Uzayda geçirdiğimiz bir saat :)

Uzayda geçirdiğimiz bir saat 😊

Rusların uzay sevdasının yarattığı maliyetlerin yüksekliği sistemlerinin işlemesini olumsuz etkilediği ve SSCB’nin sonunu hazırladığı çok söylenen bir tezdir. Bunun ne derece doğru olduğunu bugün için tam olarak bilebilmemiz mümkün değil. 20. Yüzyılın çözülemeyen sırlarından biri şu an için. Ancak ben bu müzeyi gezerken nedense Rusların bu konuya bu kadar kafa yormalarının tek sebebinin uzay yarışı olmayacağını, onların bu çalışmalarında bizlere hiç söylenmeyen uzaydan bazı işaretler almış olabileceklerini düşündüm. Böylesine yoğun bir çalışma sadece disiplinli bir uzay yarışından kaynaklanıyor olamaz. Bu da 20.yy’ın açığa çıkmamış ayrı bir sırrı. 😊

Kızıl Meydan ve düşüncelerim…

Çocukluğumun kartpostallarında Kızıl Meydan’ın çevresindeki yapılar bana sanki çikolatadan yapılmış gibi görünürlerdi. Bilinç altımda Rusya ile çikolata, özellikle de beyaz çikolata (karlar altındaki Kremlin fotoğraflarından olsa gerek) arasında tuhaf bir bağ kurardım. Oysa ki arnavut kaldırımlı bu meydan, tarih boyunca çikolata ile hiç de ilgisi olmayan birçok idama, gösteriye, geçit törenlerine, mitinglere tanıklık etmiş. Meydanın bir köşesinde Lenin’in mozolesi, o mozolenin hemen yanında Luis Vuitton’in on metrelik çanta reklamını koyduğu pano. Diğer köşesinde ise Lenin’in mozolesine karşıdan bakıp adeta sinsi sinsi gülen içinde Max Mara, Boss, La Perla gibi markaların sıra sıra dizildiği Gum Alışveriş Merkezi. Kim hayal edebilirdi ki, Lenin’in yoldaşlarının torunları onu hem de Bolşevik Devrimini yaptığı bu meydanda yüz yıl sonra böylesine yalnız bırakacaklar…

Meydanin cevresindeki binalarin ve kremlin duvarindaki kulelerin ustunde bir suru direk ve bu direklerin ustunde de kocaman kocaman kizil yildizlar var. Eskiden o yildizlar yerine, Rus İmparatorluğunun simgesi olan, cift basli kartallar varmis. Ters yönlere bakan bu iki baş, Rusya’nın hem doğuya, hem batıya ait olduğunu, geleceğe bakarken, geçmişi de unutmadıklarını simgelermiş.

Bir ilginç not da, Kızıl Meydan Moskova’nın sıfır noktası olarak kabul ediliyor. Bu sıfır noktasının mantığı ise Moskova sınırları içerisinde bulunan her yere mesafenin bu noktadan yola çıkarak hesaplanması. Bu bilgiyi öğrendiğimde, bir zamanlar dünyanın sıfır noktası olarak kabul edilen Sultanahmet Meydanı’mız aklıma geldi birden. Bu gördüğüm ikinci sıfır noktası meydanı demek ki. Hemen Google’a sarılıyorum, Sultanahmet meydanından sonra dünyanın sıfır noktası neresi olmuş diye. Google 1884’den beri İngiltere’nin Greenwich kasabası diyor. Umarım değişmeden oradaki sıfır noktasını da görebilirim.

Rusya ve hayata dair notlarım…

Bir haftalık Rusya seyahatime başladığım şu dakikalarda, o her şeyin, yapıların, meydanların, bulvarların, hatta insanlarının bile olabildiğince büyük ve görkemli olduğu Rusya’yı, uçak penceresinden gri bulutları seyrederken düşündüğümde iki şey öne çıkıyor aklımda.

İlki değişimin kaçınılmazlığı, zamanın önünde hiçbir düşüncenin karşı koyabilme şansının olmaması. Devrilmeyecek, yıkılmayacak hiçbir fikrin, ideolojinin olmaması. Son sözü zamanın söylediği ama zamanın sonu gelmediği sürece son söz diye bir şeyin de olmayacağı. Tüm yaşadıklarımızın değerlendirilmesinin gelecekte çok daha sağlıklı yapılacağı ve daha iyi anlaşılacağı. Yüz yıl sonranın tarihçileri bugünleri nasıl yazacak, bizleri ne kadar takdir edip, bizlere ne kadar acıyacaklar acaba? Bu soru hep kafamı kurcalayan bir sorudur. Yanlış yapıyorsun dediklerinde de, alkışlandığımda da düşünürüm, zamanın küçük bir kesiti içinde yapılan bir değerlendirme bu sadece. Çok da fazla takılmam söylenenlere. Torunlarım, sizin gibi düşünmeyebilir derim içimden. 🙂 Hepimiz, ister istemez kendi çağımızın gözlükleri ile geçmiş çağları anlamaya çalışıyor, aynı gözlüklerle de geleceği kurguluyoruz. Stalin, ortalığı yıkıp yakarken Gorbaçov’u hayal edebiliyor muydu ya da glastnost diye bir şeyi aklına getirebilir miydi? Bir kırk yıl sonra Sovvetler Birliği’nin başına gelecekler, rüyasına bile girmiyordu muhtemelen. İlginçtir, Stalin’in kabuslarında bile göremediği geleceği Dostoyevski, Tolsyoy ya da Çehov’un kahramanları çok daha iyi öngörebilmişler. Bugün ondokuzuncu yüzyıl edebiyatına yön veren bu topraklara yapacağım seyahatte hem o edebiyatçıları, hem onlar üzerinden dünyayı, hem de beraberinde kendimi daha iyi anlayabilmeyi istiyorum.

İkincisi ise gerek bir yapıda olsun, gerekse bir ağaçta olsun kökler ne denli derin ve sağlam ise tüm bu rüzgarlar onu ne kadar sallarsa sallasın deviremediği gibi toprak ile bağını daha bir kuvvetlendiriyor adeta. Biz inşaatçılar, zemin ne kadar zayıf olursa olsun, temel sağlam olduğu sürece o yapı kolay kolay yıkılmaz deriz. Zamanın akıcılığının, değişkenliğinin toplumların da, bireyin de altındaki zemini zayıflaştırdığını düşünürüm. Kaçınılmaz değişimi sağlam kökler ile karşılayarak ayakta kalabilmek. Sanırım biz bireyler için de, toplumlar için de asıl mesele bu. Hissedebildiğim kadarı ile Rusya bugün itibarı ile bunu fazlası ile başardı. Küçük buğulu uçak penceremden bulutların ötesinde yükselmekte olan güneşi görüyorum. Her gün değişen dünyanın hiç değişmeyecek güneşini…

Moskova yolculuğumda yol arkadaşım Dostoyevski :)

Moskova yolculuğumda yol arkadaşım, Dostoyevski’nin ölümünden iki yıl önce tamamladığı ölümsüz Karamazov Kardeşler. Bu kitabı 22 yıl önce 32 yaşında Kabakulak olduğum 96 yazında okumuştum. Bugün altını çizdiğim satırlara baktıkça Rusya gibi, zaman içinde kendimin de nasıl değiştiğini görüyorum. Umarım bir 22 yıl sonra 76 yaşında tekrar okuma imkanını bulabilir, bir sinüs diyagramını andıran inişli çıkışlı yaşamımdaki değişimleri bu eser üzerinden geniş bir perspektifte görebilirim 😊

Geleceğin işyerleri

Yakın gelecekte mekana bağlı işyeri anlayışının yavaş yavaş kaybolacağını düşünüyorum. Geleceğin işyerleri beyinlerimizin içi olacak, artık beden istediği yerde olabilir. Yani bugün çok karşılaştığımız vucudu işe gelmiş ama kafası dışarıda olan çalışan tipi yok olacak. Tabii ki, şantiyeler bu kapsamın dışında kalıyor 🙂