Kafamızın içinde daha önceden hazırladığımız kalıpların içine oturtuyoruz her tanıdığımız insanı. Böyle olunca da her insandaki farklı zenginlikleri, onlardaki eşsizliği yakalama imkanımız pek olmuyor. Kalıplarımıza yerleştiremediğimiz bir hareket veya düşünce ile karşılaşınca da bocalıyoruz. Bu sefer başlıyoruz kendimizi zorlamaya, zorladıkça da kafamızda kendi değerlerimize yönelik yargılar oluşturuyor ve o yargılarımızı doğrulayacak izleri takip etmeye çalışıyoruz. İnsanları anlamak için bu kadar çok çaba sarf etmesek belki daha kolay anlayabileceğiz onları.
Category Archives: Kısa Düşünceler
Önyargılar yalandan daha tehlikelidir

“Kanaatler, doğruluk için yalandan daha tehlikeli düşmanlardır” Nietszche
Bir yalanı elbet birgün anlayıp çözebiliriz ama önyargılarımızı farkedip onları düzeltme imkanımız her zaman mümkün olmuyor. Çoğunlukla önyargılarımızla birlikte ayrılıyoruz bu dünyadan. Kazandığımız ya da kaybettiğimiz her olayda önyargılarımızı doğru çıkarmaya çalışacak çıkarsamalarda bulunuyor ve onları daha da güçlendiriyoruz. Oysa doğru sorgulamaları yapabilecek soruları üretebilsek yavaş yavaş da olsa bir şekilde çatlatmaya başlayabileceğiz önyargılarımızı.
Detaylarda kaybolmanın dayanılmaz ağırlığı
“Yüksek ve ince felsefeli düşünceler iş görmeye elverişli değildir. Keskin bir fikir inceliği, kabına sığmayan bir zeka çevikliği işlerimize engel olur” Montaigne
Bir iş yerinde fazla düşünmeden iş yapan insan nasıl oluyor da başarılı olabiliyor diye düşündüğümde hep Montaigne’nin yukarıdaki sözü aklıma gelir.
İş hayatı stratejik plan yapan departmanlar dışında ağırlıkla hızlı sonuç almaya yöneliktir, yanlış da olsa sizin harekete geçmenizi ister, bazen bir anlık bir gecikme bile sizi en yakınızdaki rakibinizden geride bırakabilir. Kimsenin çok detaylı düşünecek zamanı yoktur, her derin analiz sizi bir noktada durduracaktır. O açıdan çok fazla derine inmeden hızlı düşünüp pratik çözüm getirenlerin başarı şansı her zaman için daha fazladır. Montaigne güzel söylemiş; “Yaptıklarını çok iyi anlatanların ellerinden iyi iş çıktığı pek görülmez”.
Doğru yol diye bir yol yoktur…
Doğru, gerçek ve tek yol hangisi mi, bu yol hiç var olmadı der Nietszche
Yaşanmışlıklardan çıkardığımız dersleri, gözlemlerimizi, aldığımız eğitime bağlı tespitlerimizi bir sentez yaparak oluştururuz yol haritamızı. Çoğumuzun yaptığı hata da bu yolun tek bir yol olduğu ve değişmeyeceği yanılgısıdır. Oysa yaşadığımız her olay ve gözlemlerimiz ile yolumuza ufak rötüşler yapabilir, beraberinde yan yollar da açabiliriz. Tek yol diye inat ettikçe ya yolda kalırız, ya da yol kazalarına neden oluruz çoğunlukla…
Artık kimse kendini yanında götürmüyor…
Sokrates’e birisi için seyahat onu hiç değiştirmedi, demişler. O da; Gayet tabii kendisini de beraber götürmüştür demiş.
Bu çağda yaşadığımız sıkıntı Sokrates’in tesbitin tam tersi, artık hiçbir yere insanlar yanında kendilerini de götürmüyorlar. Sürekli olarak sistemin olmalarını istedikleri kişiyi yanlarına alıyorlar ve onunla geziyorlar. Artık yaşadıkları sıkıntıları da, hazları da çok fazla hissedemiyorlar. Hepsinin en büyük derdi kendilerinden istenildiği gibi bir kalıp insan olabilmek, o kendileri için gösterilen yalan yanlış doğruları sorgulamaksızın eksiksiz yerine getirmek.
Bizi bekleyen 10 zor yıl
Önümüzdeki on yılda 65 yaş ve üzeri nüfusun, 5 yaş ve altı nüfustan daha fazla olması ve buna paralel dünya ekonomisinin de “vasat” bir büyüme düzeyine sıkışıp kalma riskiyle karşı karşıya kalması öngörülüyor. Bunun Türkiye’ye yansıması ciddi boyutta işsizliğin artışı şeklinde olacaktır. Bir de tüm bu olumsuzlukların üzerine son 10 yılda yapılan rekor seviyedeki dış borç düşünülürse önümüzdeki 10 yılın ekonomik anlamda hiç de kolay geçmeyeceği çok net görülüyor.
Tüm iş dünyasını tehdit eden bir virüs: Hep şikayet hep şikayet virüsü
Montaigne; “Mızmız dırdırcı insanları hiç sevmem, bu adamlar yaşamın sevinçlerine yan çizer, dertlere can atar, dertlerle kaynaşırlar; sinekler gibi cilalı, pırıl pırıl yerlerde tutunanamaz, pürtüklü yerlere abanır, oralarda rahat ederler ya da sülükler gibi kara kan içer, kanla beslenirler” der
Sürekli memnuniyetsizler, şikayet edenler sadece kendi enerjilerini sömürmezler, sizin enerjinizi de hissettirmeden tüketirler. O insanlarla bir süre birlikte kaldıktan sonra üzerinizde tuhaf bir yorgunluk, birşey yapmama isteği ortaya çıkmaya başlar. Bir departmanı kendi içinden parçalamak istiyorsanız mızmız, dırdırcı birini o bölüme bir virüs gibi sokun kısa sürede orayı içerden çürütecektir. Bir süre sonra herkes yaptığı işten mutsuz, söylenmeye başlayacaktır. Artık onlardan başarı bekleyemediğiniz gibi başarılı olduklarında mutlu olacak enerjileri de kalmamıştır
İş Toplantılarının Dayanılmaz Ağırlığı
İnsanların iş hayatlarının yaklaşık %25’i o zırva, gündemsiz, başı sonu belli olmayan, adına toplantı denen ego çatışmaları ile geçiyor. En komiği de sonrasında herkesin çok iyi bir toplantı olmuş gibi bir tavır takınmaları 🙂
Hepimiz birer girişimciyiz
Bir kurumda da çalışsak, kendi işimizi de yapsak sürekli kendimize yatırım yapan bir girişimciyiz. Sadece aldığımız eğitimler değil, geliştirdiğimiz her ilişki, iş networkümüz de farkında olmadan kendimiz için yaptığımız yatırımdır. Bu açıdan baktığımda her çalışanın bir girişimci olduğunu düşünüyorum.
“Hoca öğretir, öğrenci ezberler” kalıbı
Hocalık, öğretmenlik, bu böyle olacaktır diye bir fikri öğretmekten çok öğrenciye kendi gerçeğini keşfedebilme fırsatı sağlamak olmalıdır bence. “Hoca öğretir, öğrenci ezberler” kalıbını hocalar da, öğrenciler de unutmalı. Anlatılanlar kafamızda canlanıp, sorgulanarak irdelendiğinde ancak bir şeyleri öğrenmiş oluyoruz…