasaray’ın kontrollu, sakin bir oyunla maça başlaması ve ciddi kondisyon eksiği olan Fenerbahçe’nin de bu tempoya ayak uydurarak al gülüm ver gülüm maçı beraberliğe götürecek tempoda oynamaları, sıkıcı maçın, süpriz bir gol ile bitmesi. Maç öncesi açıklamalar ve derbi maçı olması sahada kıran kırana bir mücadele olacağını işaret ediyorsa da, 2 takımın da hafta içinden yorgun gelmelerinin etkisi ile özellikle 60.dakikadan sonra temponun düşeceğini bekliyorum.

Siz bir şeyler anlatıyorsunuz, çevrenizdekilerin hepsi cep telefonlarıyla oynuyor, bu durumda ne yaparsınız? 😀

‘Phubbing’ 2013’de icat edilmiş bir terim, phone ile snubbing (hor görme, adam yerine koymama) kelimelerinden üretilmiş. Yani, karşınızdaki sizinle konuşurken, bir taraftan da cep telefonu ile oynaması durumu. Phubbing, sadece sosyal yaşamda değil, çalışma hayatında da ciddi sıkıntılara yol açmaya başlamış. Çalışanlar, bir sorunlarını anlatmak için yöneticilerinin yanına gittiklerinde, çoğu zaman yöneticiler dinleyip, aslında anladıkları halde çalışana cevap vermeyerek, adam yerine konulmadıklarını hissetirirlerdi. Şimdi bu durum bir adım daha ileri gidip, dinlerken bir taraftan da cep telefonlarını oynuyorlar. Bir yerde sessiz mobbing gibi bir şey.
Bir de işin arkadaş buluşmalarında yaşanan kısmı var ki, sanırım o biraz daha dramatik, 3-4 arkadaş bir yere gittiniz, biri konuşuyor, diğerleri cep telefonları ile meşgul, arada kafaları kaldırıp, tabii tabii diyorlar, sonra tekrar telefonlarına dalmaya devam. 😀 Amerika’lılar bu konuda güzel bir çözüm bulmuşlar. Phone Stacking (telefon yığma) dedikleri bu oyunda, bir cafede yemeğe oturduklarında herkes telefonlarını çıkarıp masaya bırakıyor, eli ilk telefona giden hesapları ödüyor. 😀 Açıkcası bu oyun benim çok hoşuma gitti, bu konuda bugünkü Hürriyet IK’da Serdar Devrim’in yazısını tavsiye ederim. Gerçi ben burada bir ölçüde özetledim ama 😀

http://sosyal.hurriyet.com.tr/yazar/serdar-devrim_520/hepimiz-phubber-iz_40006007

Diğer yazılarını da aşağıdaki linkten okuyabilirsiniz.
http://sosyal.hurriyet.com.tr/Yazar/serdar-devrim_520

Rol yapamıyorsanız iş hayatında işiniz zor :)

Firmama bir Genel Müdür alacak olsam, o konuda yetkin birini değil, çok iyi bir tiyatro oyuncusunu alırdım. İş hayatında gördüğüm o ki, teatral yetenek, bilgi ve tecrübeden daha çok etkiliyor insanı. Belki de Freud haklı; insan rasyonel değil irrasyonel bir varlık.

Anlaşılamayan filmler üzerine

Sinema olgusu hep eğlendirmek ya da filmin seyredene bir takım mesajlar vermesi üzerine oturtulduğu için deneysel çalışmalar seyirciyi çok rahatsız ediyor ve eee şimdi ne anlattı bu film noktasında mutlaka bir cevap bulmak istiyor seyirci. O cevabı bulamadı ise kendi değerlerine göre bazı cevaplar uyduruyor, uyurdukları da tatmin etmedi ise bu film çok kötü demekte buluyor çareyi 🙂