Bu hafta vizyona giren “Kutsal Geyiğin Ölümü” filmine ilişkin notlarım

Benim küçük filmekimi maratonumun son filmi. Film, ilk sahnesinden itibaren rahatsız edici bir tedirginlikle ilginç hikayesini çok iyi anlatıyor. Son filmleri ile festivallerden ödülsüz dönmeyen Yunanlı yönetmen Yorgos Lanthimos, bu filmi ile de bu yıl Cannes’da en iyi senaryo ödülünü aldı. Önceki filminde olduğu gibi bu filminde de başrolde Colin Farrel var. Film ile ilgili şöyle bir ilginç not paylaşmak istiyorum. Bu yıl seyrettiğim tüm filmlerde filmin belli noktasında salondan çıkan seyirciler oldu, ben de sıkıldığım bir filmi seyretmek için zorlamam kendimi ancak “Kutsal Geyiğin Ölümü”nde iki saat boyunca tek bir seyirci bile terk etmedi salonu. Benim film ile ilgili düşüncem, hangi tür filmi severse sevsin tüm sinemaseverlerin dikkatini hiç kaybetmeden keyifle seyredebileceği bir film, Kutsal Geyiğin Ölümü

Başarısızlıklarınızdan korkmayın

Düşünüyorum da belki de başarısızlıklarım, başarılarımdan daha fazla olduğu için eğlenceli bir hayatım oldu. Böyle olunca koruyacak ya da kaybetmemek zorunda olduğu fazla bir şeyi olmuyor insanın. Erken yaşta gelebilecek başarıların altında ezilmeden yoluma devam ettim. Başarısızlıklarımla mücadele etmek, bir taraftan beni zinde ve dinç tuttu. Başarısızlığın bir güzel tarafı da sana öğrenebileceğin çok şey sunması. Başarılar yeterince analiz edilmez iken başarısızlık daha fazla didikleniyor ve daha çok çıkarsama yapma imkanı veriyor insana. Durumuna en çok üzüldüğüm insanlar da başarısızlıkların fark edemeyip, bu fırsatı kullanamayarak, sürekli bir başarı zırhının arkasında dolaşanlar. Başarısızlık dediğimiz bir çok şey aslında uyumsuzluk değil midir? Yanlış bir sisteme uyum sağlamak ne kadar başarı olarak kabul edilebilir ise uyumsuzluk da o kadar başarısızlıktır.

Son 50 yılın en güzel 50 aşk şiirinden biri olarak seçilen Nazım Hikmet’in ‘Severmişim Meğer’ şiiri

Londra’da bulunan sanat merkezi Southbank Center, son 50 yılın en güzel 50 aşk şiiri arasına Nazım Hikmet’in ‘Severmişim Meğer’ şiirini de aldı.

Şiirler, Southbank Center’ın şiir dalında uzman ekibi tarafından bir yıllık bir çalışmayla 30 ülkeden şairleri arasından belirlendi. Seçmeler yapılırken modern döneme ağırlık verildi.

Ekip üyelerinden James Runcie, ”Gerçekten uluslararası ve üslup bakımından da çeşitlilik barındıran bir liste oldu. Zor olan, sadece 50 şiir seçmekti” dedi.

NazımSeçilen şiirler farklı şair ve aktörler tarafından 20 Temmuz’da Southbank’ta düzenlenecek etkinlikte seslendirilecek. Bazı şiirler kendi dillerinde okunacak. Bunlardan biri de Nazım Hikmet’in ‘Severmişim Meğer’ şiiri.

Severmişim Meğer

yıl 62 Mart 28

Prag-Berlin treninde pencerenin yanındayım

akşam oluyor

dumanlı ıslak ovaya akşamın yorgun bir kuş gibi inişini severmişim meğer

akşamın inişini yorgun kuşun inişine benzetmeyi sevmedim toprağı severmişim meğer

toprağı sevdim diyebilir mi onu bir kez olsun sürmeyen

ben sürmedim

Platonik biricik sevdam da buymuş meğer

meğer ırmağı severmişim

ister böyle kımıldanmadan aksın kıvrıla kıvrıla tepelerin eteğinde

doruklarına şatolar kondurulmuş Avrupa tepelerinin

ister uzasın göz alabildiğine dümdüz

bilirim aynı ırmakta yıkanılmaz bir kere bile

bilirim ırmak yeni ışıklar getirecek sen göremeyeceksin

bilirim ömrümüz beygirinkinden azıcık uzun karganınkinden alabildiğine kısa

bilirim benden önce duyulmuş bu keder

benden sonra da duyulacak

benden önce söylenmiş bunların hepsi bin kere

benden sonra da söylenecek

gökyüzünü severmişim meğer

kapalı olsun açık olsun

Borodino savaş alanında Andırey’in sırtüstü seyrettiği gök kubbe

hapiste Türkçeye çevirdim iki cildini Savaşla Barış’ın

kulağıma sesler geliyor

gök kubbeden değil meydan yerinden

gardiyanlar birini dövüyor yine

ağaçları severmişim meğer

çırılçıplak kayınlar Moskova dolaylarında Peredelkino’da kışın

çıkarlar karşıma alçakgönüllü kibar

kayınlar Rus sayılıyor kavakları Türk saydığımız gibi

İzmir’in kavakları

dökülür yaprakları

bize de Çakıcı derler

yar fidan boylum

yakarız konakları

Ilgaz ormanlarında yıl 920 bir keten mendil astım bir çam dalına

ucu işlemeli

yolları severmişim meğer

asfaltını da

Vera direksiyonda Moskova’dan Kırım’a gidiyoruz Koktebel’e

asıl adı Göktepe ili

bir kapalı kutuda ikimiz

dünya akıyor iki yandan dışarda dilsiz uzak

hiç kimseyle hiçbir zaman böyle yakın olmadım

eşkiyalar çıktı karşıma Bolu’dan inerken Gerede’ye kırmızı yolda ve yaşım on sekiz

yaylıda canımdan gayri alacakları eşyam da yok

ve on sekizimde en değersiz eşyamız canımızdır

bunu bir kere daha yazdımdı

çamurlu karanlık sokakta bata çıka Karagöz’e gidiyorum Ramazan gecesi

önde körüklü kaat fener

belki böyle bir şey olmadı

….

çiçekler geldi aklıma her nedense

gelincikler kaktüsler fulyalar

İstanbul’da Kadıköy’de Fulya tarlasında öptüm Marika’yı

ağzı acıbadem kokuyoryaşım on yedi

kolan vurdu yüreğim salıncak buluklara girdi çıktı

çiçekleri severmişim meğer

üç kırmızı karanfil yolladı bana hapishaneye yoldaşlar 1948

yıldızları hatırladım

severmişim meğer

gözümün önüne kar yağışı geliyor

ağır ağır dilsiz kuşbaşısı da buram buram tipisi de

meğer kar yağışını severmişim

güneşi severmişim meğer

şimdi şu vişne reçeline bulanmış batarken bile

güneş İstanbul’da da kimi kere renkli kartpostallardaki gibi batar

ama onun resmini sen öyle yapmayacaksın

meğer denizi severmişim

hem de nasıl

ama Ayvazofki’nin denizleri bir yana

bulutları severmişim meğer

ister altlarında olayım ister üstlerinde

ister devlere benzesinler ister ak tüylü hayvanlara

ayışığı geliyor aklıma en aygın baygın en yalancısı en küçük burjuvası

severmişim

yağmuru severmişim meğer

ağ gibi de inse üstüme ve damlayıp dağılsa da camlarımda yüreğim

beni olduğum yerde bırakır ağlara dolanık ya da bir damlanın

içinde ve çıkar yolculuğa hartada çizilmemiş bir memlekete gider

yağmuru severmişim meğer

ama neden birdenbire keşfettim bu sevdaları Prag-Berlin treninde

yanında pencerenin

altıncı cıgaramı yaktığımdan mı

bir eski ölümdür benim için

Moskova’da kalan birilerini düşündüğümden mi geberesiye

saçları saman sarısı kirpikleri mavi

zifiri karanlıkta gidiyor tren

zifiri karanlığı severmişim meğer

kıvılcımlar uçuşuyor lokomotiften

kıvılcımları severmişim meğer

meğer ne çok şeyi severmişim de altmışında farkına vardım bunun

Prag-Berlin treninde yanında pencerenin yeryüzünü dönülmez bir

yolculuğa çıkmışım gibi seyredere

Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye alan Kare filmine ilişkin kısa notlarım

Turist filmi ile büyük çıkış yapan Ruben Östlund’un bu yıl Cannes’da Altın Palmiye aldığı filmi. 142 dakika boyunca temposu hiç düşmeden insanı sürekli rahatsız eden bir komedi. Bir karenin dışına çıktığında İsveç Toplumunun nasıl kafasının karıştığını ve bocaladığını büyüleyici çekimleri ile çok etkileyici anlatıyor Östlund. Film bittiğinde ilk düşüncem, bu filmi mutlaka bir kez daha seyretmeliyim oldu. Her seyredişinizde farklı detayları yakalayabileceğiniz bir başyapıt diyebilirim Kare için.

Antik Roma yapılarının dayanıklı olmasının sırrı

Felsefe ile ilgileniyorsanız size Düşünbil Dergisini ve dusunbil.com sitesini tavsiye ederim. Felsefe, sosyoloji ve psikoloji konularında yurtdışı kaynaklardan çok nitelikli çeviriler yayınlıyorlar. Geçtiğimiz günlerde dikkatimi çeken “Antik Romalılar tarafından yapılan yapılar nasıl bu kadar dayanıklı?” başlıklı yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Günümüzde bir betonarme yapının ömrünün 50-60 yıl olduğu söylenirken ki bu teze de çok fazla katılmıyorum, biraz emlak satışlarının hareketlenmesi amacıyla üretilmiş bir şehir efsanesine benziyor, Romalıların yaptığı yapıların bunca yıldır ayakta kalmasının sırrı ne o zaman?Bu sır, biraz denizsuyunda, biraz da volkanik maddelerde.

Bilim insanları, Romalıların 2.000 yıl önce inşa ettiği kıyılardaki yapıların günümüze kadar nasıl dayandığının sırrını çözdüler.

Romalılar iskelelerde ve limanlarda kullandıkları betonları öyle hazırlamışlar ki bu betonlar zamanla daha da güçlü hale geliyor. Günümüzde kullanılan beton ise tuzlu suya maruz kaldığında on sene içinde dahi çürümeye başlıyor. Bu bulgular, gittikçe yükselen deniz seviyesine karşı birçok topluluğun korunması konusunda önemli rol oynayabilir.
Romalılar beton üretmek için volkan külü, sönmemiş kireç ve volkanik kaya parçaları kullanıyorlardı. Bilim insanları malzemeleri belirlemiş olsalar da hala tarifi çözemediler. Romalılar betonu nasıl bu kadar dayanıklı yapıyorlardı? Asıl meselenin deniz suyu eklemekten geçtiği sonradan fark edildi.
Günümüzde beton çevreden bağımsız ve dolayısıyla zamanla bozulurken Romalılar betonu çevreyle ilişki halinde ürettiler. Karışımın zamanla sağlamlaşmasının sebebi ise deniz suyu. Deniz suyu volkanik maddeyle etkileşime geçince, betonun sağlamlığını arttıran yeni mineraller ortaya çıkıyor.
Utah Üniversitesi’nden jeolog Marie Jackson’ın önderliğindeki araştırmacılar Roma betonu örneklerinin mikroskopik yapılarını sayısız spektroskopik deneyle incelediler. Deneylerde, alüminyum tobermorit kristallerinin gelişimine sebep olan nadir bir reaksiyon gerçekleştiği görüldü.
Jeoloji dedektiflerinin inatçı çalışmaları, söz konusu kristallerin betonlardaki çatlaklardan giren deniz suyu damlalarının volkan kayalarında bulunan filipist mineraliyle etkileşime girmesiyle oluştuğunu ortaya çıkardı.
Jackson, Romalıların dehalarına duyduğu hayranlığı şöyle dile getirdi: “Bunu geliştirmek için çok büyük bir zaman harcamış olmalılar; çok, çok zeki insanlardı.”

Panteon ve Roma’daki Trajan Pazarı gibi yapılarda da bu beton kullanıldı.

Antik dönemin meşhur bilim kitabı Tabiat Tarihi‘nin (Naturalis Historia) yazarı Gaius Plinius Secundus “deniz dalgalarıyla temas ettiğinde ve suya gömüldüğünde büyük bir taş kütlesi haline gelir ve dalgalar onu asla zapt edemez,” diyerek Roma betonunu över.
Bu bulgunun doğruluğu elbette test edildi. Jackson, San Francisco’da, deniz suyu kullanarak Roma betonu üretmeye çalışıyor. Bu belki de, önemi gittikçe artan, daha dayanıklı deniz setleri üretmemize yardımcı olabilir.
Avrupalı bilim insanlarının yaptığı bir çalışmaya göre 21. yüzyılda kıyı takviyesi maliyetleri yıllık 71 milyar doları bulacak. Bu takviyelerin olmadığı durumlarda ise kıyılardaki muhtemel hasar kat kat fazla olacak.