Umutları kaybetmenin dayanılmaz ağırlığı…

Zaman zaman kendimi geçmişte yaşadığım güzel ülkemden bir daha geri dönmemek üzere sürgün edilmiş gibi hissediyorum. Bu duygunun bir orta yaş psikolojisi ile ortaya çıktığını sadece benim yaş grubumda insanların yaşadığını da düşünmüyorum, belki ifade etmiyor olsalar da benzer hisleri çok kişi hissediyor. Mutsuz insan yüzlerini daha çok görüyorum metroda, vapurda, sokaklarda, çaresizliğin üzerimizde yarattığı baskının boğuculuğu her geçen gün daha da artıyor. Bayramlar da, tatiller de bu toplumsal travmanın atlatılmasına çok fazla yardımcı olmuyor sadece bedenimizin dinlenmesini sağlıyor, o kadar. Aksine dinlenmiş bir beden ve zihin sağladığı dinginlikle üzerimizdeki yükün ne derece ağır olduğunu daha iyi hissetmemize neden oluyor.

40 yıl öncesinde bugün sahip olduklarımızdan bir çoğuna sahip değildik ancak geleceğe yönelik bir umudumuz vardı. Bir önceki kuşaklar bizim onlardan çok daha şanslı bir nesil olduğumuzu söylerlerdi. Bugün biz çocuklarımız için aynı şeyleri söyleyemiyoruz ne yazık ki, onların önündeki hayatın teknolojinin getirdiği tüm kolaylıklara rağmen daha iyi olacağını düşünmüyoruz. Önceki kuşaklardan aldığımız mirası sonraki kuşaklara aktaramamanın verdiği bir suçluluk duygusunun bir şekilde dışa vurumudur belki de yaşadıklarımız.

Gençlik ve yaşlılık, varoluş kaygılarının en fazla yaşandığı iki mevsim…

Gençlikte zihin, bedene varoluş kaygılarını daha bir sıklıkla iletir. Bütün o çılgınlıkları da belki onun için yaparız. Yaşlanmaya başladığımızda ise bu sefer işler yavaş yavaş tersine döner. Bu kez de beden, zihine varoluşa yönelik endişelerini göndermektedir. Vucudun, bana fazla güvenme, benden artık buraya kadar demeye başladığı mevsimdir yaşlılık.

Sonuç olarak, her ikisi de ruhumuzu yorar bir şekilde.

Bir hayat nasıl tüketilir?

Pahalı, lüks şeyler alıp onları tüketerek kaynağını çözemediğimiz, çözmek için üzerinde kafa dahi yoramadığımız sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışıyoruz. Psikolojik gereksinimlerimizi doğru çözümleyemediğimiz için sürekli olarak maddi şeylere yöneliyoruz. Yöneldiğimiz bu maddi nesneler psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayamadıkları gibi bizim gerçek ihtiyaçlarımızı bulmamıza da yardımcı olmuyorlar. Sonuçta kurtulamadığımız bir kısır döngü içinde kendimizi de hayatımızı da tüketiyoruz.