Tatil sonrası için bir roman önerisi: Perdeler

Bir tarafta hayatımızdaki farklı perdeler, bir tarafta da kahramanımız Doktor Osman’ın anılarının kamerasından film perdesine yansıyan hayatının geçmişten bugüne doğru uzanan hikayesi. Perdelerin, duvarlar kadar sert olmasa da kapalı olduklarında duvarlardan çok daha rahatsız edici olduğunu hissettiriyor son romanında sevgili arkadaşım Ayşen Bayazıt Melik.

Karakterleriyle, kurgusuyla, diyalogları ile okumaya başlar başlamaz sizi içine alan ve hiç bırakmayan sıcacık bir roman: Perdeler. Bıraktığınız sehpanın üzerineden gözlerizin içine bakarak bir an önce bitir beni, göreceksin bak, okudukça daha neler neler olacak diyen bir roman Perdeler. Size neler diyeceğini bilemem ama okumadığım anlarda bile benimle konuştu bu kitap

Ben daha fazla uzatmadan, sözü Ayşen’e bırakıyorum. 🙂

“Evet biliyorum, ama bence üzüldüğün şeyin bu olduğunu sanıyorsun. Gerçekte kim bilir neye üzülüyorsun. Ama haklısın, insan bu trajik hayatın kendisine üzülüyorum demeyi çok geç akıl ediyor, o yüzden yıllar boşuna bahaneler bulup onlara üzülüyoruz sanmakla geçiyor.” (Sayfa: 153)

Yaşadığımız tüm bu sıkıntıların içinde, Perdeler’de ki Hatice’nin söylediği gibi; kitapların içine saklanmaktan başka çaremiz yok sanırım.

İçimdeki şeytanlar…

Çocukken bir yaramazlık yaptığımda, annem, babam, aile büyükleri oğlum neden böyle yapıyorsun, hiç yakışıyor mu bu yaptığın sana dediklerinde, aslında bunu ben yapmıyorum ki, içimde bir şeytan var, o yaptırıyor tüm bunları bana derdim. Ben bir karış boyumla, gözlüklerimin arkasından böyle tuhaf, gerçeküstü bir cevap verince karşımdakiler bir an şaşırır, tam olarak ne diyeceklerini bilemezler, ben de zaman kazanır, o ilk öfkelerini biraz olsun yatıştırmış olurdum. Muhtemelen seyrettiğim filmlerden, okuduğum kitaplardan öğrendiğim bir şeydi içimdeki şeytan fikri. O günlerde komşu teyzelerin annemlere aman çocuğun üzerine pek fazla gitmeyin diye konuştuklarını hatırlarım. Bu kalıbı bir kaç kez kullandıktan sonra annem durumu fark etti. Annem zaten benim bu küçük oyunlarımı çok çabuk anlar, hemen bir karşı taktik geliştirirdi. Bir akşam televizyon seyrederken yanıma yavaşça yaklaşıp, şu içindeki şeytana söyle de biraz ders çalışmanı söylesin sana dedi. Bana verdiği mesaj çok açıktı, şeytanların falan arkasına saklanma, yaptıklarının farkındayım. Böylece çocukluk şeytanlarımla vedalaştım.

Bugün düşünüyorum da insanın içinde şeytanları olamaz mı acaba? Yıllar içinde alışkanlık haline gelen, bize verdiği zararları kabul ettiğimiz ama bir türlü bırakamadığımız, değiştiremediğimiz, kimi içgüdüsel, kimi sonradan edinilen huylar bizim içimizde yaşatıp büyüttüğümüz şeytanlarımız değil mi aslında? Kontrol edemediğimiz, hatta zaman zaman bizi kontrolü altına alan alışkanlıklarımız hepsi birer şeytan değil mi?

Bu soruyu kendime sorduğumda içimde bayağı bir şeytan beslemiş olduğumu gördüm. İşte benim içimdeki şeytanlarım:

Felaket şeytanı: O gün planladıklarımın elimde olmayan bir şekilde gerçekleşmeyeceğini hissettiğim anlarda ortaya çıkıyor. Dakikalarına kadar planladığım bir hayatım var, gereksiz bir telefon araması, aniden ortaya çıkan bir toplantı sanki bir felaket ile karşılaşmışım gibi öfkelendiriyor beni. Bu şeytanı kendimi bildim bileli atamadım içimden.

Disiplin şeytanı: Bu şeytanı olabildiğince derinlerde bir yerlerde saklamaya çalışıyorum. Biliyorum ki dışarıdan hissedildiği anda beni çok sevimsizleştirecek bir şeytan. Sonuçlandırmayı istediğim bir işe gözümü karartarak odaklanmamı sağladığı için bu şeytan ile aram diğerlerine oranla daha iyi diyebilirim ama siz fark etmeden hayatın içinde çok şeyi kaçırmanıza, daha da kötüsü kaçırdıklarınızı fark etmemenize neden oluyor.

Gözümde büyütme şeytanı: Savaşa savaşa alt edebildiğim tek şeytan. İnsanlar, yaşlandıkça bu şeytan ortaya çıkarken ben de tersi oldu, yaşlandıkça bu şeytan küçüle küçüle iyice kayboldu içimden.

Unutamama şeytanı: Fil gibi bir hafızam var. 🙂 Yaşadığım iyiliklere de, kötülüklere de o anda yüklediğim anlamı bir türlü unutamıyorum. Sevgili şeytanımın iyi tarafı, hayatta az sayıda kötülük gördüğüm insanın bunu tekrarlatmasına izin vermiyor. Ama iyilik gördüğüm insanın da sonrasında yine benzer bir iyiliği yapacağı yanılsamasını yaratıyor. Oysa ki zaman da, insanlar da değişiyor, kötünün kötü, iyinin hep iyi kalacağı kabulü bu şeytanımın içimde daha semirip büyümesinden başka işe yaramıyor. İyiliğin tekrarlanacağı yanılgısı nankörlük, vefasızlık gibi olumsuzlukları daha fazla yaşamama neden oluyor. Hiç bir zaman kurtulamayacağım bir şeytan bu…

Detaycılık şeytanı: Özellikle disiplin şeytanı ile bir araya geldiğinde etkisi çok daha sertleşiyor. 40 yaşımdan sonra bu şeytanı da bir hayli alt edebildiğimi düşünüyorum ama o fırsatını bulup, beni boş bir anımda yakalarsa yine istediğini alabiliyor benden. Tüm şeytanlarım gibi her zaman için tetikte olmam gereken, belki de en fazla uyanık olmam gereken şeytanım detaycılık şeytanı.

Bir de annemin ricasını kırmayan, hani o televizyon seyrederken bana hadi artık biraz ders çalış diyen şeytanım var. O, beni ömrüm boyunca hiç bırakmadı. Ama onunla artık arkadaş olduk, ne zaman biraz dalga geçer gibi olsam otur çalış diyor annemin ses tonuyla…

Mühendisliğin en önemli kazanımı

Mühendisliğin en önemli kazanımı ne oldu diye sorduklarında; benim için soru sormayı öğretmesi oldu diyorum. Geceler boyunca bir mukavemet ya da statik problemini çözemeyince farketmeden bir sürü soru sormaya başlıyorsun kafanın içinde. Tüm o sorular da yetmiyor çoğu kez içinde kaybolduğun problemi çözmeye. Ama sonra bir bakıyorsun ki, hiç anlamadan zihnin sana bir sürü soru üretmeyi öğretmiş. Zaman geçtikce bu okul yıllarında kendiliğinden öğrendiğin beceriyi, yavaş yavaş hayatına da yansıtıyorsun. Artık hazır cevapların değil, kendi sorularının izinden gidiyorsun. Farkediyorsun ki cevaplar, zaten birilerinin elinde, keşfedilmeye, değiştirilmeye öyle pek ihtiyaçları da yok. Oysa soruları düşündüğünde, peşine takıldığın her yanıtsız soru, seni daha önce keşfetmediğin, bilmediğin bir yerlere götürüyor. En güzeli de yepyeni cevaplara ulaşıyorsun…

Bertrand Russell’ın özgür düşünce için önerdiği on maddelik mini manifestosu

“Belki de liberal dışavurumun özü on yeni emirle özetlenebilir, elbette eskisinin yerini alması adına değil, yalnızca desteklemek adına. Bir öğretmen olarak, bu on yeni emri kamuoyunun dikkatine sunuyorum:

1. Hiçbir şeyi mutlak kesinlikle bildiğinizi düşünmeyin.

2. Delilleri saklamakla bir şey elde edemeyeceğinizi bilin; deliller sonunda muhakkak ortaya çıkar.

3. Asla düşünmekten soğutmaya teşebbüs etmeyin, çünkü muhakkak başarırsınız.

4. İtirazla karşılaştığınızda, eşinizden veya çocuğunuzdan bile geliyor olsa, otoritenizle değil akıl yürütmeyle karşılık verin. Otoriteye dayanan bir zafer gerçek dışı ve zahiridir.

5. Başkalarının otoritelerine saygı duymayın, çünkü her zaman karşı fikirdeki otoriteler de bulunur.

6. Sinsi olduğunu düşündüğünüz kanaatleri zorbalıkla bastırmayın, yoksa o kanaatler gün gelir sizi bastırır.

7. Tuhaf ve aşırı kanaatlere sahip olmaktan korkmayın. Şimdi kabul gören her kanaat eskiden aşırı idi.

8. Akıllıca uyuşmazlığı sessiz uyumluluğa tercih edin, çünkü eğer akla kıymet veriyorsanız, birincisi ikincisinden daha derin bir uyuşma demektir.

9. Rahatsız edici olsa bile hakikati söylemeyi prensip edinin, çünkü örtbas etmeye çalışmak çok daha rahatsız edicidir.

10. Aptal cennetinde yaşayanların mutluluğuna imrenmeyin, çünkü sadece aptallar bunun mutluluk olduğunu düşünür.”

Her çocukluk yaşandığından çok hikaye edildiği şekli ile hatırlanır…

Freud’un söylediği gibi; çocukluğunu nasıl yaşadığından daha önemli olan onu nasıl hikaye ettiğin. Yaşadığından çok, hikayeleştirdiğin hali ile hatırlayıp öyle anlatacaksın o günleri…

Düşünüyorum da bu durum sadece çocukluk için değil tüm geçmiş için geçerli. Okuduğumuz süslü cümlelerle ifade edilmiş o başarı hikayelerinin bize pek de gerçekci gelmemesi sanırım biraz da bundan…