Yalanı Nasıl Anlarsınız?

İlişkilerde yaşattığı sıkıntıları bir yana bırakalım, firmalara en çok para kaybettiren unsurların belki de en başında gelir yalan. Bu yalanları nasıl anlayabiliriz diye internette bir araştırma yaptım ve yaklaşık 5 dakikalık konuyu çizgi film üzerinden çok iyi özetleyen bir video ile karşılaştım. Videoyu seyrederken aldığım notları aşağıda sizinle paylaşmak istiyorum.

Yalancılar yalan söylerlerken kendilerine daha az gönderme yaparlar. Sıklıkla 3.şahıslar ve diğerleri üzerinden daha çok konuşurlar.
Yalancılar daha negatif olma eğilimindedirler. Çünkü bilinçaltlarında yalan söyledikleri için suçluluk hissederler.
Beynimiz karmaşık bir yalan yaratmakta zorlandığı için yalancılar genel olarak olayları basit terimlerle anlatırlar. Eski bir ABD Başkanının  bir keresinde ısrarla söylediği gibi “O kadınla herhangi bir cinsel ilişkim yoktur. Yargılama ve değerlendirme beynimizin hesaplaması için karmaşık şeylerdir.
Yalancılar betimlemeleri basit tutsalar da gereksiz kelimeler, yalanı desteklemek için ilgisiz ama kulağa gerçekçi gelen detaylar kullanarak daha uzun ve karmaşık cümleler kurma eğilimindedirler.
Özetle yalanı fark edebileceğimiz 4 kriter vardır.
Öz-imlemeler
Olumsuz dil
Basit açıklamalar
Karmaşık Dil
Videoyu izleyebileceğiniz link

Dünyayı daha iyi anlayabilmek için nelere ihtiyaç duyarız?

Dünyayı daha iyi anlayabilmek için nelere ihtiyaç duyarız diye bir beyin fırtınası yaptım bugün, işte aklıma gelenler:

Daha çok bilgi

Bu bilgileri doğru ilişkilendirecek bir düşünce sistematiği

Yeni insanlar, yeni fikirler

Merak, tutku, heyecan

Sanat, sanat, sanat

Yaşadıklarımızdan doğru dersleri çıkarabilecek kendimiz ile yüzleşmekten korkmayacağımız bir bakış açısı

Geçmiş ile bugün arasındaki bağlantıyı doğru kurabilmek

Olaylara, nesnelere farklı açılardan, farklı mesafelerden bakabilme yeteneği

Yeni perspektifler keşfedilme becerisi

Yozlaşma sürecine yönelik tepkiler yeni bir bilinçlenmenin tohumlarını atabilir…

Milattan önce 400’lerde Atina’da yaşamış olan Sokrates’in “Nitelik Üzerine Söyleşi”sini bir yerlerde okumuşsunuzdur. Sokrates’in kendisini ziyarete gelen ve bu konuyu soranlara verdiği cevaptan kısa bir bölümü sizlerle paylaşmak istiyorum.
“Toplumumuz giderek niteliksizleşmektedir. Bunun en önemli nedeni toplumun içinde bulunduğu ekonomik ve psikolojik bunalımdır. Toplum psikolojisinin bunalıma düştüğü dönemlerde nitelik ile niteliksizlik arasındaki fark en aza iner ve hatta kimi zaman hiçbir fark kalmaz…

Böylesi toplumlar sömürüye açık olurlar. Kolay kandırılır ve kolay yönlendirilir. Çünkü toplum zihnini reflekslerine ve duyularına terk etmiştir. Devinimleri şiddete dönmeye başlar. Değer yargıları çöküntü içindedir. Parasal değerler ön plana geçmiş ve ahlak da alınıp satılır olmaya başlamıştır. Bu bir çöküntünün başlangıcıdır. Adalet ve yargı, tüm zihinsel düşün sistemi alınır satılır durumda işlem görmeye başlar. Böylesi niteliksizlikler yığınına biz yozlaşma süreci diyoruz. Öyleyse bu sürece tepki duyan kadrolara gereksinim doğacaktır. Başlangıçta gereksinim olan tepkilerin toplumda belli bir bilinçlenme süreci başlatacağından kimsenin kuşkusu olmasın. Eğer böyle olmasaydı sizler buraya Araf’a kadar gelip benimle nitelik konusunu görüşür müydünüz?”

2500 yıl öncesinden bugüne çok şey değişmemiş sanki. Ama ben yine de insanoğlunun bir şekilde bu yozluktan kendini kurtaracağı konusunda umutluyum. Zaten Socrates de demiyor mu; “Yozlaşma sürecine yönelik tepkilerin toplumda bir bilinçlenme yaratacağına kimsenin kuşkusu olmasın”…

Bir yönetici ile spermin ortak noktası nedir? :)

Seçimlerin konuşulduğu şu günlerde, hatırladığımda hep güldüğüm o Amerikan Esprisi aklıma geldi. Bir politikacı ile spermin ortak noktası nedir? İkisinin de insan olma ihtimali milyonda birdir 🙂

Firmalardaki çapsız, sığ yöneticileri gördüğümde bu söz politikacıların yerine yöneticiler için de geçerli olabilir mi diye düşünürüm. Bence hem yönetici, hem de insan olunabilir. Yeter ki yönetici olduğunda şöyle şöyle olacaksın, seninle çalışanları çok fazla dinlemeyeceksin, enerjini onların açıklarını yakalamak için kullanacaksın, yönetici koltuğunda yalan söylemenin hiç bir sakıncası yoktur, onlar beyaz yalanlardır gerektiğinde söyleyeceksin, üstlerin sadece yalakalık yaptığında seni anlar ve seni bir yerlere getirir, yalan söylemek gibi yalakakalık da bir yöneticiye ters gelmemelidir diye bize belletilen klişelerin tuzağına düşmeyelim.

Nesnelere hangi uzaklıktan bakıyoruz?

Sorun, mühendislerin, bir nesneye çok yakından bakmaları ve bu noktada ayrıntılar içinde büyük resmi gözden kaçırabilmeleri, sosyal bilimcilerin ise aksine nesneye daha uzaktan baktıkları için detaylara dikkat etmeden genellemelere gitmeleri. Bir nesneye doğru mesafeden doğru açı ile bakabilmeyi, o nesnenin diğer nesneler ile olan ilişkisini görebilmeyi ancak bir şeyler yaratma mücadelesinde olan sanatçılar ve mimarlar başarabiliyor. Ya da kafalarında yaptıkları işi sanata dönüştürme kaygısı duyan duyarlı insanlar. Bu açıdan mühendislerin de, sosyal bilimcilerin de kendi işlerini yaparken olabildiğince sanattan beslenmeleri gerektiğini düşünüyorum.

Yaşamın kolay mı olsun istiyorsun o zaman sürüden ayrılma

Yaşamın kolay mı olsun istiyorsun o zaman sürüden ayrılma.
Nietzsche
Nietzche’nin çok sevdiğim bir sözüdür.  21.yy insanının açık açık söylemese de yüreğinin içindeki sloganıdır bu söz. Düşünüyorum da, Nietzsche beni 100 yıl sonra anlayacaklar derken, bu insan tipini mi getiriyordu acaba aklına.
Basit, tehlikesiz ve anlamsız bir hayat sürerek sürüye dahil olmayı başarı kabul eden bir insan türü dünyayı ele geçiriyor.
Kolay bir şekilde konformist bir hayata kavuşup, yaşamın sürekli hep o düzlükte devam edeceği yanılgısını bir hayat amacına dönüştüren, çocuklarını da benzer şekilde yetiştirmek için hiç bir fedakarlıktan kaçınmayan bir insan modeli.
Bu yeni insan türünü gördükçe Nietzsche’nin yine hoşuma giden bir sözü aklıma geliyor. “Karşılaşabileğin en kötü düşman daima kendin olacaksın”

İnsan bir gün içinde 70.000 şey düşünürse

Bugün bir web sitesinde okudum; Bir insan günde ortalama 70.000 şey düşünebiliyormuş. Birbirinin içine girmiş 70.000 düşünce, insan yazmaya kalksa yazamaz, yazarken hemen yeni düşünceler gelmeye başlayacak, bir yerde durdurma imkanı yok. Anlatmaya kalksa zaten kimse dinlemez.
Bu düşüncelerin zihin haritasına (mind map) yansıtılma imkanı olsa nasıl bir görüntü çıkar acaba ortaya. Saplantılarımız, takıntılarımız, kaygılarımız ne kadar açık görünür bu haritada. Eyleme ya da eylemsizliğe geçiren düşünceler hangileri, yalanları hangi düşünceler tetikliyor, neden detaylı düşünemiyoruz, hangi düşünceler bizi derine inmekten alıkoyuyor? Bu düşüncelerin kaçını kendi içimizde saklıyoruz, kaçını paylaşıyoruz, kaçı bastırdıklarımız, kaçı unutamadıklarımız, kaçı aşkla ilgili, kaçı ölümle, kaçı çocukluktan, kaçı bilinçaltından, kaçını unutmak için çabalıyoruz da bir türlü unutamıyoruz, kaçını ertesi gün tekrar hatırlıyoruz, kaçını hiç hatırlamıyoruz, kaçı çağrışımlarla geliyor aklımıza?
Bu düşüncelerin öne çıkanlarının ana kahramanları olduğu tek bir ortamda, beynin içinde geçen bir film senaryosu düşünebiliyormusunuz? Sürekli çatışmalarla dolu bitmek bilmez bir film…
Bugünkü 70.000 düşüncemden bir kaçı böyle işte 🙂

Olamamanın Dramı

Shakespeare “olmak ya da olmamak” diyor ya 21.yy insanının seçimi olmamak ya da olamamaktan yana. Varolmak ile kimsenin ilgilendiği yok artık, ne olursa olsun bir şeylere sahip olmak, olmaktan daha ağır basıyor.
Shakespeare, bu yüzyılda yaşasaydı bu önermesine bir de “olamamak”ı eklerdi. İstiyorsun ya da istediğini zannediyorsun ama bir türlü olamıyorsun, gezegenin bu yüzyılda yaşadığı en önemli dramlardan biri bu. Olmamak da kendi içinde bir seçimdir ama ya olamamak. Olamamanın getirdiği iç kırıklığı, bastırılmışlık, bunu nasıl çözecek insan?