Acıyı anlatamamak, en kötüsü bu sanırım

Yazılan tüm yorumlar, sözler, sözcükler, gözyaşları, feryatlar, ağıtlar, hiçbiri, hiçbiri bu acıyı anlatmak için yeterli olmayacak. O eski, bildik, çok da sevmediğim söz aklıma geliyor hep; “Her toplum, hakettiği gibi yönetilir”, hayır diyorum, bin kere hayır, yeryüzündeki hiçbir insan topluluğu böylesini hak edemez, biz de hak etmedik bu kadarını. Dostoyevski, herkes, her şeyden sorumludur der. Umarım, tüm bu yaşadıklarımız, herkese sorumluluklarını hatırlatarak yeni bir aydınlanmanın kapılarını aralar. Belki de doğrudur, gecenin en karanlık saatlerinin, gün doğumuna en yakın zamanlar olduğu…

Eğitim sistemi bugünün dünyasına ne kadar uygun?

Bugünün dünyasında bilgiyi işleyip yorumlayarak öğrencilerine iletebilmek hocanın ilk işi olmalı. Derslerde bilginin sadece kitaplarda olduğu gibi anlatıldığı günler artık geride kaldı. Geçmiş eğitim sisteminde geçmişin dünyasına uygun monolog bir yapı vardı, hoca söyler, öğrenci dinlerdi. Bugün ise çok farklı, çok sesli bir dünyanın içindeyiz. Bu doğrultuda öğretmen kavramının ve tanımının yeniden yapılması gerekiyor. Aksi durumda bilgiyi nasıl kullanacağını bilmeyen, onu işleyemeyen, kafasının içi hiç bir zaman işine yaramayacak bir sürü bilgi ile doldurulmuş olan yeni bir kuşak ile karşı karşıya kalacağız.

Elinin yerini makinaya bırakınca mı başladı insanın mutsuzluğu?

William Morris, sanayileşmenin yeni yeni başladığı 19. yüzyılın sonlarında, insanın eli ile yaptığı üretimin insanı mutlu edeceğini araya makinanın girmesi ile ortaya çıkacak eserlerin eskisi gibi olmayacağını ve insanı da mutlu etmeyeceğini, mutluluğun sadece el emeği ile elde edileceğini savunur. İnsan ile maddenin arasına giren makinanın, endüstriyel girişimin yakın gelecekte güzelliği yok edeceği görüşündedir. Yalnız ve yalnız insan elinin maddeye can verebileceği ortaçağ sanatçılarının eserlerinden aldığı zevkle mutlu ve özgür olduğunu söylüyordu. Belki de Morris’in dediği gibi makinayı bulması ile başladı insanın mutsuzluğu…

Yanlış bir eğitim sistemi ile doğru bir çocuk yetiştirebilirmiyiz?

Her şeyin hızla değiştiği bir dünyada çocukların kafalarını dogmalar ve işe yaramaz bilgilerle doldurarak hem onları hayata yanlış biçimde hazırlıyoruz, hem de küçük yaştan itibaren kendilerine yabancılaştırıyoruz.
İnternet ile içiçe büyüyen, istediği bilgiye istediği an ulaşabilecek bir çocuğa bir sürü bilgiyi ezber yoluyla belletme çabasının nasıl bir mantığı olabilir ki? Merak ediyorum, bu durumdan eğitimciler hiç bir rahatsızlık duymuyor mu, bu konuda rahatsızlık duyan kişiler uluslararası bir platform oluşturup, çocukların küçük yaşta aptallaştırılmasının önüne geçmek için kafa yoruyorlar mı?

AB ve Göçmen Krizinin Hatırlattığı Soru

Göçmen krizini yaşadığımız şu günlerde aklıma hep Mahatma Gandi’nin o mükemmel cevabı gelir. Gandi’ye sorarlar, “Batı uygarlığı hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye, Gandi’nin yanıtı çok nettir: Olsa iyi olurdu. 🙂

Mutluluk saplantımız mıdır, bizi mutsuz eden?

Freud; ”İnsan mutlu olmak ister; bu yüzden berbat haldedir.” der ve ekler “Yaradılışın planında insanoğlu mutlu olacaktır diye bir kaide yoktur”. Belki de bu hastalıklı mutluluk saplantımızdır, bizi mutsuz eden…

Her şeyin çok hızlı değiştiği bir çağa denk geldi yaşamımız

Her şeyin çok hızlı değiştiği bir çağa denk geldi yaşamımız. Yeni keşiflerin verdiği heyecan güzel ama hızlı değişimin üzerimizdeki gerilimi hep güvenlik içinde yaşamaya ve daha az risk almaya götürüyor bizi. Ayrıca bu hız çağında ruhumuzu yavaşlatacak fırsatları da kolay kolay yaratamıyoruz ne yazık ki…

Nesnelere hangi uzaklıktan bakıyoruz?

Sorun, mühendislerin, bir nesneye çok yakından bakmaları ve bu noktada ayrıntılar içinde büyük resmi gözden kaçırabilmeleri, sosyal bilimcilerin ise aksine nesneye daha uzaktan baktıkları için detaylara dikkat etmeden genellemelere gitmeleri. Bir nesneye doğru mesafeden doğru açı ile bakabilmeyi, o nesnenin diğer nesneler ile olan ilişkisini görebilmeyi ancak bir şeyler yaratma mücadelesinde olan sanatçılar ve mimarlar başarabiliyor. Ya da kafalarında yaptıkları işi sanata dönüştürme kaygısı duyan duyarlı insanlar. Bu açıdan mühendislerin de, sosyal bilimcilerin de kendi işlerini yaparken olabildiğince sanattan beslenmeleri gerektiğini düşünüyorum.