Edebiyat neye yarar? – Edebiyat, elimizdeki en iyi gerçeklik simülatörüdür

İnsan olmaya dair en temel ama aynı zamanda en yıpratıcı şeylerden biri kendimizi anlamanın çok zor olmasıdır. Bir yanımız üzgün, endişeli, sabırsızken, diğer yanımızın neler olduğu hakkında en ufak bir fikri bile yoktur. Kendimize dair hiçbir şey bilmeyişimiz yüzünden pek çok hata yaparız.

Edebiyat, bize bu konuda yardım edebilir. Çünkü edebiyat çoğu örnekte olduğu gibi bizi, bizden daha iyi tanır ve iç dünyamızda olup bitenlere dair bizim yapabileceğimizden çok daha doğru bir tablo çizebilir.

Marcel Proust 20. Yüzyılın ilk yarısında Fransa’da yaşayan aristokrat ve yüksek burjuva karakterler hakkında uzun bir roman yazmıştır. Romanının sonuna doğru olağanüstü bir iddiada bulunur. Roman, aslında bu uzak ve yabancı karakterler hakkında değil, çok daha yakın olduğunuz biri hakkındadır: sizin hakkınızda:

“Aslında okuma esnasında her okuyucu kendisini okur. Yazarın yaptığı, okuyucuya, bu kitap olmadan deneyimleyemeyeceği yönlerini keşfedebilmesi için bir mercek uzatmaktan ibarettir. Okurun, kitabın anlattıklarını kendi içinde bulması da anlatılanların doğruluğunun ispatıdır.”

En iyi kültürel eserlerin bazılarında, benliğimizin, ender bulunan bir tazelik ve kararlılıkla uyandırılan bazı istenmeyen yönleriyle karşılaşmanın bunaltıcı yoğunluğunu yaşarız. Yazarın nasıl olup da bize dair bu kadar derin gerçekleri bilebildiğini, biz tutunmaya çalıştığımızda parmaklarımızın arasından kayıp giden fikirlerin yazar tarafından nasıl harikulade bir biçimde ele alındığını ve aydınlatıldığını merak ederiz. Örneğin, Proust’un en sevdiği yazarlardan biri olan, 17. yüzyıl filozofu, Özdeyişler adıyla bilinen aforizmaların yazarı Le Duc de La Rochefoucauld’nun bilgelik dolu sözünü ele alalım:

“Hepimiz başkalarının talihsizliğine dayanabilecek güce sahibizdir.”

Aynı derecede içimize işleyebilecek bir başka fikirle devam eder:

“Aşk diye bir şeyin varlığını duymuş olmasa asla aşık olmayacak insanlar vardır.”

Bir o kadar iyi bir başkası:

“Asla flört etmediğini söylemek de flört etmenin bir biçimidir.”

Bu fikirlerin tanıdık gelmesi ile yüzümüzde bir gülümseme belirir. Biz de bunları yaşamıştık. Yalnızca bu duyguların zihnimizdeki karmaşasını bu kadar zarif bir cümlede yoğunlaştırmanın yolunu bilmiyorduk.

Proust edebiyatı bir “merceğe” benzeterek edebiyatın kendimize ve çevremizdeki insanlara dair anladıklarımıza odaklanmamıza yardım eden bir araç olduğunu anlatmak istemiştir. Büyük yazarlar bulanık olanları netleştirir. Örneğin, Proust’u okuduktan sonra sevgilimiz ‘kafası karışık’ olduğu için ‘biraz yalnız başına’ zaman geçirmeye ihtiyacı olduğundan nazikçe yakınarak bizi terk ettiğinde Proust’un şu satırları sayesinde aramızdaki dinamiği daha net bir şekilde görebilmeye başlarız: “İki sevgili ayrıldığında, nazikçe konuşan taraf artık aşık olmayandır.” Bunu anlamış olmak sevgilimizi geri getirmez ama terk edilmiş olmanın yalnızlığını dindirir ve kafa karışıklığımızı giderir.

Ne kadar çok yazarı okursak iç dünyamızı o kadar iyi tanırız. Her büyük yazar, Magellan ya da Cook ile kıyaslanabilecek bir kaşif sayılabilir; benliğin o güne dek gizli kalmış, yeni köşelerini keşfederler. Bazı kaşifler kıtaları keşfederken diğerleri bir iki küçük adayı ya da tek bir vadiyi veya koyu haritalandırmaya vakit ayırırlar. Kendimizi tanıyabilmek için hepsine ihtiyacımız vardır. Japon şair Matsuo Basho yalnızlık duygularımıza açıklık getirir; Tolstoy tutkularımızı açıklar; Kafka otoriteye duyduğumuz korkunun farkına varmamızı sağlar; Camus bizi yabancılaşmış ve uyuşmuş benliklerimizle yüzleştirir; Philip Roth’un rehberliğinde ölümlülüğün gölgesinde cinselliğimize ne olduğunun farkına varırız.

20. yüzyılın İngiliz yazarlarından Virginia Woolf, hayatının büyük bir bölümünde hastaydı. Bizler için duygularımızı açıklama misyonunu üstlenmiş bir yazar olarak, Hasta Olmaya Dair adlı denemesinde hastalığın nasıl bir şey olduğuna dair ne kadar az şey bildiğimizi anlatarak başlar. Sık sık iyi hissetmediğimizi, başımızın ağrıdığını söyleriz oysa hastalıklara dair yeterli kelime dağarcığına sahip değiliz. Bunun önemli bir sebebi, yetenekli yazarların hastalık üzerine çok az şey yazmış olmalarıdır. Woolf’un ifadesiyle: “Hamlet’in düşüncelerini ve Kral Lear’ın trajedisini dile döken İngilizce’de, soğuktan titremeyi ve baş ağrısını anlatacak sözcük yoktur. Okul çağında küçük bir kız aşık olduğunda Shakespeare’in ya da Keats’in sonelerinden faydalanabilir ama acı çeken biri başındaki bir ağrıyı doktora anlatmak istediğinde bütün bir lisan bir anda tükeniverir.” Bu, bir edebi kaşif olan Woolf’un en büyük keşiflerinden biridir. Yorgun olmanın, ağlamaklı olmanın, bir çekmeceyi dahi açamayacak kadar halsiz olmanın, kulaklardaki basınç ya da göğsündeki gümbürtü yüzünden rahatsız olmanın nasıl bir şey olduğuna netlik kazandırır. Woolf, hastalıkların Colombus’udur.

Hayatın belirsiz ama önemli çalkantılarına dikkat çeken bir kitap okurken, kitabı elimizden bırakıp normal hayatımıza geri döndüğümüzde tam da şayet yanımızda olsa yazarın tepki vereceği şeylere dikkat etmeye başlarız. Yeni merceğimiz sayesinde, bilincimizde süzülen türlü türlü yeni nesneyi ayırt etmeye ve net bir şekilde görmeye hazırız. Gökyüzünün tonları, bir yüzdeki ufak değişiklikler, bir arkadaşın ikiyüzlülüğü ya da daha önce üzüleceğimizi bile tahmin etmediğimiz bir olaya dair bastırılmış hüznümüz artık dikkatimizi çekebilir. Bir kitap bizi daha duyarlı hale getirir; uyku halindeki antenlerimizi uyandırır. Bu yüzden Proust, kendi romanını kastetmediği bir tevazuuyla şöyle der:

“Dâhi bir yazarın başyapıtını okuduğumuzda, sevmediğimiz yönlerimizin yansımalarını, bastırdığımız hazları ve acıları, hor gördüğümüz tüm duyguları bulmaktan zevk duyarız ve kitap sayesinde bunların değerini daha iyi anlarız.”

Bu satırlar Ralph Waldo Emerson’un aynı derecede ileri görüşlü sözleriyle paraleldir.

‘Dâhilerin zihinlerinde, ihmal ettiğimiz fikirlerimizi yeniden buluruz.’

Kültür sayesinde yalnızca kendi iç dünyamızı değil aynı zamanda başkalarının, özellikle de normalde hakkında çok şey bilemeyeceğimiz insanların iç dünyalarını da öğreniriz. Elimizdeki mercekle, Trinidad’da yaşayan bir ailenin yaşamını, İran’daki bir gencin hayatını, Suriye’deki bir okulu, Moldova’da aşkı ve Kore’de suçluluğu öğrenebiliriz. Gardiyanları geçip doğrudan karalın odasına dalabilir (horladığını ve cariyesine fısıldadığını duyabilir), yoksulun kulübesine, üst-orta sınıfa mensup bir ailenin yazlık evine ve alt-orta sınıfa mensup bir ailenin karavanına girebiliriz.

Tüm bunlar sayesinde, bize zaman kazandıracak ve hatalardan koruyacak altın bir fırsat yakalarız. Edebiyat zamanı hızlandırır, bize her bölümde on yıl atlatarak bütün bir hayatın izini sürdürebilir. Bu sayede günlük hayatlarımızda tehlikeli bir yavaşlıkla öğrenebileceğimiz kararların uzun vadeli sonuçlarını anlayabiliriz. Yalnızca sanata önem verdiğimizde ve parayı önemsemediğimizde ya da yalnızca tutkuyu önemsediğimizde ama çocuklarımıza önem vermediğimizde neler olabileceğini, sıradan insanları hor gördüğümüzde veya başkalarının ne düşündüğünü gereğinden fazla önemsediğimizde başımıza neler geleceğini hızlı bir şekilde görme şansımız olur. Edebiyat hataları önlememize yardımcı olur. Tüm o intihar eden kahramanlar, beladan kaçmak için cinayet işleyen talihsiz deliler, eşyasız odalarda yalnızlıktan ölen kurbanlar bize bir şeyler öğretir. Edebiyat, elimizdeki en iyi gerçeklik simülatörüdür. Gerçekte yıllar sürecek ve çok büyük tehlikeler içeren en çekici senaryoları güvenle yaşayabilmemizi sağlar ve karşılığında da kendimizi daha iyi anlayacağımızı,  tehlikelere körü körüne dalmaktan ve felaketlere yol açmaktan kaçınacağımızı umut eder.

Kaynak: theschooloflife.com

İş dünyasında bilgi ve tecrübenin gençlere aktarılması

Dikkat ediyorum, Türkiye’de çalışanların yaşı ilerledi mi, bilgisi ve tecrübesi ile baş tacı edileceğine, daha çok dinozor muamelesi görüyor. Yönetimden ve diğer çalışanlardan yaşına, kıdemine, şirkete verdiği emeğe saygı ve itibar beklerken idare edildikleri hissini yaşıyorlar ve motivasyonlarını ciddi ölçüde kaybediyorlar. Her şey de olduğu gibi iş dünyasında da hızlı bir değişim yaşanıyor, bu durumda dünün bilgi ve tecrübesini yarına aktaracaklara ihtiyaç tahmin edilelenin aksine artacaktır. Bu bilgi ve tecrübe bugünün iş dünyasına entegre edilemediğinde yeni yapılanmalarda ciddi sıkıntılar yaşanacaktır, zaten yaşanıyor da..

Neden tuzaklara düşer ve o tuzaklardan bir türlü kurtulamayız?

Asya’da maymun yakalamak için kullan ilan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır.

Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açlık o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Kimi yöneticiler neden yalakalığa çanak tutarlar?

Klinik psikolog ve ‘İşinde kendini iyi hissetmek, niye olmasın?’ adlı kitabın yazarı Yvonne Poncet-Bonissol, “Kimi yöneticiler yalakalığa çanak tutarlar” diyor. “Bunlar iktidarı severler, epey özseverdirler. Psikolojik olarak kaygılı insanlardır. Ve maiyetlerinden bu kaygılarını azaltmasını beklerler. Bu yüzden etraflarında dalkavukları toplarlar.” Bir Arap atasözünün dediği gibi “Öyle yalanlar vardır ki, dinleyen kulak söyleyen dudaktan daha kabahatlidir.” Benim görüşüm ise “Bir yöneticiyi tanımak istiyorsanız, kimlerle çalıştığına bakın, çevresinde kendi gibi insanları göreceksiniz”

100 yıl sonra Van Gogh

Sanırım yeni baskısı yok, sahaf fuarında buldum, Ferit Edgü’nün Van Gogh ve resimleri üzerine şiirsel tatta 50 kısa denemesi

Bir sahafta, kütüphanede, arkadaşınızın kitaplığında karşınıza çıkarsa mutlaka okuyun derim.

Kitaptan bir bölüm; Çoğu kez krallar kadar zengin olduğuna inanır Van Gogh. “Parasal olarak değil elbet, ama (her gün aynı olmasa da) çalışmalarımda kendimi tüm ruhum ve yüreğimle adayacağım bir şeyler bulduğum için, bu yaşamıma anlam kazandırdığı, esin kaynağı olduğu için zenginim”

Orta yaş ile başlayan süreç

Ömrün dönemeçlerinde orta yaş ile başlayan süreci biraz balkona çıkmaya benzetiyorum ben. Hayata biraz daha yukarıdan, biraz uzaktan bakmaya; kişileri, şeyleri, olayları daha genel olarak, topluca görmeye… Bir bakış derinliği ve serinliği olarak algılıyorum. Bir duruluk. Bu, asla yaşamdan çekilme, vazgeçme, ya da yerini gençlere bırakma gibi bir önermeyi açık ya da gizli olarak içeren bir anlayış değil. Bir olgunluk, bir duruş belirtisi. Aynı zamanda bir doygunluk. Alınan dönemeçleri, geçilen yollan insanın kendi hayatında bir yerlere yerleştirme hali; en önemlisi insanın “kendine” yerleşmesi. Yaptıklarınıza inanıyorsanız, geçtiğiniz yollara, bıraktığınız izlere, deneyimlerinizin başka insanların yaşamlarındaki yankısına sahiden inanıyorsanız, zaten bir ölçüde kendiliğinden gelip içinize yerleşecek bir duygudan söz ediyorum. Ama öyle olmuyor. İnsanın kendini sevmemesi, yaptıklarına tam olarak inanmaması, kendine ve yapıtlarına yeterince güvenmemesi, kendinden sonra gelen dalgaların gücü karşısında kendini zayıf hissetmesi, yavaş yavaş suyunun çekildiğini, beslenme kaynaklarının kuruduğunu fark etmesi, bütün bunlar karşısında duyduğu huzursuzluğun başkalarınca da görüldüğü kuşkusuna kapılması gibi birçok unsur devreye girerek, içlerinden birçoğuna huysuz, hırçın, habis ihtiyar görüntüsü veriyor. Gençken çok sevdiklerimizi, şimdi sevmiyor oluşumuzun kabahati niye yalnızca bizim olsun?

Murathan Mungan

Bugünün iş dünyasında işler neden daha kötüye gidiyor?

Bugünün iş dünyası hala 1900’lerin başındaki sanayi döneminin kuralları ile işlediği için hiyerarşi ve ünvanlar gereğinden çok fazla önemseniyor, oysa dünya son 10 yıldır sanayi dönemini değil, bilgi-iletişim çağını yaşıyor. O günün iş dünyasının kuralları bugünün dünyasında çok fazla birşey ifade etmiyor. (İşlerin daha kötüye gitmesini sağlamaktan başka) Dikey hiyerarşi ve ünvanların hareket alanını daraltması nedeniyle ne gençler ile tecrübelilerin birlikte oluşturabilecekleri sinerjiyi yaratabiliyoruz, ne de istenilen takım çalışmasını. Gencin tecrübeliyi önünde duvar, tecrübelinin de genci koltuğu için potansiyel tehlike olarak gördüğü bir yapıda verimli bir takım çalışmasını beklemek hoş bir hayal bence. Masallarla büyütüldüğümüzden olsa gerek seviyoruz böyle gerçekleşmeyecek hayallerin üzerine birşeyler inşa etmeyi 🙂