İs yerinde en cok dedikodusu yapılan 3 konu;
Yonetici davranışları/sözleri,
maaş/terfi,
torpil/kayırma
İs yerinde en cok dedikodusu yapılan 3 konu;
Yonetici davranışları/sözleri,
maaş/terfi,
torpil/kayırma
Alacahöyükte bir kral iskeleti. Altın Taçla gömülmüş. Altın taç mezarda ne işine yaramış acaba? Mala, mülke, ünvana mezara götürecek kadar bağlı olmak nasıl bir zavalılıktır. Tarih kitaplarında senelerce bu taça, tahta tapan kralları bize kahraman diye bellettiler. Oysa ki o tarihi yazanlar da taçları ile gömülen krallardı…

Sevgili İsrafil 1991 yılı idi, Zekeriyaköy Şantiyemize bilgisayar operatörü arıyorduk, tektük bilgisayar kurslarının açıldığı, kimsenin bilgisayardan anlamadığı, hatta anlar gibi bile dolaşamadığı günlerdi. Sen gazete ilanımızı okuyup, o zamanlar dağ başındaki, tek ulaşım aracı minibüslerin yaklaşık 2 kilometre ötede insanı bıraktığı şantiyemize çıkıp gelmiştin, zaten senden başka da ilanımıza başvurup gelen olmamıştı. Ayhan, seninle ilk görüşmeyi yapmış, onun da senin gibi Karadeniz’li olmasından mı, senin içten davranışlarının etkisinden mi artık bilemiyorum, benim odama gelip Cem, bir arkadaş geldi ben beğendim, sen ne diyorsun dedi. Seninle o gün tanıştık, delidolu bir çocuk ama bu oğlan çok iş çıkarır, alalım dedim, üst yönetim de olur verdi ve beraber çalışmaya başladık. Yaklaşık 2 yıl seninle çok keyifli ve eğlenceli bir ortamda çalıştık. O zamanlar bilgisayar operatörleri çok da gerekli elemanlar gibi görünmezdi merkez yönetimin gözünde. Eleman çıkartmalarda benim departman merkezin gözdesi idi, her listede bir kaç arkadaşımın ismi olurdu mutlaka. Ne yapıp ne edip, bir şekilde seni çok kez o listelerden çıkarmayı başarmıştım. En son artık engelleyemeyeceğimi anladığında, Cem Abi, üzülme be, ben zaten bu işi yapmayacağım, oyuncu olacağım, biliyorsun zaten amatör olarak bu işi yapıyorum demiştin, ben öfkeli iken sen bana şakalar yapıp moral veriyordun. Oyunculuğu o kadar çok istiyor ve seviyordun ki başarısız olman imkansızdı. Sonunda mücadele ettiğin bir sürü zorluğun üstesinden gelip mesleğinde çok iyi bir noktaya geldin. Bir filmde perdede birden karşıma çıkıyordun, daha konuşmaya başlamadan beraber geçirdiğimiz şantiye günlerini hatırlayıp gülmeye başlıyordum. Oysa ki o şantiyede öfkelendiğim zamanlar, güldüğüm zamanlardan çok daha fazlaydı. Ama sen ne yapıp ne edip güldürmeyi başarırdın beni.
Pazar gecesi geçirdiğin kazayı okuduğumda gözlerime inanamadım, senin o güleryüzlü fotografının altında korkunç şeyler yazıyordu Iso. Yanlış haberdir diye diğer sitelere de girdim, haber maalesef doğruydu, ağır bir trafik kazası geçirmiştin, Facebook sayfana girip çabuk iyileş İsrafil yazdım. Ama sanırım ilk kez beni dinlemedin, duysaydın inanıyorum ki iyileşmek için elinden geleni yapıp, sonra da muzipçe bana göz kırpıp, şaka yaptım, şaka diyecektin. O haberi okuduğumda aklıma ne geldi biliyor musun, bir gün bana erkek kardeşine Taksim’de, hem de meydanda bir arabanın çarptığını, sonra da şöförün kaçıp gittiğini, kardeşini hastaneye kaldırdığını söylemiştin, bu şöförlerin dikkatsizliği çok kişinin canına mal olacak, çok korkuyorum böyle dikkatsiz araba kullananlardan demiştin. Bu konuşmamızdan yaklaşık 25 sene sonra dalgın bir Taksi Şöförü ya da yolcusunun sen motorunla yanlarından geçerken açtığı o kapı bu feci kazaya sebebiyet verdi. O konuştuğumuz an hala gözümün önünde. Mekanın cennet olsun güzel dostum, seni hep kahkahalarınla, güzel anılarla hatırlayacağım.
İlkokul çocuklarının resimlerinde el becerisi yoktur ama özgün bir hayal gücü vardır. O çocuk 10 yıl sonra el yeteneği gelişse de o hayal gücü ile çizemeyecektir artık. Çizenler ise tarihe iz bırakacak ressamlardır. Bu durumun sadece resim için değil diğer sanat dallarında da geçerli olduğunu düşünüyorum. Bir çocuğun kurguladığı öyküyü, bir yazar kurgulamakta zorlanır çoğu zaman.
Çocukluktaki hayal gücünü koruyup bunu yaşanmışlıklarla harmanlamayı becerebilenler iyi sanatçı oluyorlar. Bunu başarabilmek için de entellektüel olarak iyi beslenip, toplumun bellettiği kalıplardan hızla kurtulmak gerekiyor. Bu kalıpların en çok kafaya işlendiği yerlerin başında da ne yazık ki çocuğun ilk eğitimini aldığı okullar geliyor. Ve en zoru da çocuklukta kafaya kazınan yanlışlardan insanın kendini kurtarabilmesi. Küçük yaşlarda aldığımız bu yanlışları unutup, üzerine doğrularını kurgulayabilmemiz için gereken zamanın peşinden koşsak da hayat pek vermiyor bu fırsatı…
William Morris, insanın eli ile yaptığı üretimin insanı mutlu edeceğini araya makinanın girmesi ile ortaya çıkacak eserlerin eskisi gibi olmayacağını ve insanı da mutlu etmeyeceğini savunur.Mutluluğun el emeği ile elde edileceğini savunur. İnsan ile maddenin arasına giren makinanın, endüstriyel girişimin güzelliği yok edeceği görüşündedir. Yalnız ve yalnız insan elinin maddeye can verebileceği, ortaçağ sanatçılarının eserlerinden aldığı zevkle mutlu ve özgür olduğunu söylüyordu. Toplumların bugünkü gelişmişliklerinin, zenginleşmelerinin yanında böylesine mutsuz olduklarını düşündüğümüzde William Morris’e hak vermemek elde değil.
Geçenlerde Doğan Cüceloğlu’nun bir seminerinde dinledim. ABD’de bir araştırma yapıyorlar, en mutlu ve en mutsuz çiftleri alıp, çiftlerin mutlu ve mutsuz olmasına nelerin etkili olduğuna yönelik bir çalışma yapıyorlar. Mutlu çiftler üzerinde mutluluk ile ilgili tek bir kriter buluyorlar, para, eğitim vb. değil. En mutlu 50 çiftin hepsi birbirine dokunan çiftler.
İnsan olma yolculuğunda yanımıza alacağımız alet çantasına neler koyabiliriz acaba?
Zaman baskısına karşı koyabilmek,
Bastırılmış duyguların altına inebilmek,
Görünenin arkasındakini görebilmek,
Mekanların ruhunu yakalamak,
Her gün kendinden yeni bir sen yaratabilmek
Almanya’da bir hayvanat bahçesinde; Dünyanın en tehlikeli türü diye yazan bir bölüm var,
İçeriye girdiğinizde sadece “ayna” var…
Problemler karşısında üç farklı davranış biçimimiz olduğunu düşünüyorum. İlki o problemden hiç bir şey öğrenemiyoruz ve problemin yarattığı fırsatları göremeden, çevremize söylenerek onu boşa harcıyoruz. İkincisi problem çözüldükten sonra zaman içinde dersler çıkarıyoruz. Üçüncüsü ve en ideali ise problemi yaşarken, beraberinde dersleri çıkarıp, bu derslerin de katkısı ile sorunu daha etkili bir biçimde çözebildiğimiz durumlar.
68 kuşağından bir dostumun geçtiğimiz günlerde bir sohbet esnasında yaptığı değerlendirme çok hoşuma gitti: Biz o yıllarda dünyayı değiştirmek için yola çıkmıştık, belki biz dünyayı istediğimiz gibi değiştiremedik ama dünya da bizi değiştiremedi… Tüm inişlerim ve çıkışlarıma rağmen dünya beni de değiştirmeyi başaramadı, değiştirebileceğine, içimdeki aykırı çoçuğu öldürebileceğine de hiç inanmıyorum…