Film Festivalinin Ardından – Bataklık

Filmin başından sonunun nasıl biteceğine dair ipuçlarını aldığınız eski kalıplarla çekilmiş bir polisiye. Oyunculuklar, müzik, tempo, görüntüler ne kadar iyi olsa da kurgu iyi oturtulamayınca o film başından itibaren sırıtmaya başlıyor. İdeolojik olarak birbirinden apayrı iki polis, bataklıktaki takip sahneleri, finale doğru artan tempo, hiç biri  kurgunun zayıflığını kapatmıyor. Bir film ilk 10 dakika içinde seni içine almıyorsa ilerleyen sürede de kolay kolay içine almıyor, alır gibi olsa da bir süre sonra temponun zayıflığından dolayı seni dışarı fırlatıyor. bataklık ilk andan itibaren insanı içine çekmeyen, bu iki polis ne yapar ne eder, biraz birbirleri ile tartışırlar ama finalde seyirciyi mutlu sona ulaştırırlar hissini yaratıyor. Bir polisiye olmasına rağmen 70’lerin kalıpları ile çeklidiği için seyredenin merakını hiç zorlamıyor. İlginç bir hikayenin iyi oyuncularla nasıl kötü bir filme dönüşebileceğini göstermiş bize yönetmen Alberto Rodriquez. İspanya’da nasıl böylesine ödülleri toplamış anlayamadım.

Film Festivalinin Ardından – Küçük Ölüm

Bu sene festivalde seyrettiğim 2 keyifli Fransız Komedinden biri Küçük Ölüm, diğeri bir Fransız köyünde geçen engellerin engel olmayabileceğini anlatan Hayatımın Şarkısı idi.
5 farklı cinsel fantezi üzerinden yola çıkmış 5 küçük hikaye filmin sonunda bir şekilde içiçe giriyor. Yönetmen josh Lawson, üzerinde çok fazla film yapılmayan, yapılanların da maalesef çoğunun sığ kaldığı cinsellik ile ilgili mesaj verme kaygısına düşmeden son derece eğlenceli bir film yapmış. Ayrıca filmin canlı temposunun üzerine kurguyu da çok iyi oturtmuş. Bu filmin de konusu itibari ile vizyona girmesi zor görünüyor, seyredebilme fırsatınız olursa mutlaka seyredin derim.

Film Festivalinin Ardından – Enayi

Tahmin ediyorum filme gidenlerin bir çoğu benim gibi festival kitapçığında film ile ilgili açıklamaların sonunda Rus yönetmen Yury Bykov’un şu sözlerinden etkilendi. “Böyle insanlara artık çok zor rastlıyoruz. Değer tanımazlığın, korkunun ve kayıtsızlığın genel geçer sayıldığı günümüzde yaptıklarının kesinlikle normal olmadığını söylemek için bu insanlara romantik diyoruz, idealist diyoruz ya da düpedüz enayi deyip geçiyoruz. Benim ülkemde böyle “enayiler” hala var, işte bu yüzden benim hala umudum var”, bu sözlerin üzerine ne söylesek eksik kalacak, yönetmen ne anlatmak istediği çok net anlatıyor ve filmde burada söylediklerinin üzerinde kurgulanmış. Tahmin ediyorum, Yury Bykov bu filmi çekmeden vicdan üzerine çok kafa yormuş. Berkman’ın söylediği gibi “insanlığı vicdan kuratacak” sözünden yola çıkmış ve vicdan üzerine mükemmel bir film ortaya çıkarmış. Yury Bykov’un geçtiğimiz festivalde gösterilen Komiser filmi de suç ve ceza eksenine oturtulmuş bir vicdan sorgulamasıydı. Bu filmde de kaldığı yerden devam ediyor Bykov. Filmle ilgili tek eleştirim, filmin başrolündeki Artem Bystrov, bu rol için biraz naif kalmış sanki, Yönetmen büyük olasılıkla enayi karakterini fazla öne çıkmayan, gözlemleyip, sonra iç hesaplaşmasını yapacak ve sonunda patlayacak bir çercevede çizdi ama bu noktada filmi sürekleyecek karakterin gelişmeleri takip edip geride kalması ister istemez doğrulara vurgu yapmaktan çok yanlışların altınının çizilmesini sonucunu doğurmuş. Yanlışların, doğrulardan daha çok insanlar üzerinde etkili olduğu gerçek ama ben biraz daha karşı sesin yüksek çıkmasını, sistem karşısında bu kadar ezilmemesini bekliyordum. Hiç bir iyilik cezasız kalmaz durumu sadece bizim toplumumuza yönelik de değilmiş bu arada 🙂

İstanbul Film Festivali İçin Film Önerilerim

İlkinden bu yana takip etmeye çalıştığım İstanbul Film Festivali’nin bu yıl 34. yapılıyor. Biletler Kırmızı Lale Kartlılar için yarın (25.03.2015) Lale Kart sabibi olmayanlar için de 28.03.2015 C.tesi günü satışa çıkıyor.

Film eleştirmenleri ve İMDB notlarını dikkate aldığımda kaçırılmamasını düşündüğüm filmleri aşağıya yazdım.

71: Geçtiğimiz yılın en çok ses getiren ilk filmlerinden ‘71 nefes nefese izlenen bir aksiyon… Yönetmen Yann Demange, seyirciyi 1971 yılına, Belfast sokaklarına götürüyor. Bir ayaklanmayı durdurmak için yapılan harekâtta birliği erkenden geri çekilmek zorunda kalınca, deneyimsiz İngiliz askeri Gary yanlışlıkla tek başına geride kalır. Genç adamın Belfast sokaklarından canlı kurtulma çabasını anlatan filmin başrolünde, son yılların yükselişteki İngiliz yıldızı Jack O’Connell var. Demange ustalıkla çekilmiş takip sahneleriyle gerilimi en üst seviyede tutarken, olayların politik arka planını da es geçmiyor.

45 Yıl: Bu yıl Berlin Filme festivalinde En İyi Erkek ve Kadın Oyuncu ödüllerini alan film. Evliliklerinin 45. yılını kutlamak üzere olan bir çift: Kate ve Geoff. Hayatlarının son baharındalar ve kendi başlarına mutlu olmaya alışmışlar. Ters gidebilecek hiçbir şey yok ya da onlar öyle sanıyor. Oysa İsviçre’den gelen haber ilişkilerini karmaşık bir hale sokacaktır: Geoff’in 50 yıl önce kaybolan ilk aşkının hiç bozunmamış cesedi buzlar altında bulunmuştur. Geçmişin can sıkıcı muhasebesi şimdi başlayacaktır. Bol ödüllü Weekend / Haftasonu ile dikkatleri çeken yönetmen Andrew Haigh, çoğu kez Bergman’la karşılaştırılan bir tarz izleyerek evliliğin karanlık taraflarını anlatıyor.

Amsterdam Ekspres: Arnavut yönetmen Fatmir Koçi’nin yeni filmi göçmen sorununa yeni bir bakış atıyor.

Arabulucu: Oscar adaylığı bulunan yönetmen Borja Cobeaga, bu üçüncü uzun metrajlı çalışmasında İspanya’nın yakın tarihinden bir dizi olaya esprili ve absürd bir bakış açısıyla yaklaşıyor. 2014 San Sebastian En İyi Bask Filmi

Aşk Zahmetli İştir: Birkaç yıl önce Hindistan’ı etkisi altına alan ve binlerce kişinin işsiz kalmasına neden olan ekonomik kriz, Aşk Zahmetli İştir’in çıkış noktası… Neredeyse tümüyle diyalogsuz geçen bu filmde, bir kadın ve erkeğin gündelik hayatından, adeta ritüele dönüşen detaylar izliyoruz.

Bakir Dev: Büyükçe bir adamın küçükçe hikâyesi, İzlanda usulü bir “kırk yıllık bakir”… 40’larında, kilolu, hâlâ annesiyle oturan Fusi, henüz cesaretini toplayıp yetişkinlerin dünyasına girememiştir.

Bataklık: 2014 San Sabestian ve 2015 Goya Film Festivallerinde önemli ödüllerin bir çoğunu toplayan bir İspanyol gerilim filmi

Ben Ölmeden Önce: Oscar ödüllü kısa film Curfew’den uyarlanan bu filmde, dertli bir genç adam ile onun aşırı kuralcı yeğeni New York sokaklarında insanın yüreğini sızlatan bir serüvene çıkıyor.

Charlie’nin Ülkesi: Bu yarı otobiyografik dramda Avustralya sinemasının iki devi, yönetmen Rolf de Heer ve Aborijin oyuncu David Gulpilil, trajediyle başlayan bir yolculuk öyküsünü zafere çeviriyor.

Citizenfour: Citizenfour bir belgeselden ziyade gerçek hayattan fırlayan bir gerilim filmi. Belgeselci ve gazeteci Laura Poitras ve gazeteci Glenn Greenwald, “Citizenfour” takma adını kullanan Edward Snowden’la Hong Kong’da buluşuyor. Üst düzey CIA analizcisi Snowden, Amerikan Ulusal Güvenlik Ajansı’nın özel hayatın gizliliğini hukuk dışı yollarla ihlal ettiğini kanıtlayan gizli belgeleri kameralar önünde gazetecilere teslim ediyor. Poitras ve Greenwald, Snowden’ın tarihi kararıyla hayatını sonsuza dek değiştirecek bu fedakârca eylemini gözlemliyor. Film 2015 Belgesel Oscar’ını aldı

Enayi: İçten içe çürümüş bir toplum dürüst bir adam sayesinde değişir mi? Yoksa öylelerine enayi mi denir? Yury Bykov’un bu üçüncü uzun metrajlı filmi, daha önce festivalde izlediğimiz The Major / Komiser’in izinden gidiyor.

Okumaya devam et

İnsiyatif almaya korkan yöneticileri çocukluktan itibaren yetiştirmeye başlıyoruz

“Çocuğa kendiliğinden hiçbir şey yapmak özgürlüğü vermemekle onu korkak bir köle haline sokuyoruz” Montaigne

İnsiyatif almaktan korkan yöneticileri çocukluktan itibaren yetiştirmeye başlıyoruz.

Edilgen bir eğitim sistemi ile yetişen bir gencin etkin bir yönetici olmasını nasıl bekleyebiliriz ki?

Bu sistemde aslında hiçbir zaman özgür olamayacağını sorgulamasın diye okullarda sürekli bilgi yükleyerek aptallaştırdığımız gençten kısa zamanda yetkin bir yönetici olmasını beklemek tatlı bir hayal kurmaktan öteye gidemez. Önce sistemin kölesi yapıp sonra kendi gibi köleleri yönetmesini isteyeceğiz ondan. Yaşadığı acıların aynısını kendinden sonrakilere yaşatacağından emin olduğumuz zaman da, gencin yönetici olma vakti artık gelmiştir diyeceğiz. 🙂

2014’de En Beğendiğim 25 Film

2014’de seyrettiğim yaklaşık 150 film içinde en beğendiğim 25 film. Bir yerlerde seyretme fırsatınız olursa mutlaka seyredin derim.
Kış Uykusu
İnsanları Seyreden Güvercin (A Pigeon Sat On A Branch Reflecting On Existence)
Ida
Aşk (Her)
Muhteşem Güzellik (La Grande Belezza)
Nymphomaniac 1-2
Mandalinalar (Mandariniid – Tangerines)
Çocuk Pozu (Child’s Pose)
Meydan (The Square)
Dünyada 20.000 Gün (20.000 Days On Earth)
Köksüz
Kırık Çember (The Broken Circle)
İki Gün Bir Gece (Deux Jours, Une Nuit)
Özgürlük Dansı (Jimy’s Hall)
Körlük (Blind)
Mommy
Whiplash
Dile Veda (Goodbye To Language)
Timbuktu
Eve Dönüş (Coming Home)
Dünyanın Efendisi (Master Of The Universe)
Kürklü Venüs (Venus in Fur)
Stray Dogs
Magic In The Moonlight
Disappearence Of Eleanor Rigby

Film Ekiminin Ardından

7 günde 20 filme gittiğim Filmekimi dün bitti.

20 filmden 13’ü beni ciddi biçimde etkiledi, 2’sini sevmedim, 5’i ise ortalama, beklediğim kadar iyi değildi. İnsanın filmi seyrettiği andaki ruh halinin filmi beğenmesini ya da beğenmemesini çok etkilediğini düşünüyorum. Sabah ilk matinelerde seyrettiğim tüm fimleri beğenirken en az beğendiklerim 21.30 seanslarında seyrettiklerim. O filmleri sabah daha açık bir algı ile seyretse idim daha mı çok beğenecektim acaba.

Her festival sonrası küçük bir dünya turundan dönmüş gibi hissediyorum kendimi. İsveç, Mali, Fransa, ABD, Rusya, Bosna, Norveç, İngiltere, Çin, İskoçya, İzlanda, İtalya, Almanya’da küçük bir tur yaptıktan sonra evime geri döndüm.
En beğendiklerim;
İnsanları Seyreden Güvercin,
Mommy,
Saraybosna’nın Köprüleri,
Timbuktu,
Özgürlük Dansı,
İki Gün Bir Gece,
Dile Veda,
Whiplash,
Yuvaya Dönüş,
Aşkın Halleri
Beklediğimi Bulamadıklarım
Levithan,
Mucizeler,
Mr Turner,
Turist,
Çocukluk,
Buz, Kar ve İntikam

Sinemayı seviyorum çünkü…

Sinemayı seviyorum çünkü dünyanın uçsuz bucaksız bir yer olduğu hatırlatıyor bana, her ne kadar Shakespeare dünya büyük bir hapishaneden başka nedir ki demiş olsa da 🙂

Sinemayı seviyorum çünkü kısa bir süreliğine de olsa dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu unutturuyor insana…

Sinemayı seviyorum çünkü gördüklerimizin, yaşadıklarımızın, mevcutun içinde ne kadar küçük bir parça olduğunu gösteriyor ve bu kadar az veri ile nasıl böylesine keskin ve kararlı olabildiğimizin çelişkisini hissettiriyor insana…

Sinemayı seviyorum çünkü karanlık bir salonda bilmediğim dünyaların içinde kaybolmanın korkunç bir tadı var…

Sinemayı seviyorum çünkü bazı filmler bittikten sonra hafif bir yağmurun altında o filmi farklı boyutları ile yaşamak ruhuma çok iyi geliyor.

Belki de insanlığın geleceğine ilişkin kaybettiğim umudumu toparlamama yardımcı olduğu için bu kadar çok seviyorum sinemayı…