Yanlışlar, doğrulardan daha öğreticidir

Okullarda hep doğruları öğretirler, şunları, şunları yapın, her şey yolunda gidecektir derler. Oysa ki beyin olumsuzluklara karşı çok daha duyarlıdır. Bunları, bunları yaparsanız başınıza bunlar gelir, tüm bu yanlışlara neden olan aslında bunlardır diye anlatırsak, anlatacaklarımıza yönelik farkındalık daha da artacağı gibi öğrencilerimizi başlarına gelecek olumsuzluklara karşı da çok daha iyi hazırlamış olacağız. Sanayi devrimi sonrası oluşturulan eğitim sistemi, insanın iyi bir tür kabülüne göre kurgulanmış ancak ne yazık ki insan, özellikle gezegene ve birbirlerine yaptıklarına baktığımızda eğitim sisteminin kabul ettiği kadar iyi bir tür değil.

İki şey var anca ölünce unutulur diyor Nazım, annemizin yüzü ile şehrimizin yüzü

Nazım’a sormak isterdim, pekiyi, şehrin bakılacak bir yüzü kalmadığında da yine unutulmaz mı o şehir? Unutulur ise ne zaman unutulur? Tahmin ediyorum unutulmaz diyecektir, o zaman tekrar sormak isterdim, hangi yüzünü unutamayacağım, çocukluğumun Istanbul’unu mu, bugünkü kaotik Istanbul’u mu? O da bana annenin yüzünü nasıl hatırlıyorsan Istanbul’u da o yüzüyle hatırlayacaksın diyecektir muhtemelen. 
Bayram tatilinde sakinleşen Istanbul’un keyfini çıkarırken hep bu sorular takılıyor kafama. Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar bu şehri inşa ederken bir gün bu hale geleceğini hiç akıllarına getiriyorlarmıydı acaba? Şehrin merkezinden dışına doğru kasabalaşarak büyüyeceğini, kimliğini, dokusunu böylesine kaybedeceğini, bir gün onların hayal ettikleri ile hiç ilgisi olmayan bir şehrin ortaya çıkacağını düşünüyorlarmıydı, ya biz 20 yıl sonra Istanbul’u nasıl canlandırıyoruz hayalimizde? Bu sorular, başka soruları da getiriyor aklıma, bir kere yazmaya başlasam, biliyorum bu blog yetmeyecek bana. Romalıların bıraktığı Istanbul’un tadını çıkaramasam da bari tatilcilerin bize 1 haftalığına ödünç bıraktığı Istanbul’un keyfini çıkarayım diyorum 🙂

Nerede o eski bayramlar sözünün içindeki sahtelik

Çocukken bayramlarda kendi kendime 20-30 yıl sonra da bayramlar böyle olacak mı diye düşünürdüm. Olmayacağını tahmin eder ama nasıl olacağını da bir türlü aklımda canlandıramazdım. Büyüklerin nerede o eski bayramlar diye başlayan sohbetlerini dinledikçe yaşadığım bu bayramları ileride aynı duygularla hissedemeyeceğimi anlar ama onların anlattığı bayram hikayelerini de öyle pek heyecanlı bulmazdım. Biraz yaşım ilerledikçe “Nerede o eski bayramlar” söyleminin aslında çok basit bir dün-bugün hesaplaşması olduğunu fark etmeye başladım. Bir tarafında geçmişe özlem ve hafif bir pişmanlık barındıran bu cümle, bir tarafında da bir sonraki nesile, biliyorum siz şimdi bizi beğenmiyorsunuz ama biz sizden daha kaliteli hayatlar yaşadık demenin üstü kapalı bir yolu idi. Her ne kadar içinde bir hüzün saklıyor gibi gözükse de söyleyeni rahatlatıp ona iyi gelirdi “Nerede o eski bayramlar” demek, hele söyleyen hafif de içini çekerek söylüyorsa. Büyükler bunu bir çok konuda yapıyorlardı ama bayramın her yıl tekrarlanan sabit bir zaman aralığı olması, farklı kıyaslamaları yapmak için daha çok imkan veriyordu onlara. O zamanlar 10’lu yaşlarımdaydım, bu sohbetleri yapanlar da genelde 40’lı, 50’li, 60’lı yaşlarda. Sorardım kendime, madem o eski bayramlar bu kadar güzeldi, o zaman neden yaşatmıyorsunuz o bayramları, dünyayı yöneten sizin yaş grubunuz, biz çocuklar değil ki. Bugün eski bayramları yaşayamadığınızdan şikayet ediyorsanız, demek ki siz de o eski bayramları fazla yaşamayı istememişsiniz, sizi boğmuş ki o eski bayramlar, bugün artık daha farklı kutluyorsunuz bayramları, o zaman neden, kime bu şikayetiniz derdim. Küçük aklım, bu tuhaf çelişkiyi hiç anlamazdı. Sonra büyüdükçe yaşamın böylesine bir sürü çelişkiyi barındırdığını gördüm. Artık pek çok şeye eskisi kadar şaşırmıyorum. Büyümek, biraz da şaşırmamayı öğrenmek galiba. Bu arada küçükken kendime verdiğim sözü tutuyorum, kimselere nerede o eski bayramlar demiyorum. 🙂 Bu duygularla tüm dostlarımın bayramını kutluyor, her yıl daha keyifli, daha eğlenceli bayramlar yaşamamızı diliyorum.

İnsanları anlamak neden bu kadar zor?

İnsanları anlamak için bu kadar çok çaba sarf etmesek belki daha kolay anlayabileceğiz onları. Kendimizi zorladıkça kafamızda farklı yargılar oluşturuyoruz ve o yargılarımızı doğrulayacak izleri takip etmeye çalışıyoruz. Sonuçta doğrular, yanlışlar hepsi kafamızda yarattığımız yanılsamalar değil mi?

Neden mutlu olamıyoruz? Yanlış kurulan denklemler neden doğru sonuç vermiyor?


Bu sorunun yanıtını insanoğlu asırlardır arıyor ama hiçbir dönem, savaş dönemleri de dahil yanıttan bu kadar uzak kalmış olabileceğini düşünmüyorum. Yanlış kurduğumuz denklemler üzerinden doğru sonuçları aradığımız bir çağdayız. Sadece mutluluk için değil aradığımız birçok şeyi yanlış kurguladığımız denklemlerle bulmaya çalışıyoruz ve tabi bulamıyoruz.

Epikuros’un savında olduğu gibi dostlarımız ve özgürlüğümüz yoksa yaşadığımız hayat üzerine kafa yoracak kadar vakit ayıramıyorsak paramız olsa da mutlu olamayız. Bunlara sahip olduktan sonra paramız olmasa da mutlu olabiliriz.

Sistem bize küçük yaşlardan itibaren sürekli olarak az bir gelirle mutlu olamayacağımız düşüncesini empoze ediyor. Mutluluk için geliri öne çıkarıp asıl olması gereken maddi olmayan dostlar ve özgürlük gibi psikolojik ögeleri geriye atıyoruz, böyle olunca da mutluluk için uğraşırken sürekli olarak mutsuzluğumuzu katlayıp büyütüyoruz.

Eğer hiç dostumuz yoksa lüks bir yaşam, çok kazanç bizi mutlu etmeyecektir. Öncelikle dostlar, özgürlük, yatağa yattığındaki düşünce rahatlığı gibi maddi olmayan psikolojik ögelere sahip olmadıkça gerçek anlamda bir mutluluğu yaşayabilmemiz mümkün değil.

Pahalı, lüks şeyler alıp onları tüketerek kaynağını çözemediğimiz, çözmek için üzerinde kafa dahi yoramadığımız sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışıyoruz. Psikolojik gereksinimlerimizi doğru çözümleyemediğimiz için sürekli olarak maddi şeylere yöneliyoruz. Yöneldiğimiz bu maddi nesneler psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayamadıkları gibi bizim gerçek ihtiyaçlarımızı bulmamıza da yardımcı olmuyorlar. Sonuçta kurtulamadığımız bir kısır döngü içinde kendimizi de hayatımızı da tüketiyoruz.

Sürekli olarak gerçek gereksinimimizle değil, tüketmemiz istenen maddi nesnelerin görüntüleri ile bombardımana tutulan bir dünyadayız. Bir zaman sonra ihtiyaçlarımızın gerçekten son model bir araba, lüks bir villa, yeni çıkan bir cep telefonu olduğu yanılgısına düşmeye başlıyoruz. Bunlar bir rastlantı değil, dünyanın sanayi toplumuna geçişi ile birlikte ticaretin ve ticari çevrelerin güçlenmesinin doğal bir sonucu aslında. İnsanlar kendi içlerine dönüp gerçek ihtiyaçlarının neler olduğunu kavrayıncaya kadar da bu sağlıksız işleyişin böyle gideceği görünüyor. Bize her gün defalarca gösterilen bu yüzeysel maddi nesnelerin iç derinliklerimizdeki gerçek arzularımızın, ihtiyaçlarımızın yerine geçmediğini anlamaya başladığımızda her şeyin yavaş yavaş düzeleceğini düşünüyorum.

İnsanoğlu denklemlerini hatalı kurgulasa da yanlışlarını tükete tükete elbet sonunda doğruya ulaşacaktır.