Fenerbahçe – Sturm Graz maçına ilişkin notlarım 

Her şeyden önce geçen sene boş tribünlere oynayan bir Fenerbahçe’nin, bu sezonun ilk resmi maçında stadı böylesine doldurması çok güzel. Fenerbahçe geçen yılkinden çok farklı, transferler doğru yapılmış, eski oyuncuların moral motivasyonları iyi. Aykut Kocaman’ın takım üzerindeki olumlu etkisi hemen anlaşılıyor. İlk maçta son 15 dakikada nefesi biten takım, bugün kondisyonunu daha iyi kullandı, sezon başı için bu durum belki iyi ama takımın fizik kondisyonun hızla yükselmesi gerekiyor. 1 hafta sonra lig, gruplara kalırsak 1 ay sonra da UEFA maçları başlayacak. Havanın sıcak ve nemli olması oyuncuların temposunu düşürmüş olmasına, maçın 1-1 bitmesine rağmen sahadaki Fenerbahçe’yi beğendim. Futbolcularla ilgili kısa düşüncelerim.

Volkan’a fazla iş düşmedi ama Volkan’ın seyirciye yönelik show hareketleri, topun gelmediği anlardaki dalgınlığı her an için tehlikeli sonuçlar doğurabilir ama bu saatten sonra artık değişmesi pek olası değil Volkan’ın
Ozan Tufan: Geçen sene kötü takımın kötü oyuncusu idi, bu sene iyi takımın kötü oyuncusu. Oyun zekası olarak Fenerbahçe’nin ilk 11’inde, hele de orta sahasında oynayabilecek bir oyuncu değil
Souza: Geçen sene kötü takımın iyi oyuncusuydu, bu sene de iyi takımın iyi oyuncusu, orta sahanın yükü onun üzerinde, yanına Mehmet Topal gelince biraz daha rahatlayacak.
Şener: Geçen yılki formunun ve kondisyonunun gerisinde. 60.dakikadan sonra sahada yoktu. Golden 1 dakika önce rakip alanın ortasındaki taç atışını atmak için topu yerden zor aldığında içimden eyvah topu kaybedersek Şener bu haliyle geriye dönemez diye düşünmemin 1 dakika sonrasında Şener geri dönemedi ve golü yedik.
Alper: Geçen maçın yıldızı Alper, bugün sahanın kötülerinden biriydi. Alper’in alışkanlığı olan kafası önünde topa bakarak oynaması onun dar alanlarda zarif çalımlar atmasını sağlıyor ama çevresine bakmakta geciktiği için son topları arkadaşları ile doğru bir şekilde buluşturmakta sorunlar yaşıyor. Bugünde bu sorunları yaşadı Alper
Valbuena: Takımın parlayan yıldızı. Korkum, bütün yükü Valbuena’nın üzerine yüklersek kısa zamanda Valbuena’yı bu yükün altında ezdiririz.
Skertel: Her zamanki gibi hatasız oynadı, bir de son dakikalarda kendi yarattığı pozisyonu gole çevirseydi harika olacaktı.
Neustadter: Özellikle duran toplarda nerede duracağını biliyor, zamanlaması çok iyi ama bugün ayağına gelen topları iyi kullanamadı.
Ahmethan: İsteği, presi, top takibi çok iyi, doğal olarak tecrübe eksikliği var. Takıma uyum sağladıktan sonra çok etkili olabileceğini düşünüyorum. Tabii medya, yalan yanlış yorumları ile özgüvenini kırar veya gereksiz bir özgüven yüklemesi yaparsa ki her ikisini de yapacağına eminim, işte o zaman sıkıntı yaşayacaktır Ahmethan. Ben onun yerinde olsam gazetelerin spor sayfalarını okumam, televizyondaki spor programlarını ise hiç seyretmem. Kafamı bunlara takmadan sürekli kendimi geliştirmeye çalışırım. Son top kullanmadığı için bu noktadaki becerisi için bir şey söyleyemem.
Van Persie: Yaklaşık 25 dakika sahadaydı, topla 4 ya da 5 kez buluştu, o buluşmalarında da fazla bir etkisi olmadı. Toplamda dolu dolu 1 dakika koştu diyemem, sürekli yürüyor ve topun kendisine gelmesini bekliyor. Van Persie’nin bu kafa yapısı ile Fenerbahçe’de de, başka bir takımda da başarılı olabilmesi mümkün değil. Umarım en kısa zamanda bu futbolcudan kurtulur Fenerbahçe.
Dirar: Fenerbahçe’nin aradığı bir açık oyuncusu. Top takibi, kaçışları, hızı çok iyi. Tek şansızlığı arkasında Şener gibi zayıf bir bekin olması. Takıma Isla girdiğinde Fenerbahçe’nin sağ kanadının çok etkili olacağını düşünüyorum. Şener, Dirar’ın temposuna ayak uyduramaz. Bu arada Dirar’ın Valbuena ile yaptığı verkaçlar Fenerbahçe’ye vites artırıyor. 
Hasan Ali: Fenerbahçe’nin derhal iyi bir sol bek bulması gerekiyor. Hasan Ali Fenerbahçe’nin ilk 11’inde oynayabilecek kapasitede bir futbolcu değil. Ancak sonucun korunması amaçlanan maçlar da iyi bir yedek olabilir Hasan Ali.

1 yıllık küskünlüğümün ardından tekrar Şükrü Saraçoğlu Stadındayım :)

Futbolun en güzel taraflarından biri de her yıl umutlara yenileme imkanı vermesi, insana tekrar umutlanabileceğini hatırlatması. Hem de bu umutların çok da gerçekçi olmadığını bildiğimiz halde. Bir dönem, sezon öncesi medya satışlarını arttırmak için Fenerbahçeyi şampiyon ilan eder, bu rahatlık da takımın ilk 1 ay bir sürü puan kaybetmesine neden olurdu. Gördüğüm son yıllarda bu durum ortadan kalktı gibi, transfer asparagasları daha bir revaçta.

Açıkcası benim için şampiyonluklardan daha öncelikli olan takımımın her maç beni tatmin eden, atak, spor yorumcularının dilinde ucuzlayan tabiri ile göze hoş gelen bir futbol oynaması, sonuçta maçtan keyif ile ayrılmam. Düşünsenize takımınız bir sezonda oynadığı 40 maçın 30’unda güzel bir futbol oynuyor, aldığı sonuç hiç önemli değil, sezon sonunda da şampiyon olamıyor. Ama sizi oynadığı futbol ile 30 maçta mutlu etmiş. Bir tarafta da takımınız, tamamen puan toplamak amaçlı top oynuyor, attığı gole yatan, sürekli geriye kapanarak, size maçı bir an önce bitsin ruh hali ile seyrettiriyor, sezon sonu bakıyorsunuz ki toplasınız 10 maçta takımınızın oyununu beğenmişsiniz, bir de şampiyon olup bir tepe mutluluğu yaşamışsınız. Şimdi iki durumu karşı karşı karşıya getirirseniz bir tarafta 30 mutluluk anı, diğer tarafta 10 mutluluk anı, beraberinde bir sürü can sıkıcı maç ve bir zirve mutluluk anı. Hangisi daha iyi görünüyor size, benim tercihim birinci seçenekten yana, şampiyon olalım ya da olmayalım her maçtan keyif ile ayrılmak istiyorum.
Tüm bu anlattıklarımın endüstriyel futbol kalıpları ile örtüşmediğini çok iyi biliyorum, ne teknik direktörler bu düşünce ile takım yönetebilirler, ne de futbolcular bu mantıkla top oynayabilirler. Durum böyle olunca da bizler, eski maçlarda oynanan futbolun artık oynanmadığını, futbolcuların para için oynadıklarını, ya da futbolun ülkemize bittiğini konuşup dururuz. Sorun futbolun bitmesinde değil, futbol taraftarının ruhunu kaybetmesinde bence. Biz güzel futbolu istemezsek, onlar da güzel futbolu bize vermeyecekler doğal olarak. Futbol, saflığını kaybettikçe birilerinin cepleri dolarken, bizler de sıkıcı sadece puan amaçlı maçları seyretmeye devam edeceğiz. Burada doğru ve kaçınılmaz çözümlerden biri de oyun kurallarının oyunu daha akıcı ve mücadeleci olacak şekilde yenilenmesi ki, onu da başka bir yazımda yazacağım.

Sadece Akçabat’ta bulabileceğiniz mükemmel bir lezzet: Akçabat Köftesi


Karadenizli arkadaşımlarımın yıllardır anlata anlata bitiremediği bu köfteyi yemeden internette bu tadın nasıl böyle olabildiğine ilişkin şöyle bir araştırma yapınca aşağıdaki bilgilere ulaştım, Bu tadın neden bu kadar güzel olduğunu basitçe anlatan hoş bir yazı, sizlerle paylaşıyorum.

Akçaabat ilçesinde 1 ve 2 yaşından büyük olmayan dana ve öküzler her sabah yetiştirici tarafından yöre otları ve yemlerine katılan tuz ile beslenir. Bu çeşit bir beslenme dana ve öküzün etine ayrı bir lezzet katar. Bu lezzetin farklı bir ilçe hayvanından elde edilmesi olanaksızdır.
Akçaabat Köftesinde hayvanın ön kol eti, kaburga eti, işkembe yağı ve böbrek yağı kullanılmaz.
Akçaabat Köftesi`nin en önemli özelliklerinden biri Odun kömürüyle çalışan ocaklarda pişirilmesidir. Ocak belirli sıcaklığa ulaştıktan sonra ızgarası tel fırça ile silinir. Ardından böbrek yağı ile temizlenir. Ve sıra halinde köfteler ızgaraya dizilir.
Akçaabat Köftesi, piyaz, kızarmış biber, kızarmış domates, yöresel ekmek ile yenilir. İçecek olarak ayran tercih edilir.

2 rahibin birbirinden habersiz Hz. İsa’yı rüyalarında gördükleri yamaçta yaptırdıkları Sümela Manastırı

Bir rivayete göre 2 rahibin birbirinden habersiz Hz. İsa’yı rüyalarında gördükleri yamaçta yaptırdıkları Sümela Manastırı. MS 395 yılında nasıl inşa edildiğini insan aklının almadığı bu manastırın tadilatını 3 yıldır bitirememişiz, bitiş tarihi olarak da 2020 gibi öngörülüyor. Biz mi daha ilerideyiz, Milattan Sonra 300 yıllarında yaşayan insanlar mı daha ilerideydi diye düşünmeden edemiyor insan 😊

Bir cenneti içinde yaşarken kaybetmek 

Bir yeri güzelleştiren şeyin doğasından, yapılarından önce içindeki insanlar olduğunu Uzungöl’de anlıyor insan. Tamamen bir Arap Kasabası olmuş burası. Bir yeri içinde yaşarken kaybetmek buymuş demek ki. Bunun için askere, topa, tüfeğe de pek gerek yokmuş 😔

Buruk Bir Uzungöl Yazısı 

Uzungöl’e gelirken Karadeniz’li dostlarım aman ha, orası çirkin yapılarla mahvedilmiş bir Arap Şehri oldu, gidince çok üzüleceksin diye uyarmışlardı beni. İnternet’te yaptığım Uzungöl aramalarında da Google ilk sayfalarında bölgenin güzelliğinden çok, nasıl mahvediliğine yönelik yazılar çıkarıyordu. Önceden saptanmış tur programımızda olduğu için iptal etme şansımız yoktu artık gidecektik Uzungöl’e. Gittiğimde karşılaştığım manzara anlatılanların eksiğinin olduğu ama fazlasının olmadığıydı. Bölge, tamamen Arap kültürüne göre dizayn edilmiş, insana kendini Bir Türk kasabasında değil de, Ortadoğu’nda gibi hissettiriyor. Göle atılan pislikler, Osmanlı Köprüsünün dibine yapılan, çirkin beton köprü ve buna benzer insanı üzen bir sürü görüntü ile karşılaşıyorsunuz Uzungöl’de. Tatillerini Arap ülkelerinde yapanlara tavsiye ederim Uzungöl’ü ama benim gibi Arap kültürünü fazla sevmeyenlere sakın ha derim. Zaten bu gidişle kısa bir zaman sonra Türkler’den pasaport da istenebilir Uzungöl girişlerinde 😔