Çocukken bayramlarda kendi kendime 20-30 yıl sonra da bayramlar böyle olacak mı diye düşünürdüm. Olmayacağını tahmin eder ama nasıl olacağını da bir türlü aklımda canlandıramazdım. Büyüklerin nerede o eski bayramlar diye başlayan sohbetlerini dinledikçe yaşadığım bu bayramları ileride aynı duygularla hissedemeyeceğimi anlar ama onların anlattığı bayram hikayelerini de öyle pek heyecanlı bulmazdım. Biraz yaşım ilerledikçe “Nerede o eski bayramlar” söyleminin aslında çok basit bir dün-bugün hesaplaşması olduğunu fark etmeye başladım. Bir tarafında geçmişe özlem ve hafif bir pişmanlık barındıran bu cümle, bir tarafında da bir sonraki nesile, biliyorum siz şimdi bizi beğenmiyorsunuz ama biz sizden daha kaliteli hayatlar yaşadık demenin üstü kapalı bir yolu idi. Her ne kadar içinde bir hüzün saklıyor gibi gözükse de söyleyeni rahatlatıp ona iyi gelirdi “Nerede o eski bayramlar” demek, hele söyleyen hafif de içini çekerek söylüyorsa. Büyükler bunu bir çok konuda yapıyorlardı ama bayramın her yıl tekrarlanan sabit bir zaman aralığı olması, farklı kıyaslamaları yapmak için daha çok imkan veriyordu onlara. O zamanlar 10’lu yaşlarımdaydım, bu sohbetleri yapanlar da genelde 40’lı, 50’li, 60’lı yaşlarda. Sorardım kendime, madem o eski bayramlar bu kadar güzeldi, o zaman neden yaşatmıyorsunuz o bayramları, dünyayı yöneten sizin yaş grubunuz, biz çocuklar değil ki. Bugün eski bayramları yaşayamadığınızdan şikayet ediyorsanız, demek ki siz de o eski bayramları fazla yaşamayı istememişsiniz, sizi boğmuş ki o eski bayramlar, bugün artık daha farklı kutluyorsunuz bayramları, o zaman neden, kime bu şikayetiniz derdim. Küçük aklım, bu tuhaf çelişkiyi hiç anlamazdı. Sonra büyüdükçe yaşamın böylesine bir sürü çelişkiyi barındırdığını gördüm. Artık pek çok şeye eskisi kadar şaşırmıyorum. Büyümek, biraz da şaşırmamayı öğrenmek galiba. Bu arada küçükken kendime verdiğim sözü tutuyorum, kimselere nerede o eski bayramlar demiyorum. 🙂 Bu duygularla tüm dostlarımın bayramını kutluyor, her yıl daha keyifli, daha eğlenceli bayramlar yaşamamızı diliyorum.
Tag Archives: Aklıma Takılanlar
Çağın hastalığı: Acıyı yok etmeye çalışmak
İnsanları anlamak neden bu kadar zor?
İnsanları anlamak için bu kadar çok çaba sarf etmesek belki daha kolay anlayabileceğiz onları. Kendimizi zorladıkça kafamızda farklı yargılar oluşturuyoruz ve o yargılarımızı doğrulayacak izleri takip etmeye çalışıyoruz. Sonuçta doğrular, yanlışlar hepsi kafamızda yarattığımız yanılsamalar değil mi?
Neden mutlu olamıyoruz? Yanlış kurulan denklemler neden doğru sonuç vermiyor?
Bu sorunun yanıtını insanoğlu asırlardır arıyor ama hiçbir dönem, savaş dönemleri de dahil yanıttan bu kadar uzak kalmış olabileceğini düşünmüyorum. Yanlış kurduğumuz denklemler üzerinden doğru sonuçları aradığımız bir çağdayız. Sadece mutluluk için değil aradığımız birçok şeyi yanlış kurguladığımız denklemlerle bulmaya çalışıyoruz ve tabi bulamıyoruz.
Epikuros’un savında olduğu gibi dostlarımız ve özgürlüğümüz yoksa yaşadığımız hayat üzerine kafa yoracak kadar vakit ayıramıyorsak paramız olsa da mutlu olamayız. Bunlara sahip olduktan sonra paramız olmasa da mutlu olabiliriz.
Sistem bize küçük yaşlardan itibaren sürekli olarak az bir gelirle mutlu olamayacağımız düşüncesini empoze ediyor. Mutluluk için geliri öne çıkarıp asıl olması gereken maddi olmayan dostlar ve özgürlük gibi psikolojik ögeleri geriye atıyoruz, böyle olunca da mutluluk için uğraşırken sürekli olarak mutsuzluğumuzu katlayıp büyütüyoruz.
Eğer hiç dostumuz yoksa lüks bir yaşam, çok kazanç bizi mutlu etmeyecektir. Öncelikle dostlar, özgürlük, yatağa yattığındaki düşünce rahatlığı gibi maddi olmayan psikolojik ögelere sahip olmadıkça gerçek anlamda bir mutluluğu yaşayabilmemiz mümkün değil.
Pahalı, lüks şeyler alıp onları tüketerek kaynağını çözemediğimiz, çözmek için üzerinde kafa dahi yoramadığımız sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışıyoruz. Psikolojik gereksinimlerimizi doğru çözümleyemediğimiz için sürekli olarak maddi şeylere yöneliyoruz. Yöneldiğimiz bu maddi nesneler psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayamadıkları gibi bizim gerçek ihtiyaçlarımızı bulmamıza da yardımcı olmuyorlar. Sonuçta kurtulamadığımız bir kısır döngü içinde kendimizi de hayatımızı da tüketiyoruz.
Sürekli olarak gerçek gereksinimimizle değil, tüketmemiz istenen maddi nesnelerin görüntüleri ile bombardımana tutulan bir dünyadayız. Bir zaman sonra ihtiyaçlarımızın gerçekten son model bir araba, lüks bir villa, yeni çıkan bir cep telefonu olduğu yanılgısına düşmeye başlıyoruz. Bunlar bir rastlantı değil, dünyanın sanayi toplumuna geçişi ile birlikte ticaretin ve ticari çevrelerin güçlenmesinin doğal bir sonucu aslında. İnsanlar kendi içlerine dönüp gerçek ihtiyaçlarının neler olduğunu kavrayıncaya kadar da bu sağlıksız işleyişin böyle gideceği görünüyor. Bize her gün defalarca gösterilen bu yüzeysel maddi nesnelerin iç derinliklerimizdeki gerçek arzularımızın, ihtiyaçlarımızın yerine geçmediğini anlamaya başladığımızda her şeyin yavaş yavaş düzeleceğini düşünüyorum.
İnsanoğlu denklemlerini hatalı kurgulasa da yanlışlarını tükete tükete elbet sonunda doğruya ulaşacaktır.
Tatil de hayata benzer ya da hayat tatile :)
Tatil de hayat gibi baslarında iken cok uzun sürecek, hiç bitmeyecekmiş gibi görünüyor. Son günlerde oraya da, buraya da gidelim telaşı:)
Eğitim sistemi bugünkü şekli ile kurgulanmasa idi dünya daha güzel bir yer olabilirdi
Eğitim sistemi tek tip insan yetiştirmek üzerine kurgulanmasaydı dünya bugün çok daha güzel bir yer olurdu.
Bir türlü cevabını veremediğimiz soru, doğulumuyuz, batılımıyız?
Saraybosna’da hem Batı’yı, hem doğuyu birarada yaşayabiliyorsunuz, bu anlamda Istanbul’a benziyor burası. Şehrin doğu tarafı Bursa, Konya gibi bir büyük Anadolu şehrini hatırlatırken, batı tarafı ise herhangi bir Avrupa ülkesi gibi. İşte bu şehrin ikiye bölündüğü yer, Osmanlı Mimarisi yapıların bittiği Avusturya ve İtalyan Mimarisinin hakim olduğu binaların başladığı noktada bir çizgi çizip üzerine “Sarajevo Meeting Of Cultures – Sarayova Kültürleri Buluşturur” yazmışlar. Bir ayağımı batıya, diğer ayağımı doğuya koyduğumda şöyle bir düşündüm, neredeyim şimdi, doğuda mı, batıda mı, biz Türkler her gün kimbilir kaç kez sorarız bu soruyu kendimize. Batılıların yanında doğulu, doğuluların yanında batılı gibi hisseder bir türlü cevabını veremeyiz bu sorunun. Sizin cevabınızı bilemem ama bana göre kökümüz doğuda, yönümüz batıda. Güneşin izlediği yol gibi, doğudan doğup batıya doğru ilerliyoruz. Tüm bunları düşünürken Sevinç’in sesini duyuyorum, ne yapıyorsun orada o çizginin üzerinde öyle, rehber yan sokağa saptı, kaybedeceğiz grubu 😊 Diyemiyorum ki asırlardır cevabını veremediğimiz bir sorunun yanıtını arıyorum 😊


Aykırı bir çocuğun 2011 yılında günlüğüne yazdığı satırlar :)
6 Ağustos 2011 de günlüğüme yazdığım kısa not, geçerliliğini hala koruyor.
68 kuşağından bir dostumun geçtiğimiz günlerde bir sohbet esnasında yaptığı değerlendirme çok hoşuma gitti: Biz o yıllarda dünyayı değiştirmek için yola çıkmıştık, belki biz dünyayı istediğimiz gibi değiştiremedik ama dünya da bizi değiştiremedi. Tüm inişlerim ve çıkışlarıma rağmen dünya beni de değiştirmeyi başaramadı, değiştirebileceğine, içimdeki aykırı çoçuğu öldürebileceğine de hiç inanmıyorum.
İlginç bir hikayesi olan Kayaların Efendisi Kilisesi – Perast Karadağ
Denizin üzerindeki bu kilisenin çok ilginç, ibretlik bir hikayesi var. Ayakları rahatsız 2 çocuk 15.yy’da denizin üzerinde Meryem Ana resimleri buluyorlar, bu resimleri önce evlerine sonra kiliseye getiriyorlar. Halk resimlerin bulunduğu denizin ortasındaki bu noktaya taşlar getirip atıyor, amaç oraya bir kilise yapmak ve 17.yy’da da şu anda fotoğrafladığım kilisenin inşası başlıyor. Halkın başlattığı her hareket gibi bu taş yığma eylemi de güzel bir sonla bitiyor. Ama burada ilginç bir nokta var, hikayeden anladığım halk 200 yıla yakın yılmadan bu kilise için suya taş taşıyor. Demiyor ki, bizim gücümüz ne ki, denizi taşla doldurup nasıl bir kilise yapabiliriz? İnanıyorlar, vazgeçmiyorlar ve başarıyorlar. Mutlaka onlara da boşver be abi, senin topladığın taşlarla mı olacak o kilise diyen dönemin bilmişleri olmuştur. Ama bugün tarih onları değil, kiliseyi yapanları hatırlıyor.

Balkan Seyahati Öncesi Düşüncelerim
Çocukluğumda Yugoslavya denince aklıma hemen basketbol ve neşeli insanları gelirdi. Bir de 70’li yılların başında futbol takımlarımız sürekli Yugoslav oyuncuları transfer ederler, gelen Yugoslav futbolcular maç sonlarında bildikleri bir kaç Türkçe sözcük ile yaptıkları şiveli konuşmalar o zamanlar bize hem tuhaf, hem de komik gelirdi. Bugün ise Balkanlar denince aklıma ilk hüzün geliyor, senelerce birarada yaşayan insanların birden birbirleri ile bu denli düşman olmalarını insanın aklı kolay kolay almıyor. Benzer senaryoların senelerdir benim güzel ülkem için de kurgulandığını düşündükçe hüznüme öfke karışıyor. İşte bu duygularla başladım Balkan Yolculuğuna.
Yola çıkmadan yaptığım internet araştırmalarımın özetle söylediği şu: Denizi, limanları, sahili, doğası, tarihi, korunmuş ortaçağ mimarisi yapıları, daracık eski sokakları, şarapları ile görülesi topraklar Balkanlar. Hüzün ve neşenin birbirine bu kadar yakınlaştığı çok az yer olduğunu düşünüyorum yeryüzünde. Yıkılan yapılar onarılıyor ama ruhların onarılması o kadar kolay değil, bir çok noktada savaşın izlerini görüyorsunuz.



