İmar barışı yerine, doğayla, mühendislikle, kendimizle barış yapabilseydik bugün bu depremden, depremin sonrasından bu kadar korkmayacaktık…
Günümüzün kentlerinde çocuk olmak…
21’inci yüzyılın en iyi 100 kitabı
Guardian gazetesinin, hangi kıstaslara göre kimler tarafından belirlediğini açıklama gereği duymadığı “21’inci yüzyılın en iyi 100 kitabı” şöyle:
- 1) Kurtlar Hanedanı, Hilary Mantel
- 2) Gilead, Marilynne Robinson
- 3) İkinci El Zaman, Svetlana Aleksiyeviç
- 4) Beni Asla Bırakma, Kazuo Ishiguro
- 5) Austerlitz, W.G. Sebald
- 6) The Amber Spyglass, Philip Pullman
- 7) Dünyayla Benim Aramda, Ta-Nehisi Coates
- 8) Autumn, Ali Smith
- 9) Bulut Atlası, David Mitchell
- 10) Half of a Yellow Sun, Chimamanda Ngozi Adichie
- 11) Benim Olağanüstü Akıllı Arkadaşım, Elena Ferrante
- 12) The Plot Against America, Philip Roth
- 13) Nickel and Dimed, Barbara Ehrenreich
- 14) Ustaparmak, Sarah Waters
- 15) The Sixth Extinction, Elizabeth Kolbert
- 16) Düzeltmeler, Jonathan Franzen
- 17) Yol, Cormac McCarthy
- 18) Şok Doktirini, Naomi Klein
- 19) Süper İyi Günler, Mark Haddon
- 20) Hayat, Sil Baştan, Kate Atkinson
- 21) Sapiens: Hayvanlardan Tanrılara, Yuval Noah Harari
- 22) Aralığın Onu, George Saunders
- 23) The Noonday Moon, Andrew Solomon
- 24) İt Kopuk Takımı, Jennifer Egan
- 25) Normal İnsanlar, Sally Rooney
- 26) Yirmi Birinci Yüzyılda Kapital, Thomas Piketty
- 27) Nefret, Arkadaşlık, Flört, Aşk, Evlilik, Alice Munro
- 28) Rapture, Carol Ann Duffy
- 29) Kavgam, Karl Ove Knausgaard
- 30) Yeraltı Demiryolu, Colson Whitehead
- 31) Argonautlar, Maggie Nelson
- 32) Tüm Hastalıkların Şahı, Siddhartha Mukherjee
- 33) Fun Home, Alison Bechdel
- 34) Çerçeve, Rachel Cusk
- 35) The Hare with Amber Eyes, Edmund de Waal
- 36) Experience, Martin Amis
- 37) Yeşil Yol, Anne Enright
- 38) The Line of Beauty, Alan Hollinghurst
- 39) İnci Gibi Dişler, Zadie Smith
- 40) The Year of Magical Thinking, Joan Didion
- 41) Kefaret, Ian McEwan
- 42) Moneyball, Michael Lewis
- 43) Citizen: An American Lyric, Claudia Rankine
- 44) Karanlıktaki Umut, Rebecca Solnit
- 45) Hayat Düzeyleri, Julian Barnes
- 46) Human Chain, Seamus Heaney
- 47) Persepolis, Marjane Satrapi
- 48) Geceye Bürüneceğim, Terry Pratchett
- 49) Normal Olmak Varken Neden Mutlu Olasın, Jeanette Winterson
- 50) Antilop ve Flurya, Margaret Atwood
- 51) Brooklyn, Colm Tóibín
- 52) Small Island, Andrea Levy
- 53) True History of the Kelly Gang, Peter Carey
- 54) Kadın ve İktidar-Bir Manifesto, Mary Beard
- 55) Etobur-Otobur İkilemi, Michael Pollan
- 56) Underland, Robert Macfarlane
- 57) Kavalier ve Clay’in Akıl Almaz Maceraları, Michael Chabon
- 58) Postwar, Tony Judt
- 59) Kocanın Güzelliği, Anne Carson
- 60) Dart, Alice Oswald
- 61) This House of Grief, Helen Garner
- 62) Anne Sütü, Edward St. Aubyn
- 63) The Immortal Life of Henrietta Lacks, Rebecca Skloot
- 64) Yazma Sanatı, Stephen King
- 65) Kayıp Kız, Gillian Flynn
- 66) Fizik Üzerine Yedi Kısa Ders, Carlo Rovelli
- 67) The Silence of the Girls, Pat Barker
- 68) Bahçıvan, John le Carré
- 69) Karasevdalılar, Javier Marías
- 70) Bir Skandal Üzerine Notlar, Zoë Heller
- 71) Jimmy Corrigan, The Smartest Kid on Earth, Chris Ware
- 72) The Age of Surveillance Capitalism, Shoshana Zuboff
- 73) Kıskanılacak Bir Şey Yok, Barbara Demick
- 74) Days Without End, Sebastian Barry
- 75) Drive Your Plow Over the Bones of the Dead, Olga Tokarczuk
- 76) Hızlı ve Yavaş Düşünme, Daniel Kahneman
- 77) Dünyanın Sonunu Önceleyen İşaretler, Yuri Herrera
- 78) The Fifth Season, N.K. Jemisin
- 79) The Spirit Level, Richard Wilkinson ve Kate Pickett
- 80) Geliş, Ted Chiang
- 81) Harvest, Jim Crace
- 82) Koralin ve Gizli Dünya, Neil Gaiman
- 83) Tell Me How It Ends, Valeria Luiselli
- 84) The Cost of Living, Deborah Levy
- 85) Tanrı Yanılgısı, Richard Dawkins
- 86) Adults in the Room, Yanis Varoufakis
- 87) Priestdaddy, Patricia Lockwood
- 88) Noughts and Crosses, Malorie Blackman
- 89) Kötü Kan, Lorna Sage
- 90) Visitation, Jenny Erpenbeck
- 91) Light, M. John Harrison
- 92) Kuşatma, Helen Dunmore
- 93) Darkmans, Nicola Barker
- 94) The Tipping Point, Malcolm Gladwell
- 95) Kronikler: Birinci Cilt, Bob Dylan
- 96) Değersiz Bir Hayat, Hanya Yanagihara
- 97) Harry Potter ve Ateş Kadehi, J.K. Rowling
- 98) Ejderha Dövmeli Kız, Stieg Larsson
- 99) Broken Glass, lain Mabanckou
- 100) Yaşlanıyor Muyum Ne?, Nora Ephron
Kaynak: K24
İnsan ve mücadelesi
İnsan, bilinçdışından bilince geçerek elde ettiği sihirli güç sayesinde doğa ile girdiği mücadeleyi kazandı. Umalım ki, yine aynı güç sayesinde, bu kez daha da büyük bir mücadeleyi, kendisi ile girdiği mücadeleyi de kazanır.
Jung, The Meaning of Psychology for Modern Man
Mutluluğun Mimarisi

Bakir topraklar üzerine yaptığımız evler bu toprakların sunduğu güzellikten daha fazlasını sunabilmeli bize. Mutluluğun ne olduğunu en kusursuz biçimde, en ustaca anlatabilen binalar inşa etmeliyiz. Hiç değilse bu kadarını borçluyuz üzerine binalar dikerek yok ettiğimiz kırlara, ağaçlara, solucanlara…
Alain De Botton – Mutluluğun Mimarisi
İstanbul Teknik Üniversitesi’nden Deprem Açıklaması
İstanbul’da 26 Eylül 2019’da yerel saat ile 14:00 civarında meydana gelen 5,7 büyüklüğündeki depremin ardından, Marmara Fayı üzerine Üniversitemizde uzun yıllardır uluslararası araştırmalar yürüten Prof. Dr. A.M. Celal Şengör, İTÜ Jeoloji Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof. Dr. Ziyadin Çakır, Prof. Dr. M. Sinan Özeren ve Dr. Öğr. Üyesi Gülsen Uçarkuş’un değerlendirmelerini kamuoyunu aydınlatmak amacıyla paylaşılması gereği duyulmuştur.
“BEKLENEN DEPREM
Kuzey Anadolu Fayı’nın Marmara Denizi’nin içine giren kısmı (ve buna bağlı ikincil faylara) yer bilimcilerce genel olarak “Marmara Fayı” diye adlandırılmaktadır. Bu fay, davranışı her yerinde aynı olan bir fay değildir. Bazı yerlerinde fay üzerinde İngilizce’de “creep” denen kaymaya benzer bir hareket ve bununla ilişkili küçük depremler olur. Bazı yerlerinde ise deprem neredeyse hiç olmaz. Marmara Fayı’nda gerçekleşen son büyük deprem 7.4 büyüklüğündeki 1999 İzmit depremidir ve bu depreme neden olan kırık İzmit Körfezi’nin içine doğru ilerlemiştir. Marmara Fayı üzerinde depremsellik yönünden suskun olan (dolayısıyla kırılması beklenen ve ekteki Marmara denizi fay haritasında sismik boşluk olarak adlandırılan) bir ucu Silivri açıklarında ve diğer ucu da Avcılar’ın güneyi olan Kumburgaz fay segmentidir. Deniz tabanında yapılan jeoloji, jeodezi ve sismoloji çalışmaları Kumburgaz fayının çok uzun bir süredir kırılmadığı, kilitli olduğu ve Marmara Denizi’nde olması beklenen depremin üzerinde olacağı düşünülen fay segmentidir.
“DİKKATLE TAKİP EDİLMELİ”
Son iki günde meydana gelen 4.6 ve 5.7 büyüklüğündeki iki depremin tam kilitli Kumburgaz fay segmentinin uç noktasında olması durumun kritikliğine işaret etmektedir. Sismoloji verilerine dayanarak, söz konusu iki deprem ve bunların arasında gerçekleşen artçıların tamamının, aynı mekanik kırılma süreci kapsamında gerçekleştiği sonucuna varılmıştır. Bilimsel göstergelere dayanarak, mevcut sismik aktivitenin dikkatle takip edilmesi ve gerekli tedbirlerin alınması yönünde hareket edilmelidir.

Şekil Başlığı: Marmara Denizi aktif fay haritası. Kırmızı daireler deprem aktivitesini göstermektedir. 24 Eylül ve 26 Eylül 2019 tarihlerinde meydana gelen depremlerin fay mekanizma çözümleri yeşil-beyaz toplarla gösterilmiştir. Deprem verileri, B.Ü. Kandilli Rasathanesi’nden alınmıştır.
10 Eylül 1509’da gerçekleşen İstanbul depreminde onarım-yeniden inşa faaliyetleri nasıl hayata geçirilmiş?
İstanbul; 10 Eylül 1509, 25 Mayıs 1719, 22 Mayıs 1766, 10 Temmuz 1894’te geçirdiği depremlerinden sonra ne kadar sürede barınma sorunlarını çözmüştü, hiç merak ettiniz mi? En ilgimi çeken Küçük Kıyamet (kıyamet-i suğra) olarak da adlandırılan 1509 depremi sonrası uygulamalar oldu.
10 Eylül 1509’da gerçekleşen İstanbul depreminde onarım-yeniden inşa faaliyetlerine Mart ayının bitmesiyle başlanmış; her yirmi evden bir kişi işçi olarak alınmış ve ev başına 22 akçe geçici vergi konmuş. Anadolu’dan 37.000, Rumeli’den 29.000 işçi, usta getirtilmiş.
Kaynak: Seda Özen Bilgili
Kobeli mimarlar 4 senede bunları yapıp şehri ayağa kaldırırken biz neden 20 senedir İstanbul’u depreme dayanıklı hale getiremedik?
Kobeli mimarlar 4 senede bunları yapıp şehri ayağa kaldırırken biz neden 20 senedir İstanbul’u depreme dayanıklı hale getiremedik?
1) Planlamadık. Planladığımızı dahi uygulamadık.
2) Teknik insanların eline şehrin yönetimini bırakmadık. Tekniğe inansaydık imar affı diye bir gündemimiz olamazdı.
Az gelişmiş bir toplum olmanın sonuçlarını yaşayacağız maalesef…

Savaşlar neden çıkar ya da insanoğlu savaşmaya neden bu kadar isteklidir?
Savaşların insanın kendi ülkesine ya da kendi sınıfına bir haksızlık yapıldığı inancından çıktığını sanmıyorum. Aslında, savaşın nedenlerini insan tabiatının derinliklerinde aramak gerekir. Savaşın ilkel insanların doğal bir görevi olduğunu söylemekle gerçeği abartmış olmayız. … Savaşları haklı göstermek için ileri sürülen nedenler sadece saldırgan olmayan insanların dövüşme itkilerini kışkırtmak içindir. Irmakların zaman zaman yataklarından taşmaları nasıl doğaya aykırı değilse, savaş eğilimi de insan tabiatına aykırı olmayan bir niteliktir; ve selleri önlemek için insan nasıl araya girip birşeyler yapıyorsa, savaşları önlemek için de öyle davranmalıdır.
Albert Einstein
Edebiyat neye yarar? – Edebiyat, elimizdeki en iyi gerçeklik simülatörüdür
İnsan olmaya dair en temel ama aynı zamanda en yıpratıcı şeylerden biri kendimizi anlamanın çok zor olmasıdır. Bir yanımız üzgün, endişeli, sabırsızken, diğer yanımızın neler olduğu hakkında en ufak bir fikri bile yoktur. Kendimize dair hiçbir şey bilmeyişimiz yüzünden pek çok hata yaparız.
Edebiyat, bize bu konuda yardım edebilir. Çünkü edebiyat çoğu örnekte olduğu gibi bizi, bizden daha iyi tanır ve iç dünyamızda olup bitenlere dair bizim yapabileceğimizden çok daha doğru bir tablo çizebilir.
Marcel Proust 20. Yüzyılın ilk yarısında Fransa’da yaşayan aristokrat ve yüksek burjuva karakterler hakkında uzun bir roman yazmıştır. Romanının sonuna doğru olağanüstü bir iddiada bulunur. Roman, aslında bu uzak ve yabancı karakterler hakkında değil, çok daha yakın olduğunuz biri hakkındadır: sizin hakkınızda:
“Aslında okuma esnasında her okuyucu kendisini okur. Yazarın yaptığı, okuyucuya, bu kitap olmadan deneyimleyemeyeceği yönlerini keşfedebilmesi için bir mercek uzatmaktan ibarettir. Okurun, kitabın anlattıklarını kendi içinde bulması da anlatılanların doğruluğunun ispatıdır.”
En iyi kültürel eserlerin bazılarında, benliğimizin, ender bulunan bir tazelik ve kararlılıkla uyandırılan bazı istenmeyen yönleriyle karşılaşmanın bunaltıcı yoğunluğunu yaşarız. Yazarın nasıl olup da bize dair bu kadar derin gerçekleri bilebildiğini, biz tutunmaya çalıştığımızda parmaklarımızın arasından kayıp giden fikirlerin yazar tarafından nasıl harikulade bir biçimde ele alındığını ve aydınlatıldığını merak ederiz. Örneğin, Proust’un en sevdiği yazarlardan biri olan, 17. yüzyıl filozofu, Özdeyişler adıyla bilinen aforizmaların yazarı Le Duc de La Rochefoucauld’nun bilgelik dolu sözünü ele alalım:
“Hepimiz başkalarının talihsizliğine dayanabilecek güce sahibizdir.”
Aynı derecede içimize işleyebilecek bir başka fikirle devam eder:
“Aşk diye bir şeyin varlığını duymuş olmasa asla aşık olmayacak insanlar vardır.”
Bir o kadar iyi bir başkası:
“Asla flört etmediğini söylemek de flört etmenin bir biçimidir.”
Bu fikirlerin tanıdık gelmesi ile yüzümüzde bir gülümseme belirir. Biz de bunları yaşamıştık. Yalnızca bu duyguların zihnimizdeki karmaşasını bu kadar zarif bir cümlede yoğunlaştırmanın yolunu bilmiyorduk.
Proust edebiyatı bir “merceğe” benzeterek edebiyatın kendimize ve çevremizdeki insanlara dair anladıklarımıza odaklanmamıza yardım eden bir araç olduğunu anlatmak istemiştir. Büyük yazarlar bulanık olanları netleştirir. Örneğin, Proust’u okuduktan sonra sevgilimiz ‘kafası karışık’ olduğu için ‘biraz yalnız başına’ zaman geçirmeye ihtiyacı olduğundan nazikçe yakınarak bizi terk ettiğinde Proust’un şu satırları sayesinde aramızdaki dinamiği daha net bir şekilde görebilmeye başlarız: “İki sevgili ayrıldığında, nazikçe konuşan taraf artık aşık olmayandır.” Bunu anlamış olmak sevgilimizi geri getirmez ama terk edilmiş olmanın yalnızlığını dindirir ve kafa karışıklığımızı giderir.
Ne kadar çok yazarı okursak iç dünyamızı o kadar iyi tanırız. Her büyük yazar, Magellan ya da Cook ile kıyaslanabilecek bir kaşif sayılabilir; benliğin o güne dek gizli kalmış, yeni köşelerini keşfederler. Bazı kaşifler kıtaları keşfederken diğerleri bir iki küçük adayı ya da tek bir vadiyi veya koyu haritalandırmaya vakit ayırırlar. Kendimizi tanıyabilmek için hepsine ihtiyacımız vardır. Japon şair Matsuo Basho yalnızlık duygularımıza açıklık getirir; Tolstoy tutkularımızı açıklar; Kafka otoriteye duyduğumuz korkunun farkına varmamızı sağlar; Camus bizi yabancılaşmış ve uyuşmuş benliklerimizle yüzleştirir; Philip Roth’un rehberliğinde ölümlülüğün gölgesinde cinselliğimize ne olduğunun farkına varırız.
20. yüzyılın İngiliz yazarlarından Virginia Woolf, hayatının büyük bir bölümünde hastaydı. Bizler için duygularımızı açıklama misyonunu üstlenmiş bir yazar olarak, Hasta Olmaya Dair adlı denemesinde hastalığın nasıl bir şey olduğuna dair ne kadar az şey bildiğimizi anlatarak başlar. Sık sık iyi hissetmediğimizi, başımızın ağrıdığını söyleriz oysa hastalıklara dair yeterli kelime dağarcığına sahip değiliz. Bunun önemli bir sebebi, yetenekli yazarların hastalık üzerine çok az şey yazmış olmalarıdır. Woolf’un ifadesiyle: “Hamlet’in düşüncelerini ve Kral Lear’ın trajedisini dile döken İngilizce’de, soğuktan titremeyi ve baş ağrısını anlatacak sözcük yoktur. Okul çağında küçük bir kız aşık olduğunda Shakespeare’in ya da Keats’in sonelerinden faydalanabilir ama acı çeken biri başındaki bir ağrıyı doktora anlatmak istediğinde bütün bir lisan bir anda tükeniverir.” Bu, bir edebi kaşif olan Woolf’un en büyük keşiflerinden biridir. Yorgun olmanın, ağlamaklı olmanın, bir çekmeceyi dahi açamayacak kadar halsiz olmanın, kulaklardaki basınç ya da göğsündeki gümbürtü yüzünden rahatsız olmanın nasıl bir şey olduğuna netlik kazandırır. Woolf, hastalıkların Colombus’udur.
Hayatın belirsiz ama önemli çalkantılarına dikkat çeken bir kitap okurken, kitabı elimizden bırakıp normal hayatımıza geri döndüğümüzde tam da şayet yanımızda olsa yazarın tepki vereceği şeylere dikkat etmeye başlarız. Yeni merceğimiz sayesinde, bilincimizde süzülen türlü türlü yeni nesneyi ayırt etmeye ve net bir şekilde görmeye hazırız. Gökyüzünün tonları, bir yüzdeki ufak değişiklikler, bir arkadaşın ikiyüzlülüğü ya da daha önce üzüleceğimizi bile tahmin etmediğimiz bir olaya dair bastırılmış hüznümüz artık dikkatimizi çekebilir. Bir kitap bizi daha duyarlı hale getirir; uyku halindeki antenlerimizi uyandırır. Bu yüzden Proust, kendi romanını kastetmediği bir tevazuuyla şöyle der:
“Dâhi bir yazarın başyapıtını okuduğumuzda, sevmediğimiz yönlerimizin yansımalarını, bastırdığımız hazları ve acıları, hor gördüğümüz tüm duyguları bulmaktan zevk duyarız ve kitap sayesinde bunların değerini daha iyi anlarız.”
Bu satırlar Ralph Waldo Emerson’un aynı derecede ileri görüşlü sözleriyle paraleldir.
‘Dâhilerin zihinlerinde, ihmal ettiğimiz fikirlerimizi yeniden buluruz.’
Kültür sayesinde yalnızca kendi iç dünyamızı değil aynı zamanda başkalarının, özellikle de normalde hakkında çok şey bilemeyeceğimiz insanların iç dünyalarını da öğreniriz. Elimizdeki mercekle, Trinidad’da yaşayan bir ailenin yaşamını, İran’daki bir gencin hayatını, Suriye’deki bir okulu, Moldova’da aşkı ve Kore’de suçluluğu öğrenebiliriz. Gardiyanları geçip doğrudan karalın odasına dalabilir (horladığını ve cariyesine fısıldadığını duyabilir), yoksulun kulübesine, üst-orta sınıfa mensup bir ailenin yazlık evine ve alt-orta sınıfa mensup bir ailenin karavanına girebiliriz.
Tüm bunlar sayesinde, bize zaman kazandıracak ve hatalardan koruyacak altın bir fırsat yakalarız. Edebiyat zamanı hızlandırır, bize her bölümde on yıl atlatarak bütün bir hayatın izini sürdürebilir. Bu sayede günlük hayatlarımızda tehlikeli bir yavaşlıkla öğrenebileceğimiz kararların uzun vadeli sonuçlarını anlayabiliriz. Yalnızca sanata önem verdiğimizde ve parayı önemsemediğimizde ya da yalnızca tutkuyu önemsediğimizde ama çocuklarımıza önem vermediğimizde neler olabileceğini, sıradan insanları hor gördüğümüzde veya başkalarının ne düşündüğünü gereğinden fazla önemsediğimizde başımıza neler geleceğini hızlı bir şekilde görme şansımız olur. Edebiyat hataları önlememize yardımcı olur. Tüm o intihar eden kahramanlar, beladan kaçmak için cinayet işleyen talihsiz deliler, eşyasız odalarda yalnızlıktan ölen kurbanlar bize bir şeyler öğretir. Edebiyat, elimizdeki en iyi gerçeklik simülatörüdür. Gerçekte yıllar sürecek ve çok büyük tehlikeler içeren en çekici senaryoları güvenle yaşayabilmemizi sağlar ve karşılığında da kendimizi daha iyi anlayacağımızı, tehlikelere körü körüne dalmaktan ve felaketlere yol açmaktan kaçınacağımızı umut eder.
Kaynak: theschooloflife.com