Herkesin içinde bir müzik çalar

Her insanın farklı karakteristik özellikleri olduğu gibi, içinde de farklı bir müziğin çaldığını düşünürüm. Onu herkesten ayırıp özel kılan, yalnız kaldığında içinden ona seslenen bir ezgi. Yeni tanıştığım insanların müziğini tahmin etmeye çalışır, kafamın içinden o kişi ile onun olabilecek müziği arasında eşleştirmeler yaparım. Tabii canım bir şeylere sıkkın değil, algım da o anda yeterince açıksa.
Senin içinde çalan müzik ne derseniz, benimkisi Dimitri Shostakovich Jazz Suite No 2: 6. Waltz II
Ya pekiyi sizinkisi ne? 🙂

Bu yıl Cannes’da Altın Palmiye alan Kare filmine ilişkin kısa notlarım

Turist filmi ile büyük çıkış yapan Ruben Östlund’un bu yıl Cannes’da Altın Palmiye aldığı filmi. 142 dakika boyunca temposu hiç düşmeden insanı sürekli rahatsız eden bir komedi. Bir karenin dışına çıktığında İsveç Toplumunun nasıl kafasının karıştığını ve bocaladığını büyüleyici çekimleri ile çok etkileyici anlatıyor Östlund. Film bittiğinde ilk düşüncem, bu filmi mutlaka bir kez daha seyretmeliyim oldu. Her seyredişinizde farklı detayları yakalayabileceğiniz bir başyapıt diyebilirim Kare için.

Sevmemek Cehennemdir

Dostoyevski’nin 19.yyda yazdığı eserlerinin birinde kahraman şöyle der; “Sevmeyi becerememek cehennemdir” Dostoyevski, sevgisizliği cehennem ile eş tutmuş. Bir çok problemde olduğu gibi cevabını da antitezinde barındıran bir cümle: “Sevmemek cehennemdir”, öyleyse bu cehennemden bizi kurtaracak olan tek çözüm de cümlenin içinde yani sevgide saklı.
Her şeyin üzerinde, henüz bilimin tam olarak tanımlayamadığı evrensel bir kuvvet olan sevgi üzerine düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Sevgi, evrensel bir güçtür çünkü sahip olduğumuz en iyi şeyleri çoğaltır ve insanlığın kendi kör bencilliğinde yok olmamasını sağlar.
Belki, gezegeni bugünkü noktasına getiren nefreti, bencilliği ve açgözlülüğü tamamıyla yok edecek güce henüz sahip değiliz. Ancak her birimiz içimizde beslediğimiz sevginin bizleri ve dünyayı nereye götürebileceğini de göz ardı etmemeliyiz. Sevgiyi nasıl üretiriz sorusuna en güzel yanıtı “Sevme Sanatı” eserinde Erch Fromm’ın verdiğini düşünüyorum. Bakın ne diyor Fromm;
“Atılacak ilk adım sevginin de, yaşamak gibi bir sanat olduğunun farkına varmaktır. Kişi, o sanatta ustalaşmayı en önemli işi olarak kabul etmeli ve dünyada ondan daha çok önemsediği hiç bir şeyin bulunmadığını düşünmelidir.  Belki de bizim uygarlığımızdaki insanların, bu kadar açık başarısızlığa uğramalarına karşın, bu sanatı öğrenmeyi niçin böylesine az denedikleri sorusunun cevabı da burada yatmaktadır. Başarı, itibar, para, güç, hemen hemen tüm enerjimizi bunları nasıl gerçekleştireceğimizi öğrenmeye harcarız. Sevmeyi öğrenmeye ise verecek hiç bir şeyimiz kalmaz.”
Bu yazıyı hazırlarken kendi kendime düşündüm. Sevgi, tanrının insanoğluğuna bahşettiği en büyük yetenek iken o zaman neden bu yeteneğimizi kullanamıyoruz da sevgisizliğe mahkum ediyoruz dünyayı ve kendimizi? Sevgi mi bizi bir şekilde terk etti, yoksa biz mi onu bir yerlerde kaybettik. Her ikisi de bence, biz onu kaybettik ve o da bizi bırakıp gitti.
Pekiyi öyleyse ne oldu da bugün yaşadığımız bu cehennemde buluverdik kendimizi?
Sevginin gücüne değil de gücün sevgisine inandığımız için mi?
Sevgilerimizi korku ve şüphelerimize ezdirdiğimizden mi?
Hayatta kalmak üzerine programlanmış beynimiz, sevginin önüne güvende kalmayı koyduğu için mi?
Severek karşımızdakini daha rahat hakimiyetimiz altına almayı düşündüğümüz için mi?
Sevgimizi gösterdiğimizde insanların bizi daha rahat çözebileceği ya da sömürebileceği endişesinin bize ördürdüğü yüksek duvarlardan mı?
Sevginin özgür olduğunu unutup da, onu koşullara bağladığımız için mi? Eğer başarılı olursan seni severim ya da seni seviyorum çünkü başarılısın koşullandırmalarının içinde onu boğduğumuz için mi?
Sevginin gösterdiği yolu takip ettiğimizde mantığımızı geri planda bırakıp yanlış seçimler yaparak başımızı derte sokacağımız küçük yaşlardan itibaren bize belletildiği için mi?
Söyleyin; siz sevginin yerinde olsanız terk etmez miydiniz böyle bir dünyayı?
Oysa tüm bu olumsuzluklara rağmen sevgi hala her yerde ve bizim onu tekrar keşfetmemizi bekliyor. Çünkü biliyor ki, insanoğlunu bu cehennemden kurtaracak kendisinden başka bir yardımcısı yok.

50 yaşımdan 20 yaşıma yazılmış bir mektup

1980’lerin ortasında PTT’nin güzel bir çalışması vardı; 2000 yılına mektup. 2000 yılında size ulaştırılacak bir mektubu bu kampanya kapsamında postaya veriyordunuz, PTT de belirttiğiniz adrese mektubu ileteceğini taahhüt ediyordu. Üniversite yıllarımda çok istemiş olsam da derslerimin yoğunluğundan o mektubu bir türlü yazamamıştım. Bugün bile aklıma takılır acaba yazabilseydim ne yazacaktım 80’li yıllardan o gözümüzde çok büyükdüğümüz 2000 yılına. Bu sorunun cevabını artık verebilmem mümkün değil fakat bugünden düne yani 50 yaşımdan 20 yaşıma neler yazabilirim diye düşündüğümde bu mektubu hemen kaleme alabilirim. İnsanoğlunun varoluşundan bu yana hep söylediği “bugünkü aklımla o gün yapabilseydim”lerin kişisel bir dökümünü çıkarabilirim. İşte 20 yaşındaki halime iletmek istediğim çok da fazla düşünmeden ilk aklıma gelen 50 şey.
  • Başarıya çok fazla takıntılı olma, anı kaçırırsın
  • Mükemmelliğe değil elindeki kaynakları en doğru şekilde kullanmaya odaklan. Mükemmeli amaçladıkça hem ona ulaşamayacaksın hem de üretimin ve verimliliğin düşecek.
  • Günlük tut, kişisel tarihini yaşarken yakala. Yaşadıklarına ilişkin yazacağın her not kendini daha iyi tanımanı ve anlamını sağlayacak. Kendini tanıdıkça yapacağın seçimler de o denli doğru olacak.
  • 30 yaşına kadar her kıtada en az bir ülkeyi görmeyi hedefle. Tüm anlatılanları, bütün okuduklarını bu seyahatlerinden sonra daha iyi içselleştireceksin.
  • Fotoğraf çekmenin tekniklerini öğren. Fotoğrafçı gözüne ne kadar erken sahibi olursan çevrendeki detayları o kadar iyi yakalayacaksın, bu becerin ile çok kişinin göremediklerini görebileceksin.
  • Okuyabildin kadar edebiyat klasikleri, felsefe ve şiir kitapları oku. Dünyayı da, kendini de ancak okudukça daha iyi anlayacaksın. Üniversiteyi bitirdikten sonra okumak için bu kadar fazla zamanın olmayacak.
  • Gazete ve benzeri popüler yayınlara ayırdığın zamanı olabildiğince düşür. Bu yayınların çoğunun amacı, senin düşüncelerini manipüle edip sistemin istediği bakış açısına sahip olmanı sağlamaktır.
  • Sadece kendi mesleğinden değil farklı meslek gruplarından da arkadaşlar edinmeye çalış.
  • Televizyonu değil, sinemayı tiyatroyu hayatına sok.
  • Becerebiliyorsan bir müzik aletini çalmayı öğren.
  • Arkadaşlarını, dostlarını kaybetme. İlerleyen zamanda en eski arkadaşların seni en iyi anlayanlar oluyor.
  • Negatif insanlardan uzak dur, enerjini çalıyorlar. Bu yaşında enerjin bol olduğu için bu insanların sana verebilecekleri zararları tam anlayamayabilirsin.
  • Sevdiğin şeyleri daha çok, sevmediğin şeyleri daha az yap.
  • Sadece yaşadığın toplumdaki insanlara değil henüz dünyaya gelmemiş insanlara karşı da sorumlulukların olduğunu unutma.
  • Dogmatik olan her şeyi sorgula.
  • Zamanını iyi yönet, sen onu yönetemezsen o seni yönetmeye başlıyor, tüm yönetemediklerin gibi. İstediklerini bir türlü yapamazken hep bir şeyleri yetişmeye çalışıyorsun, çoğuna da yetişemiyorsun.
  • Eşya, mal değil anı biriktir. Satın aldıklarını unutacaksın, yaşadıkların hep seninle kalacak.
  • İlk referansın kendi iç sesin olsun, iç sesini toplumun gürültüsüne boğdurma.
  • Hata yapmaktan değil hiçbir şey yapmamaktan kork. En korkuncu, insanın korkularına yenik düşüp eylemsizleşmesidir.
  • Hayatını olabildiğince basitleştir. Bu sadeliği hayatına geçiremez isen, kendi yarattığın kaosun içinde boğulabilirsin.
  • İnsanların söylemediklerini duymayı öğren. Asıl anlatmak istedikleri, beden dilinde ya da ses tonunda saklıdır.
  • Cevapların çoğunu ya doğada ya felsefede bulacaksın. Doğayı da felsefeyi de iyi öğrenmeye çalış.
  • Sahip olduklarının kıymetini bildiğinde yaşam daha kolaylaşacak.
  • Hatalarından doğru dersleri çıkarabilme yeteneğini geliştirdikçe yanlışlarını fırsata çevireceksin. Hiçbir hatanın boşa harcanmasına izin verme.
  • Pusulan vicdanın olsun.
  • Ne politikaya gir ne de ilgilen.
  • Mutluluğun tükettiklerinle değil, ürettiklerin ile bağlantılıdır.
  • Gençliğindeki yenilikçi bakış açını hiç kaybetme. Hatta onu daha da geliştirmenin yollarını ara.
  • Fikirlerine aşık olma. Aşık olduğun noktadan sonra daha iyisini yaratamazsın.
  • Yarışacaksan birileri ile değil kendin ile yarış. Hep daha iyi versiyonun için çalış.
  • Sonuç odaklı değil süreç odaklı ol. Sadece sonuca takılırsan yaptığın işteki anlamı kaçırırsın.
  • Gün içinde olumlu duygular yaşadığın anların sayısını çoğaltmaya çalış.
  • Geleceğe yönelik öngörülerin olsun. Seçimlerinde bu öngörülerini de dikkate al.
  • Eleştirilmekten korkma. Eleştirileri doğru sentez edebilirsen yolunda daha hızlı ilerlersin.
  • Olayları neden sonuç ilişkisi kapsamında değerlendirmeye çalış. Sana en anlamsız gelen bir sonucun hiç tahmin etmediğin bir sebebi olabilir. Sonuç olarak gördüğün belki de bir sebeptir.
  • Affetmek yüreğini hafifletir, affet ama unutma. Unutursan aynı acıyı tekrar yaşayabilirsin.
  • Birilerinin hayatına ne kadar olumlu dokunabiliyorsan kendini o kadar iyi hissedeceksin.
  • Hayatın özünde basit ve keyifli olduğunu, onu zorlaştıranın toplumsal olgular olduğunu unutma. 100 yıl önce doğru kabul edilen çok şey bugün için nasıl yanlışsa, bugünün doğruları da 100 yıl sonra yanlış olabilecektir. Toplumsal dogmaların değil evrensel doğruların peşinden git.
  • İdeolojilerin seni körleştirebileceği tehlikesini gözardı etme. Unutma ideolojiler sadece seni değil toplumları da körleştirebiliyor.
  • Hayatın kaliteli olsun istiyorsan kaliteli sanat eserleri ile besle kendini.
  • Korkularından arındıkça özgürleştiğini göreceksin. Korku ve özgürlük bir arada olmuyor.
  • Beklentilerini doğru yönetebilirsen hayatın daha kolaylaşacaktır.
  • Herkesin birbirine benzemeye çalıştığı bu dünyada özgünlüğünü korumayı başarabilirsen daha erken fark edilirsin.
  • Sistem seni de öğütmeye çalışacak, tek yapacağın farklılığını, özgünlüğünü korurken kendini sürekli geliştirmek. Yoksa kalabalığın içinde kaybolup gidersin.
  • En iyi geri dönüşü olan yatırım kendine yapacağın yatırım olacak.
  • Kendinle yüzleşmekten korkma, yüzleşmeden kendini aşamazsın.
  • Çelişkilerin yaratıcılığını geliştirecektir, onlardan korkma, içlerindeki mizahı yakalamaya çalış.
  • Mizahı hayatının içinde tut. Kahkahalarını çoğalt, unutma kahkahaların da seni çoğaltacaktır.
  • Yeri geldiğinde kendine format atmaktan çekinme aksi taktirde işletim sistemin kilitlenebilir.
  • 50 yaşına geldiğinde 20 yaşındaki haline sen de bir mektup yaz 🙂

Antik Roma yapılarının dayanıklı olmasının sırrı

Felsefe ile ilgileniyorsanız size Düşünbil Dergisini ve dusunbil.com sitesini tavsiye ederim. Felsefe, sosyoloji ve psikoloji konularında yurtdışı kaynaklardan çok nitelikli çeviriler yayınlıyorlar. Geçtiğimiz günlerde dikkatimi çeken “Antik Romalılar tarafından yapılan yapılar nasıl bu kadar dayanıklı?” başlıklı yazıyı sizlerle paylaşmak istiyorum. Günümüzde bir betonarme yapının ömrünün 50-60 yıl olduğu söylenirken ki bu teze de çok fazla katılmıyorum, biraz emlak satışlarının hareketlenmesi amacıyla üretilmiş bir şehir efsanesine benziyor, Romalıların yaptığı yapıların bunca yıldır ayakta kalmasının sırrı ne o zaman?Bu sır, biraz denizsuyunda, biraz da volkanik maddelerde.

Bilim insanları, Romalıların 2.000 yıl önce inşa ettiği kıyılardaki yapıların günümüze kadar nasıl dayandığının sırrını çözdüler.

Romalılar iskelelerde ve limanlarda kullandıkları betonları öyle hazırlamışlar ki bu betonlar zamanla daha da güçlü hale geliyor. Günümüzde kullanılan beton ise tuzlu suya maruz kaldığında on sene içinde dahi çürümeye başlıyor. Bu bulgular, gittikçe yükselen deniz seviyesine karşı birçok topluluğun korunması konusunda önemli rol oynayabilir.
Romalılar beton üretmek için volkan külü, sönmemiş kireç ve volkanik kaya parçaları kullanıyorlardı. Bilim insanları malzemeleri belirlemiş olsalar da hala tarifi çözemediler. Romalılar betonu nasıl bu kadar dayanıklı yapıyorlardı? Asıl meselenin deniz suyu eklemekten geçtiği sonradan fark edildi.
Günümüzde beton çevreden bağımsız ve dolayısıyla zamanla bozulurken Romalılar betonu çevreyle ilişki halinde ürettiler. Karışımın zamanla sağlamlaşmasının sebebi ise deniz suyu. Deniz suyu volkanik maddeyle etkileşime geçince, betonun sağlamlığını arttıran yeni mineraller ortaya çıkıyor.
Utah Üniversitesi’nden jeolog Marie Jackson’ın önderliğindeki araştırmacılar Roma betonu örneklerinin mikroskopik yapılarını sayısız spektroskopik deneyle incelediler. Deneylerde, alüminyum tobermorit kristallerinin gelişimine sebep olan nadir bir reaksiyon gerçekleştiği görüldü.
Jeoloji dedektiflerinin inatçı çalışmaları, söz konusu kristallerin betonlardaki çatlaklardan giren deniz suyu damlalarının volkan kayalarında bulunan filipist mineraliyle etkileşime girmesiyle oluştuğunu ortaya çıkardı.
Jackson, Romalıların dehalarına duyduğu hayranlığı şöyle dile getirdi: “Bunu geliştirmek için çok büyük bir zaman harcamış olmalılar; çok, çok zeki insanlardı.”

Panteon ve Roma’daki Trajan Pazarı gibi yapılarda da bu beton kullanıldı.

Antik dönemin meşhur bilim kitabı Tabiat Tarihi‘nin (Naturalis Historia) yazarı Gaius Plinius Secundus “deniz dalgalarıyla temas ettiğinde ve suya gömüldüğünde büyük bir taş kütlesi haline gelir ve dalgalar onu asla zapt edemez,” diyerek Roma betonunu över.
Bu bulgunun doğruluğu elbette test edildi. Jackson, San Francisco’da, deniz suyu kullanarak Roma betonu üretmeye çalışıyor. Bu belki de, önemi gittikçe artan, daha dayanıklı deniz setleri üretmemize yardımcı olabilir.
Avrupalı bilim insanlarının yaptığı bir çalışmaya göre 21. yüzyılda kıyı takviyesi maliyetleri yıllık 71 milyar doları bulacak. Bu takviyelerin olmadığı durumlarda ise kıyılardaki muhtemel hasar kat kat fazla olacak.

Uykusuzluk üzerine kısa bir not

Bacaklarımın yorgunluğu kafamın içindeki düşüncelerimin önüne bir duvar örüyor sanki. Düşünmek isteyip de düşünememenin o tuhaf ağırlığı, bitkinlik ile karışıyor ama yine de bir türlü uykum gelmiyor. Düşünmekten değil, düşünememekten uyuyamıyorum. Biraz uyuyayım, uyandığımda aklıma gelecek bilinçaltıma en yakın noktadaki fikirlerimi hayal ederek uyumaya çalışıyor ama beceremiyorum. Ne bilincim, ne bilinçaltım izin vermiyor uyumama. Yorgunsun, uyumak istiyorsun ama uyuyamiyorsun, bir şeyi isteyip de paranın yetişmemesi gibi bir duyguya benziyor uykusuzluk.

Geçmişi farklı okuyabilmek

Geçmişimizi farklı bir şekilde okuyabilirsek ki bu çoğunlukla beklenmedik olaylar yaşadığımızda oluyor. Ancak o zaman bugün ile başka bir açıdan yüzleşme imkanına sahip olabiliyoruz. Yoksa kalıplaşmış bakış açılarımızla hep aynı sonuçlar arasında dolaşmaya devam ediyoruz.

Bir iş görüşmesinde sizden beklenenler

Bir iş görüşmesine girdiğinizde öncelikle aklınızda bulundurmanız gereken 2 şey var.

Birincisi, firma bu pozisyon için hangi yetkinlikleri istiyor, yani firmanın beklentileri, ikincisi ise görüşmeyi yapan kişinin görüşme ve bu pozisyon ile ilgili beklentileri.

Firmayı ve görüşme yapacak kişiyi önceden araştırarak bir çok bilgiye ulaşabilirsiniz ve bu bilgiler işinizi büyük ölçüde kolaylaştıracaktır. İyi bir mülakat yapmak istiyorsanız, ön araştırma bu işin olmaz ise olmazı. Bu yazımda ise size biraz görüşmeyi yapacak kimsenin beklentilerinden bahsetmek istiyorum. İşe girip giremeyeceğiniz çok büyük ölçüde bu kişinin beklentilerini ne derece de karşıladığınız ile bağlantılı

1) İlk izlenim: Güleryüzlü, kendinden emin, hevesli bir görüntünüz yoksa bilgi ve beceriniz ne kadar iyi olursa olsun, mülakatı yapan kişinin kafasında olumsuz sorular oluşturmuş olabilirsiniz. Unutmamalı ki, insanlar sevdikleri, içinin ısındığı kişiler ile birlikte çalışmak isterler.

2) İşe alınmanız durumunda sizden öncelikle istenen konulardan biri de işe çok hızlı uyum sağlamanız. Uyumunuz geçiktikçe firma için oluşturacağınız maliyet de artacaktır. Uyum sağlamak için ne gerekiyor derseniz size işi çabuk öğrenmemiz derim. Çabuk öğrenmek için üç şeye ihtiyacınız var, daha önce benzer bir tecrübeye sahip olmanız, böyle bir tecrübeye yeterince sahip değilseniz, ilgi duymanız ve bol bol soru sormaktan çekinmemeniz. Mülakatta doğru zamanlarda soracağınız doğru sorular sizin o işe hızlı uyum sağlayacağınızın en güzel işaretleridir.

3) Mülakatta size verilen önemli bilgileri not alın. Bunun için yanınızda not almanızı sağlayacak defteriniz veya tabletiniz olsun. Gerek toplantılarda, gerekse mülakatlarda konuşulanlarla ilgili hiç not almayan kişi ben de hep olumsuz bir izlenim bırakmıştır. Her şeyin böylesine hızlı yaşandığı bir dünyada, bir yerlere not almayan bir kişinin zaman içinde kendisi ile ilgili önemli detayları hatırlayabilmesi ve yapılan görüşmeyi içselleştirebilmesi mümkün değil.

4) Eski işinizden çaresizce kaçıp, kurtulmak istiyormuş izlenimi vermeyin: Mevcut ya da eski işlerinizdeki olumsuzlukları gerekmedikçe dile getirmeyin. Böylesi bir negatif etki yerine yapabileceklerinize ilişkin pozitif bir etkinin oluşmasını sağlayın dinleyen de. Sürekli şikayet eden insanlar bir virüs gibi girdikleri çalışma ortamına zarar verirler, o açıdan hiç bir firma olumsuz, negatif bir insanı bünyesinde barındırmak istemez.

5) Görüşme yapacağınız firmayı, kültürünü, projelerini iyi araştırmış iseniz, kendinizi de iyi tanıyorsanız o firmaya sağlayabileceğiniz katkıları daha güzel ifade edebilirsiniz. Sizinle mülakat yapan kişinin en çok duymak istediği konulardan biri sizin oraya getireceğiniz katma değerdir.

6) İşi istediğinizi ve neden istediğinizi net bir şekilde görüşme yapan kişiye iletin. Mülakat yapan kişinin en çok merak ettiği ve öğrenmek istediği konulardan biri sizin o işe ne ölçüde istekli olduğunuzdur.