Dostluk, ihtiyacı karşılamak olarak görüldüğü için eskisi gibi kendiliğinden saf bir şekilde kurulamıyor…
Babam sadece bir hayat vermedi bana, anlayarak keşfetmem için de bir hayat bıraktı ardında…
Babam sadece bir hayat vermedi bana, anlayarak keşfetmem için de bir hayat bıraktı ardında
Anneler Günü’nde gün doğmadan uyandığım sabahlar annem ile derin sohbetler yaptığımı yazmıştım. Babamla ise gün içinde daha çok beraberim. Her erkeğin, gençlik döneminde biraz uzak düştüğü babasıyla yılların ilerlemesi ile birlikte daha bir yakınlaşmaya başladığını düşünüyorum.
Eskisinden daha sık yine babam gibi davrandım diyorum ve bu bana çok iyi geliyor. Hayatta kaybolmamışlık hissi uyandırıyor üstümde. Neden – Sonuç ilişkilerimi daha rahat oturtuyorum kafamda. Diyorum ki endişe etme, doğru yoldasın, baban da aynısını yapardı.
Bir seminerim bittiğinde onun alkış sesini de duyuyorum kafamın içinde.
İyi bir insan olmanın her şeyin önünde gelen bir değer olduğunu söylediği sözlerini ve davranışlarını hatırlıyorum.
Karşılaştığı tüm zorluklara rağmen hayatını nasıl böylesine basit ve derin yaşayabildiğini anlamaya gayret ediyorum.
Bana bıraktığı günlüklerinden onu, hayatı ve yazdığı günlerdeki Türkiye’yi daha iyi anlamaya çalışıyorum.
Anneme olan o büyük aşkının şifrelerini çözmeye çaba sarf ediyorum.
Sözün özü hem ayna, hem ışık tutuyor hayatıma.
Düşünüyorum da, babam sadece bir hayat vermemiş bana, anlayarak keşfetmem için de bir hayat bırakmış ardında.


Hazlar gebe bırakır, acılar doğurtur
Alexis Carrel, ne kadar güzel söylemiş: “Hayat disiplinsiz, gayesiz olduğu zaman, yalnız eğlence denilen bataklığa dökülür” ve devam etmiş, hazlar gebe bırakır, acılar doğurtur… Yaşam, bundan daha güzel özetlenebilir mi?
Beğenilmek anlaşılamamanın yerini tutar mı?
Günümüzün insanı anlaşılamadıkça bu boşluğu beğenilerek kapamak istiyor. Sürekli beğenilme çabası yalnızlığını daha da derinleştiriyor onu kendi içine kilitleyerek.
90 Saniyede 5000 yıllık Ortadoğu Tarihi
Video
En çok hangi konuda yazmak istiyorum?
Bana en çok hangi konuda yazmak istiyorsun diye soranlara yanıtım kısa oluyor. Tüm yazdıklarımda hep aynı şeyi yazmak istiyorum. Görünenin arkasındakini…
Yaşamının kalitesini nasıl ölçebilirsin?
Uykunun, dışkının, yediklerinin kalitesi iyi ise yaşamının da kalitesi iyidir. 🙂
Hiç bitmesin 13 Haziran’lar…
Aşk, zamanı unuttururken, yaşadığını hatırlatıyor insana. Onu büyüleyici kılan da bu sanırım. Düşünüyorum da, birlikte zamanı değil de, yaşamı hissettik hep. İyi ki varsın, iyi ki doğdun, iyi ki 13 Haziranlar var.





Eski evden kalanlar
Taşınmak, bir yerde yok olurken başka bir yerde tekrar varolmak. İnsan, bir yerde ne kadar uzun kalırsa, sanki orada kök salmışcasına ayrılması, kopması da o kadar zor oluyor. Her ayrılışın o mahallede geçirilen zamandan bağımsız bir hikayesi var. Başka bir yere gitmenin o tatlı heyecanı ağır basıyor olsa da içinden çıktığın ev, sokak, her sabah selamlaştığın insanlar farketmeden seni geri geri çekiyor gibi hissediyorsun. Duvarların, perdelerin içine saklanmış anıların bizi burada yalnız bırakma dediklerini duyuyorsun sanki. 23 yıl içinde o kadar çok şey değişmiş ki, senin unuttuklarını, eşyalar, defterler, kartvizitler, bir yerlerde unutulmuş bir kutunun içinden çıkan oyuncaklar, kitap arasından düşen kurutulmuş bir çiçek, bir sürü kayıp imge hatırlatıyor sana. Tozlu rafların arkasına düşmüş bir fotograf çıkıveriyor birden karşına. Bakıyorsun, fotoğrafta sarıldığın insanlar yok artık. Onlar da görseydi gideceğin yeni evini diyorsun tozlu albümleri silerken. Tozdan mı, fotoğrafta artık yanında olmayan o insanların hatırlattığı o anılardan mı, anlayamadığın bir şekilde boğazında düğümlenen bir şey genzini yakmaya başlıyor. 53 yıl içinde bu üçüncü ev değişikliğin, hayatının en hızlı akıp geçen günlerini bu evde geçirmişsin. Ama baktığında unuttukların hatırladıklarından ne kadar da fazla. Bitişlerin ve başlangıçların o hüzünlü heyecanını hissediyorsun içinde. Evin yeni sahiplerini, onların yeni anılarını, yeni kavgalarını, yeni sevinçlerini, yeni doğum günlerini, yeni ölümlerini düşünüyorsun.
Düşünüyorsun, taşınan insanların da uykusuz geceleri olacak mı acaba? Gecenin bir vakti uyanıp salona gelip bir kitap açıp ona dalıp kanepenin köşesinde uyuya kalacaklar mı onlar da? Perdeleri açık mı olacak yeni sahiplerin? Her odada ışık açık olacak mı yoksa sadece salonda solgun bir lamba ve televizyon ışığı ile oturup uykuları geldiğinde odalarının ışığını açmadan mı girecekler yataklarına? Evin yaramaz bir çocuğu olacak mı, arada bir annesi elinde bir terlik ile oğlanı kovalayacak mı? Kalabalık doğum günleri kutlanacak mı salonun orta yerinde? Doğum günü hediyesi alan tek tek sarılacak mı kendisine hediye verenlere? Yoksa eşinden ayrı çocuğu ile yaşayan bir kadın mı taşınacak bizim eve? Ya da kira parasını anca birlikte denk getirebilen bekar üniversite öğrencileri mi? Veya hayatının son günlerinde bakıcısı ile yaşayan gözü camda çocuklarının gelmesini bekleyen bir yaşlı mı?
Biz taşınmadan 23 sene önce ev sahibimizin annesi vefat etmişti bu dairede. Onun vefatının ardından bu ev boşaldığı için kiraya verilmişti ve biz tutmuştuk burayı. Bir ölüyü uğurlayan duvar kağıtlarının üzerine kalın bir boya sürüp duvarların geçmişi hatırlamasını engellemeye çalışmıştık. Muhtemelen yeni sahipleri de birkaç kat boya ile duvarların hafızasının tamamen silinmesini isteyecekler. Yıllar içinde eve sinen kokumuz, muhtemelen evin birkaç gün havalandırılması ile birlikte tamamen kaybolacak, daha sonra tadilat için gelen ustaların sigara, ter kokuları ile boya kokuları birbirine karışıp sinecek tüm odalara. Sonra da kırılacak yer karolarının tozları hakim olacak bütün eve. Ardından sıkı bir temizlik. Ve bizim bütün izlerimiz kaybolup gidecek. Ne duvarlar, ne yeni taşlarla döşenen yerler hatırlamayacak bu evde yaşanan sevinçleri, umutları, kederleri, kahkahaları, gözyaşlarını.
Bir süre komşular anacak bizi. Sizden önce o evde yaşayanlar diye başlayıp bizi anlatacaklar evin yeni sahiplerine, artık onların hafızalarında nasıl bir iz bıraktı isek o bakış açısıyla. Sonra onlar da yavaş yavaş unutmaya başlayacaklar bizden kalanları. Evin eski sahibinin ölümünü bugün kimsenin hatırlamadığı gibi bir süre sonra bizi de hatırlamayacaklar.
Sonra bir gün yolum bu mahalleye düştüğünde gözüm sürekli olarak eski bir tanıdığı arayacak. O aradığım insanı da öyle hemen kolaylıkla bulamıyacağım. Farkedeceğim ki tanıdıklarımızın da büyük bir kısmı ayrılmış bu mahalleden. Sonra birden uzaktan gelen bir yaşlıyı eski bir komşumuza benzetip heyecanla yaklaşacağım ona doğru. Yakınına gelince onun olmadığını, bana yabancı gözlerle baktığını fark edeceğim. Eskilerden bir komşu çıksın binanın kapısından diye çamların altındaki banka oturup geçmiş anıları hatırlamaya çalışırken otoparktan çıkmak üzere olan bir araba yanıma yaklaşacak. Aracın içindeki hanım, hafifce camı indirip, başını uzatarak; nerelerdesiniz, ne kadar zaman oldu gideli hiç uğramaz mı insan diyecek hafif sitemkar bir sesle. Hanımı hatırlayacağım ama ismini hatırlayamayancağım, sonra arabanın ön koltuğunda ki genç adama takılacak gözüm. Biz mahalleden ayrıldığımızda bebek arabası ile gezdirdikleri çocuk şimdi üniversite çağına gelmiş. Hayat, İstanbul ülke üzerine biraz konuşacağız. O bildik kelimelerle geleceğe yönelik umutsuz yorumlar yapacağız birbirimize. Sonrasında arabadaki hanımefendi vefat eden komşularımızın son zamanlarına ilişkin kederli şeyler anlatacak. Anlattıkları bende tuhaf bir hüzün yaratacak, belki de küçük bir göz yaşı damlası ıslatacak yanağımı ya da zor yutkunduğumu hissedeceğim. Hanımefendi durumu fark edip konuyu değiştirecek, eee sizler ne yapıyorsunuz, hayat nasıl gidiyor benzeri sorular soracak. Ben de hayatımızla ilgili önemli başlıkları kısaca söyleyeceğim. Büyük olasılıkla anlatacaklarım içinde onun hiç de beklemediği şeyler olacak, dinlerken şaşıracak, aaa bak şu işe gibi şeyler söyleyecek. En sonunda bu apartmanda geçirdiğimiz zamana ilişkin ortak yaşanmışlıklardan bahsederek sohbetimizi bitireceğiz.
Tuhaf bir buruklukla kalkacağım çamların altındaki banktan. Yerdeki çam kozalağının içinden çıkmış bir fıstığa takılacak gözüm birden. Arka bahçede fıstık toplayarak geçirdiğimiz o yazı hatırlayacağım. Sonra o evde geçirdiğimiz diğer yazları, diğer kışları, diğer baharları. Ağır ağır dalgın dalgın yürüyerek ayrılacağım eski evimizin o taşlı girişinden. Ve garip bir şekilde hiç bir şey hatırlamak istemeyeceğim geçmişe dair. Uzaklaştıkça küçülen binamıza bakacağım. Burada artık yeni insanlar, yeni hatıralar, yeni hikayeler yaşanacak ve onlar konuşulacak. Bizim hikayelerimize ne olacak derseniz, biz onları, onlar da bizi yaşatmaya devam edecekler…
Yeryüzünde iki tür yozlaşma vardır
Montesquieu, iki tür yozlaşmadan bahseder ve şöyle der: Biri insanların yasalara uymamasıdır diğeri ise yasaların onları yoldan çıkartmasıdır. İkinci durumda insanlar cezayı görür, suçu değil. Ceza aldıklarında suçu görmeyenler, işte en çok onlardan korkun çünkü intikam alacaklardır.