Sorun insanda değil sistemde

IK seminerlerine takip etmeye çalışırım, IK yazılarını da okurum ama pek haz etmem bu seminerlerden, yazılardan, açıkcası çok fazla bir şey de alamam bu çalışmalardan. Neden derseniz, genellikle sistemin içinde kalan çözümler ve öneriler getirirler. Oysa sıkıntının aslı sistemin kendisindedir. Soruna hastalıklı sistemin içinden baktığınız sürece bulacağınız çözümler de doğal olarak sağlıksız olacaktır. Bu konuşmalara, yayınlara dikkat edin, hep sorunun insanda, iş arayanda olduğunu vurgularlar, firmaların arayışlarında yaptıkları yanlışları hiç dile getirmezler, şirketlerin hatalı tutumlarından dolayı insanların oralarda yaşadıkları sıkıntıları  anlatmazlar. Yani insanı firmaların aradığı formata dönüştürmeye çalışırlar. Fakat unuttukları bir nokta vardır; Firmaların sadece kârlılık üzerine kurdukları yanlış politikaları insanların performansını düşürüp, potansiyellerinin ortaya çıkmamasına neden olmaktadır ve asıl sorun da buradadır.

Yeni yerler mi araba camına yapışan sinekler mi çeker ilginizi?

Hep garibime gitmiştir tatile çıkan bir arkadaşıma yolculuk nasıl gitti diye sorduğumda bir bastırdım İstanbul’dan İzmir’e altı saatte gittim demesi. O zaman ona derim ki; hiç etrafına bakmamışsın demek ki, manzaranın güzelliğini yaşamamışsın, yolda durup fotoğraf çekmemişsin, yeni yerler, yeni bakış açıları keşfedememişsin sadece arabanın camına yapışan sinekleri görmüşsün doğaya yönelik. Sen tatile mi çıktın yoksa iş yetiştirmeye mi? 🙂

Borç yiğidin kamçısı değil sistemin kementidir 

Sizi borçlandırarak bir kere ele geçirdiler mi artık onlardan kurtulmanız öyle kolay değildir. Sistem kementini atmıştır boğazınıza bir kere, özgürlüğünüzü teslim almıştır sizden. “Bugün borç alan yarın emir alır” diye boşuna dememiş atalarımız, bir kere emir almaya başlayınca sistem her istediğini yaptırmaya başlar size. Borcunuz vardır, sevmediğiniz işi bırakamazsınız, borcunuz vardır istediğiniz hayatı yaşayamazsınız, borcunuz vardır hayal ettiklerinizi gerçekleştiremezsiniz, kısır bir döngünün içinde dönmeye başlamışsınızdır. Boğazınızdaki kement sizi sıkıyordur ama çıkartamazsınız onu oradan. Sonra düşünürsünüz, ben bu borcu niye almıştım, neden nakit akışı mı bozmuştum diye, bakarsınız ki hiç de gereği yokmuş aslında bu sıkıntıya. Faizi ile ödediğiniz borç sadece para değil bu paraya sahip olmak için harcadığınız zamandır yani hayatınızdır aynı zamanda.

İnsanı reklamlardan ve pazarlamanın yalanlarından nasıl koruyabiliriz?

İnsan reklamların ve pazarlamanın yalanlarından nasıl korunmalıdır diye bir bilim dalı ya da ilkokuldan itibaren okutulması gereken bir ders olması gerektiğini düşünüyorum. Bilim, eğitim, insanın yanında olsa idi seçmeli de olsa böyle bir ders olurdu okullarda ama bilimin de, eğitimin de, paranın, serbest piyasanın emrinde olduğunu düşünüyorum, o açıdan günümüzün bilimine de eğitimine de tam olarak güvenemiyorum. Management Derslerine bir bakın hiçbiri insanın yanında değildir hepsi bireyin değil sistemin ihtiyaçlarına göre kurgulanmışlardır.

Kendine özgü değil isen özgür de değilsin

Sana empoze edilen copy paste bir hayatı yaşayarak özgürlüğe ulaşman mümkün değil.Sistem seni başarılı olanların eksiklik ve manipüle edilmiş hikayeleri ile kandırır. Sen de ben de yapabilirim diye kendini tanımadan girersin yarışın içine. Aslında oyun basittir, sistem kendine entegre olacak insanlarla ayakta kalıp ilerleyebilir ve bir şekilde bu insanları yaratması gerekir. İşte bu noktada da “sen de yapabilirsin”, “senin neyin eksik” başlıklı başarı hikayeleri ile bilinçaltını yakalamak isterler. Oysa ki herkesin her şeyi başarabileceğinden daha büyük bir yalan olabilir mi?

Sizi hedefleriniz ile ele geçirirler

Ne kadar çok hedefiniz olursa sistem sizi o kadar rahat ele geçirir. O hedefe ulaştığınızda mutlu olacaksınız yalanı ile size bir sürü yanlış yaptırır. Oysa mutluluk hedefte, sonuçta değil, gidilen yolun kendisinde yani süreçtedir. Buraya ulaşmam gerekiyor diye zorla istemeden, gittiği yollarda ve sonunda geldiği noktada mutluluğu bulamaz insan. Sadece severek yapılan işlerin içinde gizlidir mutluluk da başarı da.

Goethe’den altını çizdiklerim

Zeplin Yayınlarının Aforizmalar Serisisini tavsiye ederim. Hem iyi yazarları toplamışlar, hem de tercümeleri özenli. Goethe’nin “Dünyanın Derdi Bitmez” kitabından altını çizdiğim bazı aforizmaları paylaşmak istiyorum.
İster kral olun ister köle; en mutlu insan evinde huzuru bulandır.
İnsan aldatılmaz, ancak kendini aldatır.
Sürekli değişmeli ve yenilenmeliyiz, yoksa acımasızlaşırız.
Çocuklar erken belirtilere göre büyütülseydi hepsi şu an dahi olurdu.
İleri gidemeyen geri gider.
Bizim tek bir şeytanımız var: kendimiz. Cennetten bizi kovduran yine biz değil miydik?
Uyum sağladığımız şeyler bizi uyuşturur, çelişkiler ise bir şeyler üretmemizi sağlar.
Çoğunluktan daha mide bulandırıcı bir şey yoktur. Çünkü çoğunluklar mutlaka güçlülerden, ortama uyum sağlamış dolandırıcılardan, sindirilmiş zayıflardan ve ne istediğinin farkında olmayan boş kalabalıklardan oluşur.
Her şey hayal edebileceğimizden daha basit ve anlayabileceğimizden daha karışıktır.
Yol göstericiniz doğaysa ruhunuz aydınlanır.
Çok az insan eleştiriyi kabul eder. Fakat çoğu insan ikna edilmeye açıktır.
Asıl köleler, özgür olduklarına inananlardır.
Akıllı insan anı yaşayan insandır.
Güzelliği görebilen ruhlar, bazen yalnız yürümek zorundadır.
Ailelerin çoçuklarına vermesi gereken iki şey vardır: kökler ve kanatlar. Kökler, insana dayanma gücü ve aidiyet hissi verir. Kanatlar ise bizi baskılardan ve önyargılardan kurtarıp bambaşka yerlere yönlendirir.
Yetenek sessiz ve derinden gelişir, karakter ise hayat denen sağanakta keskinleşir.
Keşke güzel ve değerli olan her şey bu kadar kırılgan olmasaydı.
Edebiyatı kötüleşen bir milletin kendisi de kötüye gidiyordur.
Algılarımız bizi yanıltmaz, fakat yargılarımız yanıltır.
Ancak sevgi dolu bir ruh mutlu olabilir.
İş ve işle ilgili her şeyi hayatımızdan ayrı tutmalıyız. İş ciddiyet ve yöntem gerektirir, hayat ise bir şeyleri gelişigüzel halleder.
Her insan görevini düzgün yapsa ve her insan iyi olduğu işi yapsa toplumlar düzelir.
Bir öğrenci için en kötü şey, sadece öğretmenin öğrenmesini istediği şeyleri bilmesidir.
Hipotezler bir bina yapılırken önüne kurulan iskeleler gibidir. Bina bittiğinde iskeleler de kaldırılır. İşçiler için iskele zorunludur, fakat işçiler iskele ile binayı karıştırmamalıdır.

İnsan mutluluğa hangi yoldan ulaşır?

Mutluluğa giden tek bir yol yok. Herkes bir çok farklı yoldan mutluluğa erişebilir. Kendini iyi tanıyan ve “ben kimim”, “ben ne istiyorum” sorularına doğru cevapları bulan birinin mutlululuğa ulaşamaması mümkün değil diye düşünüyorum. Ancak mutsuzluğa giden yollar çok daha belirgindir. Bu yolların en belirgini ise insanın yanlış hedefler peşinde yaşamını tüketmesine neden olanıdır. Pekiyi bu yanlış hedefler neden seçilir dersek, cevabı basit bence. İnsanın kendini yeterince anlayıp tanımaması, kendine özgü olmaktan korkup, çoğunluğun gittiği yolları takip etmesi, yolun sonunda da çaresiz bir akıl tutulması yaşaması.

Mutsuzluklarımız da evlerimizin mimarisi de, birbirine benziyor…

Mutsuzluklarımız da evlerimizin mimarisi de, birbirine benziyor. Yoksa sakın bu planların benzerliğinden kaynaklanmasın mutsuzluğumuz da?
Eskiden her evin kendine göre bir gizemi, farklılığı vardı. İçeriye girince her ev bir farklı gelirdi insanın gözüne. Şimdi benzer mimari planlarla üretilen konutlarda insanı şaşırtan hiç bir şey yok. Elinizle koymuş gibi tuvaletin yerini bulabiliyorsunuz. İç dekorasyon da fabrikasyon IKEA veya benzeri mağazalardan, sıkıcı ve kasvet veren bir aynılık var evlerimizde. Alain De Botton, “Mutluluğun Mimarisi”nin ilk sayfalarında bir mekana girince o mekanın iç dekorasyonundan orada yaşayan insanların mutlu olup olmadıklarını anlarım der. Ben de girdiğim mekanları insansız görebilme fırsatım olabilirse içinde yaşayan insanlara yönelik çıkarsamalarda bulunabiliyorum.

Düşüncem odur ki; Benzer mimari planlar, benzer mutsuzlukları tetikliyor, mutsuzluklar da benzeri mimari planları ve bu döngü böyle devam edip gidiyor.