Film Festivalinin Ardından – Ben Ölmeden Önce

Uzun süredir Amerikan filmlerine karşı olumsuz bir önyargım var, açıkcası son yıllarda Amerikan yapımı filmlerin çoğu da seyrettikten sonra bu yargımı pekiştiriyor maalesef. Konusunu okuduğumda, tam klişe tuzağına düşecek bir film diye düşünüp bayağı bir ürkerek gittim ‘Ben Ölmeden Önce’ye. Ancak son yıllarda seyrettiğim The Disspearence of Eleanor Rigby ile birlikte seyrettiğim en iyi Amerikan bağımsız filmlerinden biri diyebilirim. Karşıt tipler, seyredeni rahatsız etmeyecek şekilde çarpıştırılmış, seyrederken hadi canım böyle de olmaz diye düşündürmeden film insanı içine alıyor. Her filmde, romanda söylene söylene olabildiğince ucuzlatılmış, artık içindeki anlamı kaybetmiş olan bir basit “Seni Seviyorum” sözünün derinliğini hatırlatması bence filmin en sarsıcı sahnelerinden biriydi.

Film Festivalinin Ardından – Güeros

Festival öncesinde de, sonrasında da üzerinde fazla konuşulmayan ancak seyrettiğim 27 film içinde beni en çok sarsan filmlerden biri. Meksikalı Yönetmen Alonso Ruizpalacios bir yol hikayesine dönüşen 3 gencin kısa süren macresasını hiç tempoyu düşürmeden, farklı bir sinema dili ile çok güzel anlatmış. Festivallerde en çok seyretmeyi istediğim, basit bir hikayeyi kendine özgü bir uslupla anlatan tarzda bir film.

Film Festivalinin Ardından – İsrail Usulü Boşanma

Festivalde seyrettiğim en etkileyici filmlerden biriydi. Tek bir mekanda, 5 yıl süren bir çiftin boşanamama macerası. Yer yer geçtiğimiz yıllarda en iyi yabancı film Oskarını alan İran filmi Ayrılık’ı anımsatsa da İsrail Usulü Boşanma çok daha farklı, sadece İsrail Kültürü üzerine değil, evlilik, aile ilişkileri ve hukuk üzerine de çok fazla soru soran ve bu soruların cevabını seyirciye bırakan bir film. Geleneklerin, hukuğun, evlilik kurumunun ve tüm ilişkilerin nasıl da daha üstünde olabileceğini göstermesi açısından küçük bir klasik olduğunu düşünüyorum.

Film Festivalinin Ardından – Charlie’nin Ülkesi

Bir Aborjinlinin başrolünü oynadığı ve yine bir Çanakkale Aborjini tarafından Türkçeleştirilmiş festivalin belki üzerinde fazla konuşulmayan ama en ilginç filmlerinden biriydi Caharlie’nin Toprakları. Charlie; beyaz adama benim topraklarımda senin işin var, benim yok, sen para kazanıyorsun, ben kazanamıyorum, tek amacınız bizim kültürümüzü yok edip, o iğrenç kültürünüzü buraya getirmek derken, Amerika, Afrika ve Avusturalya topraklarında yerel kültürün nasıl yok edilerek yerine bir sömürge kültürünün getirildiğindiğini basitçe özetliyordu. Baş roldeki David Gulpilil’in performansı kolay kolay unutulmayacak. Filmin sonunda filmin yönetmeni bu yılki Altın Lale jüri başkanı Rolf De Heer sohbetinde öğreniyorum ki aborjin oyuncu Gulpilil’in hayatı bir dram, ciddi alkol problemleri yaşamış ve böyle bir filmi çekmesi için aynı zamanda arkadaşı olan yönetmen Rolf De Heer’e kendisi gelmiş. Daha önce de birlikte çalışıp Aborjin dilinde ilk filmi The Tracker’ı çeviren bu ikili bu kez de Charlie’nin Topraklarını yapmışlar. Türkiye’de vizyona girer mi bilemiyorum ama bir çok özgün film gibi çok fazla ilgi görmeyeceği düşüncesi ile gösterilmeyeceğini düşünüyorum ama ki gösterilirse mutlaka seyredin derim.

Film Festivalinin Ardından – Sihirli Kız

Film sona erdiğinde birlikte seyretttiğim arkadaşım ile aynı şeyi söyledik. “Film gibi film”. Festivallerde en çok görmeyi istediğim tarzda filmlerden biriydi Sihirli Kız. Festival sona erdiğinde de beni en çok çarpan 5-6 filmden biri olduğunu söyleyebilirim. Peki neydi Sihirli Kız’ı böylesine çarpıcı kılan, bunu festivalin dergisindeki röportajında Yönetmen Carlos Vermut çok güzel anlatıyor. “Bence en iyi öyküler, buzdağının ucunu gösterip bizi gerisini ortaya çıkartmamıza zorlayanlar. Seyirciye bütün yanıtları vermek istemiyorum. Şaşırmalarını ve bir sonraki sahnede ne olacağını kestirememelerini istiyorum, çünkü bütün bu eksik parçalar insanı meraklandırıyor. Bir izleyici olarak bir sonraki sahne hakkında herhangi bir fikrim olmamasını seviyorum. Çünkü ne olacağını tahmin ettiğimde sıkılmaya başlıyorum.” 2. Filmi ile böylesine bir çıkışı yakalayan Carlos Vermut’un  önümüzdeki yıllarda bir çok keyifli filmini izleyeceğimizi düşünüyorum. Belki çok erken ama Carlos Vermut için İspanyol Sinemasının yeni Pedro Almadavar’ı diyebiliriz sanki.

Film Festivalinin Ardından – Fanusta Yaşayanlar

İçiçe girmiş 3 öykü, kuzey sinemasının kendine özgü ağır ama akıcı temposu ile 2 saati aşkın süre keyif ile seyrediliyor. Şair Mobi karakteri hem çok etkileyici hem de tüm öyküleri bir şekilde birbirine bağlıyor. Oyunculuklar, çekimler, mekanlar, kurgu, temponun sakin akıcılığı, müzikler hepsi kusursuzdu. İlk sahneden itibaren insanı içine alan ve 2 saat 10 dakika boyunca da hiç dışarı atmayan bir film Fanusta Yaşayanlar. Yorgun olmadığınız bir zamanda sakin sakin, filmin içinde kaybolarak seyretmenizi tavsiye ederim.

Film Festivalinin Ardından – Hayatını Yaşa

Asya’lılar Hollywood kalıpları ve klişeleri ile bir film çektiğinde ortaya nasıl bir felaket çıkıyor, bunu görmek açısından ilginç bir film olabilir ama çok sayıda benzeri olan bu tarz filmler içinde iyi bir konu yakalamış olsalar da dikkat çekmeyen, ne seyrederken, ne seyrettikten sonra insana tat vermeyen bir film Hayatını Yaşa. Filmin Asya’da bazı festivallerde ödüller almış olmasına çok üzüldüm. Tahmin ediyorum bu filme verilen ödüller biraz da Asya’lı yönetmenlere kendi yerel tadınıza bolca Hollywood sosu katın, biz bunu tüm dünyaya pazarlarız, böylece yeni yönetmenleri de yerel kültürlerin yozlaşmasına yönelik yapımlar yapması konusunda cesaretlendiririz amacı ile veriliyor.

Film Festivalinin Ardından – Messi

Messi’yi yakından tanıyan insanların bir barda bir araya gelip kendi aralarında Messi’yi konuşmak üzere kurgulanmış, bu büyük yıldız ile ilgili bir çok bilgiye sahip olma imkanı veren  samimi bir belgesl. Ancak araya katılan canlandırmalar belgeselin hem akışını hem gerçekçiliğini sarsıyor. Messi ile ilgili bu kadar kısa sürede bu kadar doğru ve birinci ağızdan bilgiyi aktarması açısından çok başarılı diyebilirim.

Film Festivalinin Ardından – Ulusal Müze

İngiltere’de National Museum’da sergilenen eserlere yönelik resim eleştirmenlerinin yorumları, resimlerin hikayeleri, bu arada arka planda müzecilik üzerine bir çok bilginin iletildiği, süresinin uzunluğu dışında mükemmel bir belgesel. Son yıllarda daha samimi ortamlarda, konu ile ilgili insanların bir araya gelip sohbet ettiği belgeseller çekilmeye başladı. Festivalde seyrettiğim Messi Belgeseli de bu tarz bir belgeseldi. Burada samimi bir havanın olması belki seyirciyi belgesele çekiyor ama bir taraftan da bu sohbetlerin belli bir kısmı doğal olması ile birlikte gereksiz diyaloglar içermesi nedeniyle zaman zaman seyircinin dikkatini de dağıtıyor. Açıkcası, bu tip sohbetlerden çok konunun uzmanlarının ya da tanıklarının daha sterilize edilmiş açıklamalarından oluşan belgesellerden daha çok şey alıyorum. Bu tip belgesellerin tehlikesi de Citizenfour’da olduğu gibi tek bir düşüncenin üzerine yoğunlaşırken bu düşüncenin karşı fikirlerini, antitezlerini gözden kaçırması, yönetmenin sürekli olarak fikirlerini pekiştirecek düşünce ve kanıtların üzerine yoğunlaşması.

Film Festivalinin Ardından – Motivasyon Sıfır

Festival Kitapcığında konusunu okuduğumda kadın askerler üzerine bir komedi filminin belli bir sığlıktan kendini kurtaramayacağını düşündüm. Ancak Israil’de ve diğer festivallerde aldığı ödüller merakımı uyandırdı ve Motivasyon Sıfır ile festivali Kadıköy Reks’de açtım. Yönetmen Talya Lavie, ilk filminde bu kadar hafif bir konudan mükemmel bir komedi filmi çıkarmış. Bir kez daha bir filmde konudan çok yönetmenin sinema dilinin, bunu akıcı bir şekilde aktarmasının ve mesaj verme kaygısı içinde bulunmamasının ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Komedi filmleri açısından zengin bir festival oldu, Motivasyon Sıfır da başarılı ve akılda kalan komedilerden biriydi. Fırsatınız olursa mutlaka seyredin derim.