Güneş tutulması ve akıl tutulması

21 Ağustos günü ABD’den izlenen tam güneş tutulması için 87 milyon çalışanın işlerini 20 dakika bırakıp bu tutulmayı izlemesinin ülke ekonomisine maliyetinin yaklaşık 694 milyon dolar olduğu hesap edilmiş. 100 yılda bir yaşanan bu olayın turizm getirisinin ise 70 milyon dolar civarında olduğu tahmin ediliyor. Sadece 20 dakikalık bu ara işverenlere ve kamuya kişi başına 7.95 dolara mal olmuş. Bu haberi okuduktan sonra son yıllarda bizim bayram tatillerimizin 10 güne uzamasının ekonomiye getirdiği zarar hesap edilse toplamda karşımıza nasıl bir değerin çıkacağını düşündüm. Tahmin ediyorum, bizde böyle bir analiz çalışması yapılmamıştır, yakın gelecekte de yapılacağını pek zannetmiyorum. Ne diyelim, onlarda güneş tutulması, bizde de akıl tutulması 😔

Neden mutlu olamıyoruz? Yanlış kurulan denklemler neden doğru sonuç vermiyor?

Bu sorunun yanıtını insanoğlu asırlardır arıyor ama hiçbir dönem, savaş dönemleri de dahil yanıttan bu kadar uzak kalmış olabileceğini düşünmüyorum. Yanlış kurduğumuz denklemler üzerinden doğru sonuçları aradığımız bir çağdayız. Sadece mutluluk için değil aradığımız birçok şeyi yanlış kurguladığımız denklemlerle bulmaya çalışıyoruz ve tabi bulamıyoruz.

Epikuros’un savında olduğu gibi dostlarımız ve özgürlüğümüz yoksa yaşadığımız hayat üzerine kafa yoracak kadar vakit ayıramıyorsak paramız olsa da mutlu olamayız. Bunlara sahip olduktan sonra paramız olmasa da mutlu olabiliriz.

Sistem bize küçük yaşlardan itibaren sürekli olarak az bir gelirle mutlu olamayacağımız düşüncesini empoze ediyor. Mutluluk için geliri öne çıkarıp asıl olması gereken maddi olmayan dostlar ve özgürlük gibi psikolojik ögeleri geriye atıyoruz, böyle olunca da mutluluk için uğraşırken sürekli olarak mutsuzluğumuzu katlayıp büyütüyoruz.

Eğer hiç dostumuz yoksa lüks bir yaşam, çok kazanç bizi mutlu etmeyecektir. Öncelikle dostlar, özgürlük, yatağa yattığındaki düşünce rahatlığı gibi maddi olmayan psikolojik ögelere sahip olmadıkça gerçek anlamda bir mutluluğu yaşayabilmemiz mümkün değil.

Pahalı, lüks şeyler alıp onları tüketerek kaynağını çözemediğimiz, çözmek için üzerinde kafa dahi yoramadığımız sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışıyoruz. Psikolojik gereksinimlerimizi doğru çözümleyemediğimiz için sürekli olarak maddi şeylere yöneliyoruz. Yöneldiğimiz bu maddi nesneler psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayamadıkları gibi bizim gerçek ihtiyaçlarımızı bulmamıza da yardımcı olmuyorlar. Sonuçta kurtulamadığımız bir kısır döngü içinde kendimizi de hayatımızı da tüketiyoruz.

Sürekli olarak gerçek gereksinimimizle değil, tüketmemiz istenen maddi nesnelerin görüntüleri ile bombardımana tutulan bir dünyadayız. Bir zaman sonra ihtiyaçlarımızın gerçekten son model bir araba, lüks bir villa, yeni çıkan bir cep telefonu olduğu yanılgısına düşmeye başlıyoruz. Bunlar bir rastlantı değil, dünyanın sanayi toplumuna geçişi ile birlikte ticaretin ve ticari çevrelerin güçlenmesinin doğal bir sonucu aslında. İnsanlar kendi içlerine dönüp gerçek ihtiyaçlarının neler olduğunu kavrayıncaya kadar da bu sağlıksız işleyişin böyle gideceği görünüyor. Bize her gün defalarca gösterilen bu yüzeysel maddi nesnelerin iç derinliklerimizdeki gerçek arzularımızın, ihtiyaçlarımızın yerine geçmediğini anlamaya başladığımızda her şeyin yavaş yavaş düzeleceğini düşünüyorum.

İnsanoğlu denklemlerini hatalı kurgulasa da yanlışlarını tükete tükete elbet sonunda doğruya ulaşacaktır.

Bir türlü cevabını veremediğimiz soru, doğulumuyuz, batılımıyız?

Saraybosna’da hem Batı’yı, hem doğuyu birarada yaşayabiliyorsunuz, bu anlamda Istanbul’a benziyor burası. Şehrin doğu tarafı Bursa, Konya gibi bir büyük Anadolu şehrini hatırlatırken, batı tarafı ise herhangi bir Avrupa ülkesi gibi. İşte bu şehrin ikiye bölündüğü yer, Osmanlı Mimarisi yapıların bittiği Avusturya ve İtalyan Mimarisinin hakim olduğu binaların başladığı noktada bir çizgi çizip üzerine “Sarajevo Meeting Of Cultures – Sarayova Kültürleri Buluşturur” yazmışlar. Bir ayağımı batıya, diğer ayağımı doğuya koyduğumda şöyle bir düşündüm, neredeyim şimdi, doğuda mı, batıda mı, biz Türkler her gün kimbilir kaç kez sorarız bu soruyu kendimize. Batılıların yanında doğulu, doğuluların yanında batılı gibi hisseder bir türlü cevabını veremeyiz bu sorunun. Sizin cevabınızı bilemem ama bana göre kökümüz doğuda, yönümüz batıda. Güneşin izlediği yol gibi, doğudan doğup batıya doğru ilerliyoruz. Tüm bunları düşünürken Sevinç’in sesini duyuyorum, ne yapıyorsun orada o çizginin üzerinde öyle, rehber yan sokağa saptı, kaybedeceğiz grubu 😊 Diyemiyorum ki asırlardır cevabını veremediğimiz bir sorunun yanıtını arıyorum 😊

Aykırı bir çocuğun 2011 yılında günlüğüne yazdığı satırlar :)

6 Ağustos 2011 de günlüğüme yazdığım kısa not, geçerliliğini hala koruyor.
68 kuşağından bir dostumun geçtiğimiz günlerde bir sohbet esnasında yaptığı değerlendirme çok hoşuma gitti: Biz o yıllarda dünyayı değiştirmek için yola çıkmıştık, belki biz dünyayı istediğimiz gibi değiştiremedik ama dünya da bizi değiştiremedi. Tüm inişlerim ve çıkışlarıma rağmen dünya beni de değiştirmeyi başaramadı, değiştirebileceğine, içimdeki aykırı çoçuğu öldürebileceğine de hiç inanmıyorum.

İlginç bir hikayesi olan Kayaların Efendisi Kilisesi – Perast Karadağ 

Denizin üzerindeki bu kilisenin çok ilginç, ibretlik bir hikayesi var. Ayakları rahatsız 2 çocuk 15.yy’da denizin üzerinde Meryem Ana resimleri buluyorlar, bu resimleri önce evlerine sonra kiliseye getiriyorlar. Halk resimlerin bulunduğu denizin ortasındaki bu noktaya taşlar getirip atıyor, amaç oraya bir kilise yapmak ve 17.yy’da da şu anda fotoğrafladığım kilisenin inşası başlıyor. Halkın başlattığı her hareket gibi bu taş yığma eylemi de güzel bir sonla bitiyor. Ama burada ilginç bir nokta var, hikayeden anladığım halk 200 yıla yakın yılmadan bu kilise için suya taş taşıyor. Demiyor ki, bizim gücümüz ne ki, denizi taşla doldurup nasıl bir kilise yapabiliriz? İnanıyorlar, vazgeçmiyorlar ve başarıyorlar. Mutlaka onlara da boşver be abi, senin topladığın taşlarla mı olacak o kilise diyen dönemin bilmişleri olmuştur. Ama bugün tarih onları değil, kiliseyi yapanları hatırlıyor.

Balkan Seyahati Öncesi Düşüncelerim

Çocukluğumda Yugoslavya denince aklıma hemen basketbol ve neşeli insanları gelirdi. Bir de 70’li yılların başında futbol takımlarımız sürekli Yugoslav oyuncuları transfer ederler, gelen Yugoslav futbolcular maç sonlarında bildikleri bir kaç Türkçe sözcük ile yaptıkları şiveli konuşmalar o zamanlar bize hem tuhaf, hem de komik gelirdi. Bugün ise Balkanlar denince aklıma ilk hüzün geliyor, senelerce birarada yaşayan insanların birden birbirleri ile bu denli düşman olmalarını insanın aklı kolay kolay almıyor. Benzer senaryoların senelerdir benim güzel ülkem için de kurgulandığını düşündükçe hüznüme öfke karışıyor. İşte bu duygularla başladım Balkan Yolculuğuna.
Yola çıkmadan yaptığım internet araştırmalarımın özetle söylediği şu: Denizi, limanları, sahili, doğası, tarihi, korunmuş ortaçağ mimarisi yapıları, daracık eski sokakları, şarapları ile görülesi topraklar Balkanlar. Hüzün ve neşenin birbirine bu kadar yakınlaştığı çok az yer olduğunu düşünüyorum yeryüzünde. Yıkılan yapılar onarılıyor ama ruhların onarılması o kadar kolay değil, bir çok noktada savaşın izlerini görüyorsunuz.

Bir cenneti içinde yaşarken kaybetmek 

Bir yeri güzelleştiren şeyin doğasından, yapılarından önce içindeki insanlar olduğunu Uzungöl’de anlıyor insan. Tamamen bir Arap Kasabası olmuş burası. Bir yeri içinde yaşarken kaybetmek buymuş demek ki. Bunun için askere, topa, tüfeğe de pek gerek yokmuş 😔

Buruk Bir Uzungöl Yazısı 

Uzungöl’e gelirken Karadeniz’li dostlarım aman ha, orası çirkin yapılarla mahvedilmiş bir Arap Şehri oldu, gidince çok üzüleceksin diye uyarmışlardı beni. İnternet’te yaptığım Uzungöl aramalarında da Google ilk sayfalarında bölgenin güzelliğinden çok, nasıl mahvediliğine yönelik yazılar çıkarıyordu. Önceden saptanmış tur programımızda olduğu için iptal etme şansımız yoktu artık gidecektik Uzungöl’e. Gittiğimde karşılaştığım manzara anlatılanların eksiğinin olduğu ama fazlasının olmadığıydı. Bölge, tamamen Arap kültürüne göre dizayn edilmiş, insana kendini Bir Türk kasabasında değil de, Ortadoğu’nda gibi hissettiriyor. Göle atılan pislikler, Osmanlı Köprüsünün dibine yapılan, çirkin beton köprü ve buna benzer insanı üzen bir sürü görüntü ile karşılaşıyorsunuz Uzungöl’de. Tatillerini Arap ülkelerinde yapanlara tavsiye ederim Uzungöl’ü ama benim gibi Arap kültürünü fazla sevmeyenlere sakın ha derim. Zaten bu gidişle kısa bir zaman sonra Türkler’den pasaport da istenebilir Uzungöl girişlerinde 😔