Oğlunuz oldu…

Yirmiyedi yıl önce bir hemşirenin oğlunuz oldu demesiyle başlayan bir hikaye. Beşinci ayında yapılan testlerde belli olmuştu aslında cinsiyetin. Hemşirenin verdiği bu haber çok da şaşırtıcı değildi benim için. Ama yine de hoşuma gitmişti o iki kelimenin birlikte söylendiğinde ortaya çıkan şiirsel ses. Oğlunuz oldu. Yeni bir hayatın giriş cümlesiydi. Oğlunuz oldu. Bundan sonra siz aynı siz olmayacaksınız, hiç bir şey de bu cümlenin öncesindeki gibi yaşanmayacak artık diyordu hemşire. Ben ise sadece o iki sözcüğü duyuyordum. Oğlunuz oldu.

Sen dünyaya gelinceye kadar, çocuklar benim için hep annelerinin, babalarının var ettikleri canlardı fakat sen bana bunun aslında hiç de böyle olmadığını, çocukların da anne babalarını var edebildiklerini gösterdin. Bizi sürekli yenileyerek var ediyordun çünkü. Bana verdiğin ilk ve belki de en önemli öğreti buydu sanırım.

Geriye doğru baktığımda ne kadar çok şey yaşamışım içimde diyorum kendi kendime.

Veli toplantılarının dönüşünde hocalarının seninle ilgili söylediklerini Sevinç’e anlattığım heyecanımı sevdim. Fikirlerime, hızla karşı fikirlerle yaklaştığında şimdi ona nasıl yanıt vermeliyim diye düşündüğüm o anlardaki kafa karışıklığımı sevdim. Seninle saatlerce kar topu oynayıp, sırılsıklam olsak da hala üşümüyoruz, biraz daha devam edelim dediğimiz kışları sevdim. Arka bahçemizdeki ağaçların altında fıstık topladığımız o yazı sevdim. Fenerbahçeli olmama rağmen koyu bir Galatasaraylı olmanı sevdim. İlk doğduğun aylarda şantiyedeki ofisimde çalışırken kokunu özleyip, kaç saat kaldı mesainin bitmesine diye sürekli kafamı duvardaki o eski saate kaldırıp baktığımda bana hiç hareket etmiyormuş gibi görünen akrep ile yelkovanı bile sevdim. Uyurken seni seyrettiğim sabahlarda sıcacık bir şefkatle sevdim seni. Üç yaşındayken, sekizinci kat balkonumuzda yemek yediğimiz bir akşam, birden sofradan kalkıp, bulutlara doğru bakarak ben buradan gökyüzüne doğru uçabilirim, bana bir şey olmaz dediğinde ise korku ile sevdim seni. Belki de kendimi daha çok sevdim sen var olduktan sonra…

Oğlunuz oldu diye başlayan bu kalın kitabın yirmi yedinci bölümü bitip, yirmi sekizinci bölümü başlıyor bugün. Yazdıklarım da kitabın eski ama sararmamış sayfalarını karıştırırken altını çizdiklerimden birkaç küçük alıntı.

Aldığım en güzel sevgililer günü mesajlarından biri…

Bu yıl sevgililer gününde ortaokul arkadaşım Sevgili Habibe Kızılcık annem ile babamın fotoğrafının altında beni çok duygulandıran bir mesaj yolladı. Şimdi annem hayatta olsa, oğlum böyle şeyler uluorta paylaşılır mı hiç deyip bana kızacaktı muhtemelen… Ben bir kez daha onu dinlemeyip paylaşıyorum Habibe’nin mesajını… 😊

Şenol diyor ki birbirine bu kadar yakışan çift 🥰 sevgilerine hayrandı herkes ..ne güzel hala el el elesiniz bu yaşta diyince annen derdi ki “ evet nasıl olmayalım , birbirmizi baston olarak kullanıyoruz”✌😍

İki şey var anca ölünce unutulur diyor Nazım, annemizin yüzü ile şehrimizin yüzü…

02 Eylül 2017’de uzun bayram tatilinde bloğuma yazdığım yazı.

Annemi de, İstanbul’u da çok özleyince tekrar paylaşmak istedim…

Nazım’a sormak isterdim, pekiyi, şehrin bakılacak bir yüzü kalmadığında da yine unutulmaz mı o şehir? Unutulur ise ne zaman unutulur? Tahmin ediyorum unutulmaz diyecektir, o zaman tekrar sormak isterdim, hangi yüzünü unutamayacağım, çocukluğumun Istanbul’unu mu, bugünkü kaotik Istanbul’u mu? O da bana annenin yüzünü nasıl hatırlıyorsan Istanbul’u da o yüzüyle hatırlayacaksın diyecektir muhtemelen.

Bayram tatilinde sakinleşen Istanbul’un keyfini çıkarırken hep bu sorular takılıyor kafama. Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar bu şehri inşa ederken bir gün bu hale geleceğini hiç akıllarına getiriyorlar mıydı acaba? Şehrin merkezinden dışına doğru kasabalaşarak büyüyeceğini, kimliğini, dokusunu böylesine kaybedeceğini, bir gün onların hayal ettikleri ile hiç ilgisi olmayan bir şehrin ortaya çıkacağını düşünüyorlar mıydı? Ya biz 20 yıl sonra Istanbul’u nasıl canlandırıyoruz hayalimizde? Bu sorular, başka soruları da getiriyor aklıma, bir kere yazmaya başlasam, biliyorum bu blog yetmeyecek bana. Romalıların bıraktığı Istanbul’un tadını çıkaramasam da bari tatilcilerin bize 1 haftalığına ödünç bıraktığı Istanbul’un keyfini çıkarayım diyorum 🙂

Evlatları yaşarken hiçbir anne ölmez…

Gün doğmadan uyandığım sabahlarda gözlerimi hiç açmadan zihnimin içinde kendi kendime bir oyun oynarım. Annemin yanımda olduğunu düşünür, son günlerde yaşadıklarımı, tıkandığım noktaları, kızgınlıklarımı, bitmek bilmeyen öfkemi, çelişkilerimi ona anlatır, onun düşüncelerini sorarım. Anlattıkları ile hafif hafif gün aydınlanmaya başlar, gözümü açarım bakarım ki gitmiş, söyledikleri kalmış sadece. Konuştuklarımızı düşünürüm bir süre, konuyu yine benim göremediğim bir açıdan nasıl da yakaladı diye hayret ederim ama şaşırmam, çünkü hep öyleydi derim. Bu oyunu gece uykunuz kaçtığında kaybettiklerinizle oynamanızı tavsiye ederim. Ufkunuz açılıyor, farklı perspektifler kazanıyorsunuz. Ancak oyunu oynadığınız hiç kimse size anneniz kadar samimi ve net yaklaşamıyor. İnsan o zaman anlıyor ki evlatları yaşadığı sürece aslında hiç bir anne ölmüyormuş.

Bu satırları dört yıl önce, annemin ayrılışından ise bir yıl sonraki Anneler Günü sabahında uyanır uyanmaz yazmıştım. Sohbetlerim devam ediyor annemle. İlginçtir, özlem arttıkça daha iyi anlıyoruz sanki birbirimizi…

Korona sonrası paradigma değişiklikleri – 13

2015 yılında Caddebostan Kültür Merkezi’nde Selim İleri, Mario Levi ve Ahmet Ümit’in katıldıkları Kadıköy’ün yüz yılı konulu sohbet toplantısında onlara yüz yıl sonrasının Kadıköy’ünü ve dünyasını nasıl hayal ettiklerini sormuştum. Sorumun ardından salonda gülüşmeler olmuş, muhtemelen dinleyicilerin kafasında birçok olumsuz senaryo canlanmıştı. Bugünün bozulan Kadıköy’ünün yüz yıl sonrasını düşünmek bile korkutucuydu. Gezegen yüz yıl daha bizi üzerinde taşıyacak mıydı? Yüz yıl sonra bırakın Kadıköy’ü, insanlar olacak mıydı? Salondaki gülmeler devam ederken Ahmet Ümit hızla çok ilginç bir yanıt verdi soruma. Mars’tan bir göktaşının dünyaya çarpması ile insanların aydınlanacağını beklediğini, en ümitsiz zamanlarda toplumların hiç beklenmeyen çözümleri üretebildiklerini, bu açıdan umudunu hiç yitirmediğini söyledi. Sonra da ekledi, sosyal değişimlerin matematiği olmaz, böyle gelişmelerin nasıl olacağını tarih boyunca hesap edememiştir insanoğlu.

Korona virüsünün ortaya çıkışından bu yana dünya üzerindeki hiç beklemediğim bu hızlı değişimi gözledikçe Ahmet Ümit’in o cevabı geliyor aklıma. Sosyal değişimlerin matematiği olmaz…

Korona sonrası paradigma değişiklikleri – 12

İnsanın varoluşundan bu yana kafasının içinde hep cevabını aradığı ama bir türlü de yanıtlayamadığı bir soru var. Biz doğada en çok hangi canlıya benziyoruz ya da bize en yakın canlı hangisi? Çoğunlukla maymunlara benzetiriz kendimizi, laboratuvar deneylerinde kullandığımız farelerin yapısıyla da benzer yanlarımız olduğu söylenebilir belki. Ama doğada bize en yakın canlı türüyle birkaç ay önce tanıştık diye düşünüyorum. Kim mi bu canlı türü? Covit19. Girdiği organizmada her şeyi darmadağın ediyor, hatta hoşuna gitmezse öldürüyor da. Gezegene ve üzerindeki doğal hayata biz de Covit19 gibi yaklaşmadık mı bugüne kadar? Neyse yalnız değiliz artık dünyada… 😊