Para bizi neden mutsuz edip verimsiz kılıyor?

Matematikte de, hayatta da, felsefede de yanlış bir kabul ile doğru bir sonuca ulaşılamıyor. Para konusunda da benzeri bir çok konu da olduğu gibi ilk kabullerimiz yanlış olduğu için bir mutsuzluk yaşıyoruz. Para bir neden değildir, sonuçtur, çıktıdır. Yani denklemin sol tarafında değil, sağ tarafında olmalıdır. Ama siz onu neden olarak algılarsanız yani benim varlığımı sürdürmeme, iyi yaşamama öncelikle para gerekli derseniz; sonucu hedefleştirmiş olursunuz. Yaptığınız işin kendisini yani varoluşunuzu sağlayan en önemli nedeni kaçırırsınız. Böyle olunca da çalıştığınız hiç bir işten zevk alamaz, o işi sevmek için sürekli kendinizi kandıracak argümanlar ararsınız. Varoluşunuzu yaptığınız işte değil, bulduğunuz nedenlerin, bahanelerin getirdiği sanal bir dünyada yaşarsınız. Var olduğunu hissedemeyen bir insanın hazzı, mutluluğu, keyfi ve benzeri bir çok duyguyu da hissedebilmesi mümkün değildir.

Cesaret ama nasıl bir cesaret, cahil cesareti mi, bilge cesareti mi?

Cahil cesareti ile bilge cesareti arasında büyük farklılıklar var. Ancak biz cahil cesaretini öne çıkarmayı seven bir toplum olduğumuz için tüm girişimcilik hikayelerimizin ardında o işi pek bilmeyen ama gözünü karartıp işe soyunmuş kahramanları arıyoruz, o kahramanları bulamasak da hayalimizde bir şekilde canlandırabiliyoruz onları.

Cahil cesaretine sahip olan kişi sağdan soldan duyduğu dış sesleri, iç sesi gibi kabul ederek işin ortasını, sonunu pek fazla düşünmeden girişir işe. Bilge ise sadece içinden gelen sesi dinlemez, verileri, bilgileri analiz edip öyle başlar çalışmaya. Ancak bilge cesaretine sahip olan kişi için de en büyük risk gereğinden fazla detaylar içinde kaybolup işe hemen başlama cesaretini kaybetmesidir. İşin sırrı cahil cesaretini bilge cesaretine dönüştürüp, gerekli detaylara gerektiği kadar yoğunlaşıp işe başlamakta. Bunu nasıl mı yapacağız, işte onun için sahip olmamız gereken beceriyi de tecrübe olarak adlandırıyoruz.

Başarılı insanlar neden her zaman iyi yönetici olamazlar?

Başarı motivasyonu ile güç motivasyonu farklı şeylerdir. İyi bir yönetici olmak için güç motivasyonunun yüksek olması gerekiyor. Biz ise yönetici seçimlerimizde başarılı olduklarını göz önünde tutarak başarı motivasyonu, güç motivasyonuna göre daha yüksek olanları yönetici olarak seçiyoruz. Bu kişiler gücü elde etmek ve tutmaktan çok, başarı odaklı oldukları için yöneticilik pozisyonlarında çok fazla heyecan yaşamıyorlar. Durum böyle olunca hem takım içindeki başarıyı getiren, işin yükünü taşıyan arkadaşları yönetici koltuğuna oturttuğumuz için kaybediyoruz, hem de güç motivasyonları daha düşük olan kişilere yöneticilik verdiğimiz için firma içinde yönetim zaafları yaşıyoruz.

Bir insanın içine belirsizlik virüsü girmesin bir kere

Belirsizlikler huzursuzluğu da beraberinde getirir. Öğlen saatlerinde işyerlerinin yoğun olduğu bölgelerdeki en lüks yemek yerlerindeki insanların yüzlerinde huzursuz bir ifade görürüz. Yemek yerinin atmosferi mükemmeldir, yemeklerin kalitesi, tadı çok iyidir ancak kahkaha atarak yemek yiyen mutlu insanlar göremezsiniz. İş hayatındaki belirsizliklerin getirdiği huzursuzluk hakimdir yüzlerde.

Korkularımız, geleceğe ilişkin kaygılarımız besler huzursuzluğumuzu. Korkularımızla yüzleşemediğimiz için sürekli içimizde büyütürüz onları. Yüzleştiğimizde yaşayabileceğimiz sorunların korkularla büyüttüğümüz huzursuzluklardan daha küçük olduğunu göreceğiz.
İşimizi kaybedersek, herşey yolunda gitmez ve korktuğumuz herşey başımıza geldiğinde başımıza gelebilecek en kötü şey sonunda yoksul bir insan olacağımızdır. Oysa ki yoksulluk şu yaşadığımız huzursuzluktan, mutsuz ruh halinden, strese bağlı yaşadığımız bir sürü hastalıktan daha kötü değildir.
Varlıklı insanların sahip olduklarını kaybedeceklerine ilişkin yaşadıkları korku, bir yoksulun yaşamında karşılaştığı zorluklardan daha acınasıdır.

Neden mutlu olamıyoruz? Yanlış kurulan denklemler doğru sonuç vermiyor

Bu sorunun yanıtını insanoğlu asırlardır arıyor ama hiçbir dönem, savaş dönemleri de dahil yanıttan bu kadar uzak kalmış olabileceğini düşünmüyorum. Yanlış kurduğumuz denklemler üzerinden doğru sonucları aradığımız bir çağdayız. Sadece mutluluk için değil aradığımız birçok şeyi yanlış kurguladığımız denklemlerle bulmaya çalışıyoruz ve bulamıyoruz çoğunlukla.
Epikuros’un savında olduğu gibi dostlarımız ve özgürlüğümüz yoksa yaşadığımız hayat üzerine kafa yoracak kadar vakit ayıramıyorsak paramız olsa da mutlu olmamız pek mümkün değil gibi görünüyor.
Sistem bize küçük yaşlardan itibaren sürekli olarak az bir gelirle mutlu olamayacağımız düşüncesini empoze ediyor. Mutluluk için geliri öne çıkarıp asıl olması gereken maddi olmayan dostlar ve özgürlük gibi psikolojik öğeleri geriye atıyoruz, böyle olunca da mutluluk için uğraşırken içimizdeki mutsuzluğu büyütüyoruz farkında olmadan.
Eğer hiç dostumuz yoksa lüks bir yaşam, çok kazanç bizi pek mutlu etmeyecektir. Öncelikle dostlar, özgürlük, yatağa yattığındaki düşünce rahatlığı gibi maddi olmayan psikolojik öğelere sahip olmadıkça gerçek anlamda bir mutluluğu yaşayabilmemiz mümkün değil.
Pahalı, lüks şeyler alıp onları tüketerek kaynağını çözemediğimiz, çözmek için üzerinde kafa dahi yoramadığımız sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışıyoruz. Psikolojik gereksinimlerimizi doğru çözümleyemediğimiz için de sürekli olarak maddi şeylere yöneliyoruz. Yöneldiğimiz bu maddi nesneler psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayamadıkları gibi bizim gerçek ihtiyaçlarımızı bulmamıza da yardımcı olmuyorlar. Sonuçta kurtulamadığımız bir kısır döngü içinde kendimizi de hayatımızı da tüketiyoruz.

2000’li yılların insanının ortak dramı

“Yapmaya alıştırıldığımız işlerden binde biri bile kendimiz ile doğrudan doğruya ilgili değil” Montaigne

“Neyi neden yaptığını bilmeksizin yapma durumu ve sonrasında tuhaf bir huzursuzluk hissi”

2000’li yılların insanını tanımla deseler, kısaca böyle tanımlarım. İnsanoğlunun bugün geldiği nokta sanırım daha güzel anlatılamazdı. Gelecek yüzyıllarda bugünlere ilişkin yapılacak araştırmalarda en dikkat çekici özelliğimizin farkında olmadan yaşadığımız bu garip mutsuzluk duygusu olacağını düşünüyorum.

İçimize açılan kapıların anahtarlarını bulamıyoruz bir türlü

İçimize açılan kapıların anahtarlarını bulamıyoruz bütün derdimiz bu. Kimimiz tüm kapıları açan maymuncukların bizim kapılarımızı da açacağını düşünüyor, kimimiz kolay açılmasın diye bir kilit daha vuruyor kapıya, kimimiz anahtar deliğinden görebildiğimiz kadarı ile biliyoruz içimizdekileri, kimimiz kapının arkasındakilerle baş edemeyeceğinden korkup içerideki yükün baskısı ile açılmasın diye kapının önüne ne varsa yığıyor, kimi ise böyle kapıların olup olmadığının farkında bile olmadan geçiriyor yaşamını…

İnsiyatif almaya korkan yöneticileri çocukluktan itibaren yetiştirmeye başlıyoruz

“Çocuğa kendiliğinden hiçbir şey yapmak özgürlüğü vermemekle onu korkak bir köle haline sokuyoruz” Montaigne

İnsiyatif almaktan korkan yöneticileri çocukluktan itibaren yetiştirmeye başlıyoruz.

Edilgen bir eğitim sistemi ile yetişen bir gencin etkin bir yönetici olmasını nasıl bekleyebiliriz ki?

Bu sistemde aslında hiçbir zaman özgür olamayacağını sorgulamasın diye okullarda sürekli bilgi yükleyerek aptallaştırdığımız gençten kısa zamanda yetkin bir yönetici olmasını beklemek tatlı bir hayal kurmaktan öteye gidemez. Önce sistemin kölesi yapıp sonra kendi gibi köleleri yönetmesini isteyeceğiz ondan. Yaşadığı acıların aynısını kendinden sonrakilere yaşatacağından emin olduğumuz zaman da, gencin yönetici olma vakti artık gelmiştir diyeceğiz. 🙂

İnsanları anladığımızı sanmak

Kafamızın içinde daha önceden hazırladığımız kalıpların içine oturtuyoruz her tanıdığımız insanı. Böyle olunca da her insandaki farklı zenginlikleri, onlardaki eşsizliği yakalama imkanımız pek olmuyor. Kalıplarımıza yerleştiremediğimiz bir hareket veya düşünce ile karşılaşınca da bocalıyoruz. Bu sefer başlıyoruz kendimizi zorlamaya, zorladıkça da kafamızda kendi değerlerimize yönelik yargılar oluşturuyor ve o yargılarımızı doğrulayacak izleri takip etmeye çalışıyoruz. İnsanları anlamak için bu kadar çok çaba sarf etmesek belki daha kolay anlayabileceğiz onları.

Önyargılar yalandan daha tehlikelidir

“Kanaatler, doğruluk için yalandan daha tehlikeli düşmanlardır” Nietszche

Bir yalanı elbet birgün anlayıp çözebiliriz ama önyargılarımızı farkedip onları düzeltme imkanımız her zaman mümkün olmuyor. Çoğunlukla önyargılarımızla birlikte ayrılıyoruz bu dünyadan. Kazandığımız ya da kaybettiğimiz her olayda önyargılarımızı doğru çıkarmaya çalışacak çıkarsamalarda bulunuyor ve onları daha da güçlendiriyoruz. Oysa doğru sorgulamaları yapabilecek soruları üretebilsek yavaş yavaş da olsa bir şekilde çatlatmaya başlayabileceğiz önyargılarımızı.