Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir…
Dostoyevski – Budala
Bu devir, sıradan insanın en parlak zamanı; duygusuzluğun, bilgisizliğin, tembelliğin, yeteneksizliğin, hazıra konmak isteyen bir kuşağın devridir…
Dostoyevski – Budala
Aşk şarkıları, yaşamak isteyip istemediğini bilemediğin ancak şarkının söylediklerinin gerçekleşeceğine de pek inanmadığın bir yanılsamanın içine sokar seni. Onun için sevmem aşk şarkılarını. İnsanlar, bu şarkılara göre aşklarını dizayn etmeye çalışıyorlar ve aşkın gerçekliğini öldürüyorlar. İnancı tazeleyen, yaşadığımız tüm bu sıkıntıların içinde dinlendiği zaman insanın umudunu tazeleyen şarkıları severim ben.


İnsan, tüm hayatı boyunca neyi arar biliyor musunuz?
Koşulsuz sevgiyi. Freud, söylemiş bunu. Bu koşulsuz sevgiye de sadece 40 gün sahip olabiliyormuş. O 40 gün de doğumundan sonraki ilk 40 gün. 40. günden sonra, iltifat, marifete tabii oluyor. Bebek, gülerse, parmakları ile bir şeyler anlatmak isterse ve benzeri hareketleri yaptığında sevildiğine dair işaretleri almaya başlıyor. Fark ediyor ki artık yeni bir dönem başladı onun için, sevilmesi için bir şeyler yapması gerekiyor, sevginin koşulluluğu ile tanışıyor. Tüm ömrü boyunca da bilinçdışındaki hep o ilk 40 günkü koşulsuz sevgiyi arıyor.
Anlattıklarımı, yazar Murat Gülsoy’dan dinlemiştim. Büyübozumu Yaratıcı Yazarlık kitabında yazmanın bilinçdışı ile ilişkisini çok detaylı anlatıyor Gülsoy. Yazmak ve edebiyatla ilgilenen dostlarıma tavsiye ederim Murat Gülsoy’un Büyübozumu
Akıncı Laws ile birlikte “İnşaat Projelerinde Gecikme ve Ek Süre Talepleri” konulu seminer serimiz canlı bir katılım ile keyifli bir ortamda gerçekleşti. Konu ile ilgili yoğun bir taleple karşılaştığımız İçin Haziran ayı içinde etkinliğimizi tekrarlayacağız. Görüşmek dileğiyle 😊



İnsan inanmak istediği şeye inanamadığında nasıl da zorlar kendini ve o zorlama nasıl da yorar onu.

4 yıl önce paylaştığım bir yazı
Bu sabah işe gelirken Mustafa İnan’ı düşündüm, bizi zamanında ne güzel uyarmıştı…
“Bilim uzun ve çetin bir yoldur çocuklar. Bilimi yarı yolda bırakmayın, olur mu çocuklar?!
Oppenheimer gibi hissediyorsanız; bırakın yüksek binaları başkası yapsın, büyük barajlarda başkası çalışsın.
Bazılarına çok uzaklardan bile görünen yüksek yapılar kurmak çekici gelecektir. Bırakınız bu işleri öyleleri yapsın.
Bazıları da insanları çalıştırmak, büyük teşebbüsleri idare etmek ihtirası ile yanarak kuvvetli olmak isteyeceklerdir. Bırakınız parayla da onlar uğraşsın.
Sizin kuvvetli olmak gibi bir derdiniz yoksa, siz de Leonardo Da Vinci gibi ‘Kuvvet nedir?’ diye merak ediyorsanız; buyrun, sizleri Mekanik kürsüsüne beklerim.
Çünkü bazılarına göre ‘Kuvvet’; para ile organizasyonun çarpımına eşittir;
Bize göre de kuvvet; ivme ve kütleyi ilgilendiren bir büyüklüktür.
Bu iki formülü birbiriyle karıştırmayın, olur mu çocuklar?!
Kürsü ile ticarethaneyi birbirine karıştırmayın, olur mu çocuklar?!”
Çocuklukta içe akıtılan bir zehirdir suçluluk duygusu. Bu zehiri bir kere içinize alırsanız, zaman içinde kendi isteklerinizi ikinci plana atıp hep başkalarının beklentilerine göre yaşamaya başlıyorsunuz. Çok az insan ileri ki yıllarda bu duyguyu içinden atabilmeyi becerebiliyor.
İki yıl önce bugün yaptığım bir paylaşım…
Sorun, mühendislerin, bir nesneye çok yakından bakmaları ve bu noktada ayrıntılar içinde büyük resmi gözden kaçırabilmeleri, sosyal bilimcilerin ise aksine nesneye daha uzaktan baktıkları için detaylara dikkat etmeden genellemelere gitmeleri. Bir nesneye doğru mesafeden doğru açı ile bakabilmeyi, o nesnenin diğer nesneler ile olan ilişkisini görebilmeyi ancak bir şeyler yaratma mücadelesinde olan sanatçılar ve mimarlar başarabiliyor. Ya da kafalarında yaptıkları işi sanata dönüştürme kaygısı duyan duyarlı insanlar. Bu açıdan mühendislerin de, sosyal bilimcilerin de kendi işlerini yaparken olabildiğince sanattan beslenmeleri gerektiğini düşünüyorum.