Sinemayı seviyorum çünkü…

3 yıl önce Film Ekimi biletlerimi aldıktan sonra, istediğim tüm biletleri bulmuş olmamın keyfi ile Kadıköy Kozyatağı metrosunda IPad’ime hızlı hızlı yazmıştım 😊

Sinemayı seviyorum çünkü dünyanın uçsuz bucaksız bir yer olduğu hatırlatıyor bana, her ne kadar Shakespeare dünya büyük bir hapishaneden başka nedir ki demiş olsa da 🙂

Sinemayı seviyorum çünkü kısa bir süreliğine de olsa dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu unutturuyor insana…

Sinemayı seviyorum çünkü gördüklerimizin, yaşadıklarımızın, mevcutun içinde ne kadar küçük bir parça olduğunu gösteriyor ve bu kadar az veri ile nasıl böylesine keskin ve kararlı olabildiğimizin çelişkisini hissettiriyor insana…

Sinemayı seviyorum çünkü karanlık bir salonda bilmediğim dünyaların içinde kaybolmanın korkunç bir tadı var…

Sinemayı seviyorum çünkü bazı filmler bittikten sonra hafif bir yağmurun altında o filmi farklı boyutları ile yaşamak ruhuma çok iyi geliyor.

Belki de insanlığın geleceğine ilişkin kaybettiğim umudumu toparlamama yardımcı olduğu için bu kadar çok seviyorum sinemayı…

Bugünün öğrencisi nasıl bir eğitime ihtiyaç duyuyor?

Bugünün dünyasında bilgiyi işleyip yorumlayarak öğrencilerine iletebilmek hocanın ilk işi olmalı. Derslerde bilginin sadece kitaplarda olduğu gibi anlatıldığı günler artık geride kaldı. Geçmiş eğitim sisteminde geçmişin dünyasına uygun monolog bir yapı vardı, hoca söyler, öğrenci dinlerdi. Bugün ise çok farklı, çok sesli bir dünyanın içindeyiz. Bu doğrultuda öğretmen kavramının ve tanımının yeniden yapılması gerekiyor. Aksi durumda bilgiyi nasıl kullanacağını bilmeyen, onu işleyemeyen, kafasının içi hiç bir zaman işine yaramayacak bir sürü bilgi ile doldurulmuş olan yeni bir kuşak ile karşı karşıya kalacağız.

Perşembe günü verilecek Nobel Edebiyat Ödülü için bahis sitelerinin yazarlara verdiği şanslar

Perşembe günü verilecek Nobel Edebiyat Ödülü için bahis sitelerinin yazarlara verdiği şanslar şöyle.

Benim favorim, Murakami 😊

Anne Carson 4/1

Maryse Condé 5/1

Can Xue 8/1

Haruki Murakami 8/1

Margaret Atwood 10/1

Olga Tokarczuk 10/1

Ismail Kadaré 17/1

Milan Kundera 20/1

George R. R. Martin 250/1

Kaynak: Can Semercioğlu

Şantiyede ilk günü olan mühendis – mimara tavsiyeler

Şantiyede ilk gün, hatta ilk hafta her mühendis-mimarın ister istemez gözünde büyüttüğü, büyütmekte de haklı olduğu sıkıntılı bir süreçtir. Hele bir de devam eden bir projeye katılıyorsa; oradaki insanlar onu nasıl karşılayacak, hangi sorunlarla karşılaşacak, ondan hangi bilgiler saklanacak, gelişinden kimler rahatsız olacak ve bunun gibi önceden cevap veremeyeceği bir sürü soru kafa karışıklığını, tedirginliğini daha da arttıracaktır. Bu soruların cevabını öğrenebilmesi için belirli bir zamanının geçmesi gerekiyor. Bu noktada işi zamana bırakmaktan başka çaresi yok. Ancak ilk günlerde o projeyi ne kadar iyi tanırsa, alışma sürecini de o kadar rahat geçirecektir.

Çalışacağı projeyi iyi tanıması için ilk günden incelemesi gereken araçları kısaca aşağıya yazdım.

İş Programı: Projede zamanı bu program ile yönetecek

Bütçe: Projede maliyeti, karlılığı bütçe ile yönetecek

Ana sözleşme ve eki şartnameler: İmalatları ve işveren ile ilgili tüm süreçleri sözleşme ile yönetecek

Projeler: Projenin nasıl hayata geçirileceğini projeler üzerinden öğrenecek.

Vaziyet Planı: Şantiyede ne nerede, ilk günden öğrenmek gerekiyor. Büyük bir şantiyede ilk günlerde kaybolabilir de.

Organizasyon Şeması: Projede görev alan kişileri ve birbiri ile olan hiyerarşik ilişkisini bu şema ile öğrenebilir. Kimden ne isteneceği konusunda organizasyon şeması rehberi olacak.

İnsanın bir ağacı olmalı…

Dört yıl önce bloguma yazdığım bir yazı. Facebook, birden karşıma çıkarınca tekrar paylaşmak istedim.

İnsanların çocukluklarının geçtiği ev, sokak, mahalle olur da, hiç ağaç da olur mu demeyin. Benim ve arkadaşlarımın böyle bir ağacı vardı. Yaz akşamları, okul sonraları birbirimize hiç sormadan bu ağacın çevresinde toplanırdık. Hepimizin arka pencereleri ağacın olduğu bahçeye baktığı için bir arkadaşımızı gördük mü oraya, atardık kendimizi… Ben sevmediğim Biyoloji, Tarih gibi dersleri üst dallarına çıkıp çalışırdım. Hiç bir zaman kafamın almayacağını düşündüğüm (herhalde soyadım kafa-dar diye bu dersler girmiyor içeri derdim 😀) bu dersleri bu ağacın dalları arasında nasıl olduğunu anlamadan anlardım. Okul bittiğinde de o tiksindiğimiz bütün derslerin defterlerini bu ağacın altında yaktığımız ateşin içine atar, alevlerin etrafında hoplaya zıplaya okulun bitişini kutlardık 😀 Bugün dünyanın neresinde bir ağacın kesildiğini duysam, Ataköy’deki bu çocukluğumun geçtiği ağaç geliyor aklıma ve kendi kendime diyorum ki demek ki bunların hayatlarında hiç ağaçları olmamış, onun için bu doymamışlıkları, açlıkları, gözlerindeki mutsuzlukları…

Tembellik etmeyi bilmek lazım

Önemlidir. Tembellik etmeyi bilmek lazım.

İşin özü tempodur. Yaptığından tamamen uzaklaşıp doğru zamanda mola almazsan her şeyi kaybedersin.

İster aktör ol, ister ev kadını, fark etmez…

Doruk noktalarının arasında hiçbir şey yapmadığın boşluklar olmalı. Yatağa uzanıp tavanı seyret. Bu çok, çok önemlidir…

Hiçbir şey yapmamak, çok çok önemli. Ve bu çağdaş toplumda kaç kişi yapıyor bunu? Çok az. Bu yüzden herkes kaçık, saldırgan, öfke ve nefret dolu.

Charles Bukowski

Neden bu kadar öfkeliyiz?

Öfkemizin en önemli sebebi dünyaya ve insanlara karşı fazla iyimser olmamız değil mi? Dünyanın varoluşundan bu yana adaletsiz bir yer olduğunu, kimsenin bize iyi şeylerin olacağının garantisini vermediğini kabul ettiğimizde öfkelenecek de çok şey kalmıyor geriye 🙂