2015’de en beğendiğim, her zaman tekrar tekrar seyredebileceğim 30 film 

Susan Sontag Hakkında: Susan Sontag’ın ağzından kendini anlatan bir belgesel. If Istanbul’da tek seans oynadı, onu yakalayıp seyrettim, maalesef vizyona girmedi, DVD’si yayınlanmadı.
Kabile (The Tribe): Konuşma ve duyma engellilerinin eğitim aldığı bir okulda geçen filmde, hiç bir konuşma ya da alt yazı yok. Ukrayna’lı Yönetmen Miroslav Slaboshpitsky oyuncuların sadece beden dilini kullanarak nefes nefese seyredilen bir film yapmış. Vizyona kısa süreli girdi, sanırım DVD’si var.
Sihirli Kız (Magical Girl): Genç İspanyol Yönetmen Carlos Vermut, bu ikinci filmi ile bir çok festivalden ödül ile döndü. Bu filmden sonra, İspanyollar Vermut için yeni Almodovar diyorlarmış ki, bence haksız değiller. Önümüzdeki yıllarda Vermut’un akıllarda kalacak bir çok filmini seyredeceğimizi düşünüyorum.
Gueros: Meksika’lı yönetmen Alonso Ruispalacios’un senaryosunu yazıp yönettiği İstanbul Film Festivali’nin de, yılın da en dikkat çekici filmlerinden biriydi. Maalesef vizyona girmedi, DVD’si çıkmadı.
Taxi: İran’da film çekmesi yasaklı Jafar Panahi’nin bir taksinin içinde çektiği bu olağanüstü filmi ne yapıp ne edip mutlaka seyredin derim. Film, bir klasik, aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, hep aynı keyifle seyredilecek bir film. DVD’si yayınlandı biliyorum.
Tanrılarla Konuşmalar (Words With Gods) Farklı yönetmenlerin, farklı din ve inanışlar üzerine çektikleri 7 kısa film. Türkiye’de vizyona girmedi, büyük ihtimalle de girmeyecektir. Bir yerlerden bulabiliyorsanız mutlaka seyredin derim.
İsrail Usulu Boşanma (Get: The Trial of Viviane Amsalem) Din, toplumsal hayat ve evlilik üzerine farklı görüşlerin yer aldığı, 2 saat süresince sadece bir mahkeme salonunda geçen harika bir beyin fırtınası. Vizyona girmedi, DVD’si de çıkmadı henüz.
Sessiz Kalp (Silent Heart): Bill August’un eleştirmenlerce biraz fazla klişelere yer verdiği için eleştirilen bu aile dramını, konusu, kurgusu, görüntüleri ve oyunculukları ile ben çok beğendim.
Charlie’nin Ülkesi (Charlie’s Country): Harika bir Aborjin filmi. Filmin başrol oyuncusu David Gulpilil de gerçek bir Aborjin. Bu sene katıldığı bir çok festivalden ödülle dönen yılın en özgün filmlerinden biri.
Messi: Messi’yi takım arkadaşları, teknik direktörleri ve ailesin anlattığı çok keyifli bir belgesel.
Before I Dissappear: Her ne kadar Amerikan filmlerini çok fazla klişelere yer verdikleri için sevmesem de Shawn Christensen’in yazıp yönettiği bu film çok hoşuma gitti. Film, vizyona girdi, DVD’si de çıktı.
Hayatımın Şarkısı (La Femillie Belier): Bu sene seyrettiğim en eğlenceli komedi filmi. Eric Lartigau’nun yönettiği film, bir Fransız köyünde konuşma ve duyma engelli bir ailedeki konuşabilen tek kız çocuğunun ailesi ile yaşadıklarını anlatıyor.
45 yıl (45 years): 45. evlilik yıldönümlerinde geçmişten aldıkları bir haberle sarsılan çiftin hikayesi. Aşk ve kıskançlık üzerine çatışmalara hiç girmeden sadelikle sahnelenmiş ilginç bir deneme.
Küçük Ölüm (The Little Death) Cinsellik üzerine yapılmış, seyrettiğim en güzel komedi filmlerinden biri
Sahipsiz Çocuk (No One’s Child): 7 yaşına kadar ormanda hayvanlarla yaşamış bir çocuğun kente geldikten sonra yaşadıkları üzerine çok ilginç bir deneme. Bosna’da yaşanmış gerçek bir olaydan alınmış film.
Fanusta Yaşayanlar (Life in a Fishbowl): 2015’te İzlanda’nın Oskar adayı olan mükemmel bir dram. Sanırım DVDsi yayınlanmadı.
Gençlik (Youth): Bu sene Film Ekim’inde seyrettiğim ilk filmdi. Filmden çıktıktan sonra, Film Ekim’inde daha sonra seyredeceğim hiç bir filmin bu filmin verdiği tadı veremeyeceğini düşündüm. Yanılmamışım, Paolo Sorrentino’nun filmi bu yıl Taksi ile beraber seyrettiğim en mükemmel filmdi. Ocak ayında vizyona girecek ve tekrar seyretmeyi düşünüyorum. Büyük ihtimalle DVD’si de çıkacaktır.
Mantıksız Adam (An Irrational Man): Woody Allen’ın filmi, bir çok eleştirmence yeterince iyi bulunmamasına rağmen yaklaştığı konu ve yaklaşım biçimi açısından Allen’nın zaman içinde klasiklerinden biri olacak diye düşünüyorum. 80 yaşına yaklaşan Woody Allen’ın her sene bir film çekecek enerjisine de hayranım.
Saul’un Oğlu (Son of Saul) Savaş filmleri ile ilgili ezberimizi bozan mükemmel bir yapım. Bu yıldan geleceğe kalacak klasik eserlerden biri. DVD’sinin olması gerekiyor.
Lobster: Yunanlı yönetmen Yorgos Lanthimos, Köpek Dişi’nde olduğu gibi yine aykırı bir film yapmış, film şu anda vizyonda. Ele aldığı konu, temposu ve kendine özgü farklılığıyla film çok hoşuma gitti.
Mustang: Deniz Gamze Ergüven’in Fransa adına bu sene Oscar adayı olan filmi. Uzun süre vizyonda kaldı, DVD’si çıktı biliyorum, mutlaka seyredin derim.
Güneş Tepedeyken: Hırvatistan’ın bu yılki Oscar adayı. Aynı oyuncuların oynadığı 3 farklı hikaye üzerinden bir savaş eleştirisi. Başka Sinema’dan DVDsi çıkar diye düşünüyorum, fırsat bulursanız bu filmi de mutlaka seyredin.
Yeni Ahit: Harika bir komedi. Konu itibari ile Türkiye’de vizyona girmesi ve DVD’sinin çıkması pek muhtemel görünmüyor, internet üzerinden bir şekilde seyredin derim.
Dheepan: Cannes Fim Festivali’nde bu sene büyük ödülü alan ve şu anda vizyonda olan göçmen sorununa farklı açıdan yaklaşan bir film. Cannes’da büyük ödül alan bir çok film gibi, bu film de mükemmel.
Knight Of Cups: Terence Mallick’in mükemmel görüntüleriyle rüya gibi bir film. Mallick’in tarzını sevenlere tavsiye ederim. Mallick’in kendine özgü yönetmenliğini sevmeyenler için sıkıcı gelebilir. Ben filmi seyrederken, çok kişi salonu terk etmişti. 😀
Annem (Mia Madre): Eleştirmenler fazla beğenmeseler de Oğul Odası filminin unutulmaz yönetmeni Nanni Moretti’nin annesinin son günlerinde onunla yaşadıklarında yola çıkarak yaptığı bu film beni çok etkiledi.
Ali Baba ve Yedi Cüceler: Her Cem Yılmaz filmi gibi bu filmi de çok sevdim.
Nadide Hayat: Cem Yılmaz gibi, Çağan Irmak’ın da her filmini keyifle seyrediyorum, Çağan Irmak bu sefer çok tatlı, yumuşak bir komedi filmi yapmış, tavsiye ederim.
Life: James Dean ve Life Dergisi’nin fotografçısı Dennis Stock arasında geçen ilişkiyi yönetmen Anton Corbijin, sinemaya çok naif ve sade biçimde uyarlamış. Muhtemelen DVDsi de çıkacaktır.
Casuslar Köprüsü (Bridge Of Spieces): Spielberg’in bu yılki Oscarlarda bir çok dalda aday olacağını düşündüğüm filmi. Şu anda az sinemada da olsa vizyonda, büyük olasılıkla DVD’si de çıkacaktır.

Casuslar Köprüsü (Bridge Of Spies)

Casuslar Köprüsü, anlatım dili çok daha olgunlaşmış, eskisi kadar klişelere sarılmayan bir Steven Spielberg filmi. Coen Kardeşler’in senaryoya verdikleri katkının da bunda payı büyük. İlk sahneden, finale kadar karanlık mekanlarda Spielberg’in ışığı kullanması çok etkileyici, ışığın açıları, izlediği yol filmde apayrı bir tat veriyor. Bu arada Rus Ajanını canlandıran Mark Rylance sade ve basit oynuyla mükemmel bir performans sergiliyor. Bu yıl Oscar’larda filmin de, yardımcı oyuncu Mark Rylance’ın da adının çok anılacağını düşünüyorum. Spielberg’in en iyi filmlerinden biri Casuslar Köprüsü (Bridge Of Spies), vakit bulabilirseniz özellikle sinemada seyretmenizi tavsiye ederim.

Anlaşılamayan filmler üzerine

Sinema olgusu hep eğlendirmek ya da filmin seyredene bir takım mesajlar vermesi üzerine oturtulduğu için deneysel çalışmalar seyirciyi çok rahatsız ediyor ve eee şimdi ne anlattı bu film noktasında mutlaka bir cevap bulmak istiyor seyirci. O cevabı bulamadı ise kendi değerlerine göre bazı cevaplar uyduruyor, uyurdukları da tatmin etmedi ise bu film çok kötü demekte buluyor çareyi 🙂

Filmekimi 2015’de kaçırılmamasını düşündüğüm 16 film

Bu sene önceden üzerinde fazla çalışma fırsatım olmadı ama IMDB notlarından, film sitelerinden, fragmanlardan, sinema yazarlarından, filmekimi kitapçığından, ekşisözlükten incelediğim kadarı ile kaçırılmamasını düşündüğüm 16 filmi kısa bilgileri ile aşağıda paylaştım.

Benim gibi Hollywood’un ucuzlamış klişelerinden bunalmış olanlara, “ohh be, böyle filmler de çekliyormuş” dedirten tüm Filmekimi filmlerini fırsat bulduklarında bir şekilde seyretmelerini tavsiye ederim. Yazmadığım ama çok iyi olduğunu düşündüğüm çok film var bu yıl programda.

Gençlik/Youth: Paolo Sorrentino’nun Roma’ya aşk mektubu Oscar’lı “Muhteşem Güzellik”ten sonra çektiği Gençlik, kayıp zamana, kaçırılan fırsatlara ve kaçıp giden sevgililere bir aşk mektubu. Sorrentino, ilginç kamera açıları, çarpık yüzler, muhteşem müzikler ve stilize görseller geçidiyle yine nefes kesici bir seyirlik sunuyor.

Ex Machina: “İnsanlık sonrası fütüristik şok filmi” ve “vizyoner bir bilimkurgu” olarak değerlendirilen Alex Garland’ın bu ilk yönetmenlik denemesi dehanın ve teknolojinin bedellerinin yanı sıra toplumsal cinsiyet rollerini de sorguluyor

The Lobster: Köpek Dişi, ardından Attenberg ve Alpler’de toplumsal kodları yıkarken akıllarımızı karıştırmayı alışkanlık haline getiren Yunan Yönetmen Yorgos Lanthimos, ülkesi dışında çektiği bu filmle izleyiciyi dispotik bir geleceğe götürüyor.

Mantıksız Adam /Irrational Man:Varoluşun tamamen anlamsız bir sıradanlık olduğuna inancım sonsuz” diyen Woody Allen’ın ilk gösterimini Cannes Film Festivalinde yaptığı son filmi

Saul’un Oğlu / Son of Saul: Cannes 2015’te gösterilen en huzursuz edici ve unutulmaz filmlerden Saul’un Oğlu, alışıldık Holokost filmlerinden ayrı bir yerde duruyor. Kötülüğün yüreğine bakan, cesaret hakkında benzersiz bir film olarak değerlendirilen Saul’un Oğlu, Macaristan’ın Oscar adayı

Carol: Suç ve gerilim romanlarının usta yazarı Patricia Highsmith’in kendi deneyimlerinden yola çıkarak yazdığı 1952 tarihli romanı, 11 yıllık bir yapım sürecinden sonra beyazperdede

Güneş Tepedeyken / The High Sun: Üç farklı dönemde geçen aynı oyuncularla işlenen üç farklı aşk hikayesi; yıllar süren etnik düşmanlıklarla örselenmiş iki komşu Balkan köyü. Hırvatistan’ın Oscar adayı bu duygusal dram, bu ülkede son yıllarda çekilmiş en iyi filmlerden biri olarak değerlendiriliyor.

Yeni Ahit / The Brand New Testament

Ben, Earl ve Ölen Kız: Senaryo yazarı Jesse Andrews, Sundance’ın bu en çok konuşulan filmini kendi yazdığı çoksatar romandan uyarlamış.

Dheepan: Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye’yi kazanan Jacques Audiart’ın Pas ve Kemik, Yeraltı Peygamberi filmlerinden sonraki son filmi

Knight Of Cups: Terence Malick’in Hayat Ağacı ve Aşkın İzleri’nin ardından çektiği Knight of Cups’ın ilk gösterimi Berlin Film Festivali’nde ana yarışmada yapıldı. Filmin baş rollerinde Christian Bale, Cate Blanchett, Natalie Portman var

Ixcanul: Gerçek bir aktif volkanın eteklerinde çekilen Ixcanul, yılda en fazla 6 film çekilen Guatemela’dan gelen; küreselleşmeyle bozulmamış Maya kültürü ve geleneklerine, gerçek bir karakterin yaşadıklarına dayanan etkileyici ve alışılmadık bir kadın öyküsü. Film, bu sene Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı aldı.

Sesiz Çığlık / Louder Than Bombs

Annem / My Mother: Nanni Moretti’nin bu yarı otobiyografik filmi, dramla mizahı ustaca harmanlıyor. Film bu yıl Cannes’da Kiliseler Birliği Ödülünü aldı.

Babam / Babai: Film, Kosova’nın bu yılki Oscar adayı

Son Efsane / The Program: Tour De France’ı yedi kez kazanan Lance Armstrong’un yükselişi ve düşüşü

 

“Everest” Bir IMAX Salonda İzlenmeli

Bu yılki Venedik Film Festivali’nin açılış filmi olan, konusunu yaşanmış bir olaydan alan Everest’i özellikle 3D olarak bir IMAX Salonda izlemenizi tavsiye ederim.
Görüntüler, çekimler, abartısız oyunculuklar mükemmel. Çok rahat klişeleştirilecek bir konuda bu tuzağa düşmeden hikaye sade ve akıcı bir şekilde biçimde anlatılıyor. Filmin sonundan çok hep o ana yaşananlara odaklanıyorsunuz ki bu yönetmenin hikayeyi veriş şeklinden kaynaklanıyor, böyle olunca da aksiyon sahnelerinin etkisi daha da artıyor.

2 saati aşkın bir süre sinemanın karanlık salonundan çıkıp Everest’in buzlarla kaplı yamaçlarında kayboluyorsunuz. Tüm yaşananların gerçek bir olaydan alınmış olduğunu bilerek izlemek, filmin içine çok daha rahat girmenizi sağlıyor.

İnsanoğlu teknolojik olarak bugün geldiği noktada doğaya meydan okuyabilecek güce erişti mi, yoksa daha önünde uzun bir yol mu var diye merak edenlerin bu bu filmi izlemelerini öneririm.

Film Festivalinin Ardından – Enayi

Tahmin ediyorum filme gidenlerin bir çoğu benim gibi festival kitapçığında film ile ilgili açıklamaların sonunda Rus yönetmen Yury Bykov’un şu sözlerinden etkilendi. “Böyle insanlara artık çok zor rastlıyoruz. Değer tanımazlığın, korkunun ve kayıtsızlığın genel geçer sayıldığı günümüzde yaptıklarının kesinlikle normal olmadığını söylemek için bu insanlara romantik diyoruz, idealist diyoruz ya da düpedüz enayi deyip geçiyoruz. Benim ülkemde böyle “enayiler” hala var, işte bu yüzden benim hala umudum var”, bu sözlerin üzerine ne söylesek eksik kalacak, yönetmen ne anlatmak istediği çok net anlatıyor ve filmde burada söylediklerinin üzerinde kurgulanmış. Tahmin ediyorum, Yury Bykov bu filmi çekmeden vicdan üzerine çok kafa yormuş. Berkman’ın söylediği gibi “insanlığı vicdan kuratacak” sözünden yola çıkmış ve vicdan üzerine mükemmel bir film ortaya çıkarmış. Yury Bykov’un geçtiğimiz festivalde gösterilen Komiser filmi de suç ve ceza eksenine oturtulmuş bir vicdan sorgulamasıydı. Bu filmde de kaldığı yerden devam ediyor Bykov. Filmle ilgili tek eleştirim, filmin başrolündeki Artem Bystrov, bu rol için biraz naif kalmış sanki, Yönetmen büyük olasılıkla enayi karakterini fazla öne çıkmayan, gözlemleyip, sonra iç hesaplaşmasını yapacak ve sonunda patlayacak bir çercevede çizdi ama bu noktada filmi sürekleyecek karakterin gelişmeleri takip edip geride kalması ister istemez doğrulara vurgu yapmaktan çok yanlışların altınının çizilmesini sonucunu doğurmuş. Yanlışların, doğrulardan daha çok insanlar üzerinde etkili olduğu gerçek ama ben biraz daha karşı sesin yüksek çıkmasını, sistem karşısında bu kadar ezilmemesini bekliyordum. Hiç bir iyilik cezasız kalmaz durumu sadece bizim toplumumuza yönelik de değilmiş bu arada 🙂

İstanbul Film Festivali İçin Film Önerilerim

İlkinden bu yana takip etmeye çalıştığım İstanbul Film Festivali’nin bu yıl 34. yapılıyor. Biletler Kırmızı Lale Kartlılar için yarın (25.03.2015) Lale Kart sabibi olmayanlar için de 28.03.2015 C.tesi günü satışa çıkıyor.

Film eleştirmenleri ve İMDB notlarını dikkate aldığımda kaçırılmamasını düşündüğüm filmleri aşağıya yazdım.

71: Geçtiğimiz yılın en çok ses getiren ilk filmlerinden ‘71 nefes nefese izlenen bir aksiyon… Yönetmen Yann Demange, seyirciyi 1971 yılına, Belfast sokaklarına götürüyor. Bir ayaklanmayı durdurmak için yapılan harekâtta birliği erkenden geri çekilmek zorunda kalınca, deneyimsiz İngiliz askeri Gary yanlışlıkla tek başına geride kalır. Genç adamın Belfast sokaklarından canlı kurtulma çabasını anlatan filmin başrolünde, son yılların yükselişteki İngiliz yıldızı Jack O’Connell var. Demange ustalıkla çekilmiş takip sahneleriyle gerilimi en üst seviyede tutarken, olayların politik arka planını da es geçmiyor.

45 Yıl: Bu yıl Berlin Filme festivalinde En İyi Erkek ve Kadın Oyuncu ödüllerini alan film. Evliliklerinin 45. yılını kutlamak üzere olan bir çift: Kate ve Geoff. Hayatlarının son baharındalar ve kendi başlarına mutlu olmaya alışmışlar. Ters gidebilecek hiçbir şey yok ya da onlar öyle sanıyor. Oysa İsviçre’den gelen haber ilişkilerini karmaşık bir hale sokacaktır: Geoff’in 50 yıl önce kaybolan ilk aşkının hiç bozunmamış cesedi buzlar altında bulunmuştur. Geçmişin can sıkıcı muhasebesi şimdi başlayacaktır. Bol ödüllü Weekend / Haftasonu ile dikkatleri çeken yönetmen Andrew Haigh, çoğu kez Bergman’la karşılaştırılan bir tarz izleyerek evliliğin karanlık taraflarını anlatıyor.

Amsterdam Ekspres: Arnavut yönetmen Fatmir Koçi’nin yeni filmi göçmen sorununa yeni bir bakış atıyor.

Arabulucu: Oscar adaylığı bulunan yönetmen Borja Cobeaga, bu üçüncü uzun metrajlı çalışmasında İspanya’nın yakın tarihinden bir dizi olaya esprili ve absürd bir bakış açısıyla yaklaşıyor. 2014 San Sebastian En İyi Bask Filmi

Aşk Zahmetli İştir: Birkaç yıl önce Hindistan’ı etkisi altına alan ve binlerce kişinin işsiz kalmasına neden olan ekonomik kriz, Aşk Zahmetli İştir’in çıkış noktası… Neredeyse tümüyle diyalogsuz geçen bu filmde, bir kadın ve erkeğin gündelik hayatından, adeta ritüele dönüşen detaylar izliyoruz.

Bakir Dev: Büyükçe bir adamın küçükçe hikâyesi, İzlanda usulü bir “kırk yıllık bakir”… 40’larında, kilolu, hâlâ annesiyle oturan Fusi, henüz cesaretini toplayıp yetişkinlerin dünyasına girememiştir.

Bataklık: 2014 San Sabestian ve 2015 Goya Film Festivallerinde önemli ödüllerin bir çoğunu toplayan bir İspanyol gerilim filmi

Ben Ölmeden Önce: Oscar ödüllü kısa film Curfew’den uyarlanan bu filmde, dertli bir genç adam ile onun aşırı kuralcı yeğeni New York sokaklarında insanın yüreğini sızlatan bir serüvene çıkıyor.

Charlie’nin Ülkesi: Bu yarı otobiyografik dramda Avustralya sinemasının iki devi, yönetmen Rolf de Heer ve Aborijin oyuncu David Gulpilil, trajediyle başlayan bir yolculuk öyküsünü zafere çeviriyor.

Citizenfour: Citizenfour bir belgeselden ziyade gerçek hayattan fırlayan bir gerilim filmi. Belgeselci ve gazeteci Laura Poitras ve gazeteci Glenn Greenwald, “Citizenfour” takma adını kullanan Edward Snowden’la Hong Kong’da buluşuyor. Üst düzey CIA analizcisi Snowden, Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı’nın özel hayatın gizliliğini hukuk dışı yollarla ihlal ettiğini kanıtlayan gizli belgeleri kameralar önünde gazetecilere teslim ediyor. Poitras ve Greenwald, Snowden’ın tarihi kararıyla hayatını sonsuza dek değiştirecek bu fedakârca eylemini gözlemliyor. Film 2015 Belgesel Oscar’ını aldı

Enayi: İçten içe çürümüş bir toplum dürüst bir adam sayesinde değişir mi? Yoksa öylelerine enayi mi denir? Yury Bykov’un bu üçüncü uzun metrajlı filmi, daha önce festivalde izlediğimiz The Major / Komiser’in izinden gidiyor.

Okumaya devam et

2014’de En Beğendiğim 25 Film

2014’de seyrettiğim yaklaşık 150 film içinde en beğendiğim 25 film. Bir yerlerde seyretme fırsatınız olursa mutlaka seyredin derim.
Kış Uykusu
İnsanları Seyreden Güvercin (A Pigeon Sat On A Branch Reflecting On Existence)
Ida
Aşk (Her)
Muhteşem Güzellik (La Grande Belezza)
Nymphomaniac 1-2
Mandalinalar (Mandariniid – Tangerines)
Çocuk Pozu (Child’s Pose)
Meydan (The Square)
Dünyada 20.000 Gün (20.000 Days On Earth)
Köksüz
Kırık Çember (The Broken Circle)
İki Gün Bir Gece (Deux Jours, Une Nuit)
Özgürlük Dansı (Jimy’s Hall)
Körlük (Blind)
Mommy
Whiplash
Dile Veda (Goodbye To Language)
Timbuktu
Eve Dönüş (Coming Home)
Dünyanın Efendisi (Master Of The Universe)
Kürklü Venüs (Venus in Fur)
Stray Dogs
Magic In The Moonlight
Disappearence Of Eleanor Rigby

Film Ekiminin Ardından

7 günde 20 filme gittiğim Filmekimi dün bitti.

20 filmden 13’ü beni ciddi biçimde etkiledi, 2’sini sevmedim, 5’i ise ortalama, beklediğim kadar iyi değildi. İnsanın filmi seyrettiği andaki ruh halinin filmi beğenmesini ya da beğenmemesini çok etkilediğini düşünüyorum. Sabah ilk matinelerde seyrettiğim tüm fimleri beğenirken en az beğendiklerim 21.30 seanslarında seyrettiklerim. O filmleri sabah daha açık bir algı ile seyretse idim daha mı çok beğenecektim acaba.

Her festival sonrası küçük bir dünya turundan dönmüş gibi hissediyorum kendimi. İsveç, Mali, Fransa, ABD, Rusya, Bosna, Norveç, İngiltere, Çin, İskoçya, İzlanda, İtalya, Almanya’da küçük bir tur yaptıktan sonra evime geri döndüm.
En beğendiklerim;
İnsanları Seyreden Güvercin,
Mommy,
Saraybosna’nın Köprüleri,
Timbuktu,
Özgürlük Dansı,
İki Gün Bir Gece,
Dile Veda,
Whiplash,
Yuvaya Dönüş,
Aşkın Halleri
Beklediğimi Bulamadıklarım
Levithan,
Mucizeler,
Mr Turner,
Turist,
Çocukluk,
Buz, Kar ve İntikam

Sinemayı seviyorum çünkü…

Sinemayı seviyorum çünkü dünyanın uçsuz bucaksız bir yer olduğu hatırlatıyor bana, her ne kadar Shakespeare dünya büyük bir hapishaneden başka nedir ki demiş olsa da 🙂

Sinemayı seviyorum çünkü kısa bir süreliğine de olsa dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu unutturuyor insana…

Sinemayı seviyorum çünkü gördüklerimizin, yaşadıklarımızın, mevcutun içinde ne kadar küçük bir parça olduğunu gösteriyor ve bu kadar az veri ile nasıl böylesine keskin ve kararlı olabildiğimizin çelişkisini hissettiriyor insana…

Sinemayı seviyorum çünkü karanlık bir salonda bilmediğim dünyaların içinde kaybolmanın korkunç bir tadı var…

Sinemayı seviyorum çünkü bazı filmler bittikten sonra hafif bir yağmurun altında o filmi farklı boyutları ile yaşamak ruhuma çok iyi geliyor.

Belki de insanlığın geleceğine ilişkin kaybettiğim umudumu toparlamama yardımcı olduğu için bu kadar çok seviyorum sinemayı…