Film Festivalinin Ardından – Charlie’nin Ülkesi

Bir Aborjinlinin başrolünü oynadığı ve yine bir Çanakkale Aborjini tarafından Türkçeleştirilmiş festivalin belki üzerinde fazla konuşulmayan ama en ilginç filmlerinden biriydi Caharlie’nin Toprakları. Charlie; beyaz adama benim topraklarımda senin işin var, benim yok, sen para kazanıyorsun, ben kazanamıyorum, tek amacınız bizim kültürümüzü yok edip, o iğrenç kültürünüzü buraya getirmek derken, Amerika, Afrika ve Avusturalya topraklarında yerel kültürün nasıl yok edilerek yerine bir sömürge kültürünün getirildiğindiğini basitçe özetliyordu. Baş roldeki David Gulpilil’in performansı kolay kolay unutulmayacak. Filmin sonunda filmin yönetmeni bu yılki Altın Lale jüri başkanı Rolf De Heer sohbetinde öğreniyorum ki aborjin oyuncu Gulpilil’in hayatı bir dram, ciddi alkol problemleri yaşamış ve böyle bir filmi çekmesi için aynı zamanda arkadaşı olan yönetmen Rolf De Heer’e kendisi gelmiş. Daha önce de birlikte çalışıp Aborjin dilinde ilk filmi The Tracker’ı çeviren bu ikili bu kez de Charlie’nin Topraklarını yapmışlar. Türkiye’de vizyona girer mi bilemiyorum ama bir çok özgün film gibi çok fazla ilgi görmeyeceği düşüncesi ile gösterilmeyeceğini düşünüyorum ama ki gösterilirse mutlaka seyredin derim.

Film Festivalinin Ardından – Sihirli Kız

Film sona erdiğinde birlikte seyretttiğim arkadaşım ile aynı şeyi söyledik. “Film gibi film”. Festivallerde en çok görmeyi istediğim tarzda filmlerden biriydi Sihirli Kız. Festival sona erdiğinde de beni en çok çarpan 5-6 filmden biri olduğunu söyleyebilirim. Peki neydi Sihirli Kız’ı böylesine çarpıcı kılan, bunu festivalin dergisindeki röportajında Yönetmen Carlos Vermut çok güzel anlatıyor. “Bence en iyi öyküler, buzdağının ucunu gösterip bizi gerisini ortaya çıkartmamıza zorlayanlar. Seyirciye bütün yanıtları vermek istemiyorum. Şaşırmalarını ve bir sonraki sahnede ne olacağını kestirememelerini istiyorum, çünkü bütün bu eksik parçalar insanı meraklandırıyor. Bir izleyici olarak bir sonraki sahne hakkında herhangi bir fikrim olmamasını seviyorum. Çünkü ne olacağını tahmin ettiğimde sıkılmaya başlıyorum.” 2. Filmi ile böylesine bir çıkışı yakalayan Carlos Vermut’un  önümüzdeki yıllarda bir çok keyifli filmini izleyeceğimizi düşünüyorum. Belki çok erken ama Carlos Vermut için İspanyol Sinemasının yeni Pedro Almadavar’ı diyebiliriz sanki.

Film Festivalinin Ardından – Fanusta Yaşayanlar

İçiçe girmiş 3 öykü, kuzey sinemasının kendine özgü ağır ama akıcı temposu ile 2 saati aşkın süre keyif ile seyrediliyor. Şair Mobi karakteri hem çok etkileyici hem de tüm öyküleri bir şekilde birbirine bağlıyor. Oyunculuklar, çekimler, mekanlar, kurgu, temponun sakin akıcılığı, müzikler hepsi kusursuzdu. İlk sahneden itibaren insanı içine alan ve 2 saat 10 dakika boyunca da hiç dışarı atmayan bir film Fanusta Yaşayanlar. Yorgun olmadığınız bir zamanda sakin sakin, filmin içinde kaybolarak seyretmenizi tavsiye ederim.

Film Festivalinin Ardından – Hayatını Yaşa

Asya’lılar Hollywood kalıpları ve klişeleri ile bir film çektiğinde ortaya nasıl bir felaket çıkıyor, bunu görmek açısından ilginç bir film olabilir ama çok sayıda benzeri olan bu tarz filmler içinde iyi bir konu yakalamış olsalar da dikkat çekmeyen, ne seyrederken, ne seyrettikten sonra insana tat vermeyen bir film Hayatını Yaşa. Filmin Asya’da bazı festivallerde ödüller almış olmasına çok üzüldüm. Tahmin ediyorum bu filme verilen ödüller biraz da Asya’lı yönetmenlere kendi yerel tadınıza bolca Hollywood sosu katın, biz bunu tüm dünyaya pazarlarız, böylece yeni yönetmenleri de yerel kültürlerin yozlaşmasına yönelik yapımlar yapması konusunda cesaretlendiririz amacı ile veriliyor.

Film Festivalinin Ardından – Messi

Messi’yi yakından tanıyan insanların bir barda bir araya gelip kendi aralarında Messi’yi konuşmak üzere kurgulanmış, bu büyük yıldız ile ilgili bir çok bilgiye sahip olma imkanı veren  samimi bir belgesl. Ancak araya katılan canlandırmalar belgeselin hem akışını hem gerçekçiliğini sarsıyor. Messi ile ilgili bu kadar kısa sürede bu kadar doğru ve birinci ağızdan bilgiyi aktarması açısından çok başarılı diyebilirim.

Film Festivalinin Ardından – Ulusal Müze

İngiltere’de National Museum’da sergilenen eserlere yönelik resim eleştirmenlerinin yorumları, resimlerin hikayeleri, bu arada arka planda müzecilik üzerine bir çok bilginin iletildiği, süresinin uzunluğu dışında mükemmel bir belgesel. Son yıllarda daha samimi ortamlarda, konu ile ilgili insanların bir araya gelip sohbet ettiği belgeseller çekilmeye başladı. Festivalde seyrettiğim Messi Belgeseli de bu tarz bir belgeseldi. Burada samimi bir havanın olması belki seyirciyi belgesele çekiyor ama bir taraftan da bu sohbetlerin belli bir kısmı doğal olması ile birlikte gereksiz diyaloglar içermesi nedeniyle zaman zaman seyircinin dikkatini de dağıtıyor. Açıkcası, bu tip sohbetlerden çok konunun uzmanlarının ya da tanıklarının daha sterilize edilmiş açıklamalarından oluşan belgesellerden daha çok şey alıyorum. Bu tip belgesellerin tehlikesi de Citizenfour’da olduğu gibi tek bir düşüncenin üzerine yoğunlaşırken bu düşüncenin karşı fikirlerini, antitezlerini gözden kaçırması, yönetmenin sürekli olarak fikirlerini pekiştirecek düşünce ve kanıtların üzerine yoğunlaşması.

Film Festivalinin Ardından – Motivasyon Sıfır

Festival Kitapcığında konusunu okuduğumda kadın askerler üzerine bir komedi filminin belli bir sığlıktan kendini kurtaramayacağını düşündüm. Ancak Israil’de ve diğer festivallerde aldığı ödüller merakımı uyandırdı ve Motivasyon Sıfır ile festivali Kadıköy Reks’de açtım. Yönetmen Talya Lavie, ilk filminde bu kadar hafif bir konudan mükemmel bir komedi filmi çıkarmış. Bir kez daha bir filmde konudan çok yönetmenin sinema dilinin, bunu akıcı bir şekilde aktarmasının ve mesaj verme kaygısı içinde bulunmamasının ne kadar önemli olduğunu düşündüm. Komedi filmleri açısından zengin bir festival oldu, Motivasyon Sıfır da başarılı ve akılda kalan komedilerden biriydi. Fırsatınız olursa mutlaka seyredin derim.

Film Festivalinin Ardından – Bataklık

Filmin başından sonunun nasıl biteceğine dair ipuçlarını aldığınız eski kalıplarla çekilmiş bir polisiye. Oyunculuklar, müzik, tempo, görüntüler ne kadar iyi olsa da kurgu iyi oturtulamayınca o film başından itibaren sırıtmaya başlıyor. İdeolojik olarak birbirinden apayrı iki polis, bataklıktaki takip sahneleri, finale doğru artan tempo, hiç biri  kurgunun zayıflığını kapatmıyor. Bir film ilk 10 dakika içinde seni içine almıyorsa ilerleyen sürede de kolay kolay içine almıyor, alır gibi olsa da bir süre sonra temponun zayıflığından dolayı seni dışarı fırlatıyor. bataklık ilk andan itibaren insanı içine çekmeyen, bu iki polis ne yapar ne eder, biraz birbirleri ile tartışırlar ama finalde seyirciyi mutlu sona ulaştırırlar hissini yaratıyor. Bir polisiye olmasına rağmen 70’lerin kalıpları ile çeklidiği için seyredenin merakını hiç zorlamıyor. İlginç bir hikayenin iyi oyuncularla nasıl kötü bir filme dönüşebileceğini göstermiş bize yönetmen Alberto Rodriquez. İspanya’da nasıl böylesine ödülleri toplamış anlayamadım.

Film Festivalinin Ardından – Küçük Ölüm

Bu sene festivalde seyrettiğim 2 keyifli Fransız Komedinden biri Küçük Ölüm, diğeri bir Fransız köyünde geçen engellerin engel olmayabileceğini anlatan Hayatımın Şarkısı idi.
5 farklı cinsel fantezi üzerinden yola çıkmış 5 küçük hikaye filmin sonunda bir şekilde içiçe giriyor. Yönetmen josh Lawson, üzerinde çok fazla film yapılmayan, yapılanların da maalesef çoğunun sığ kaldığı cinsellik ile ilgili mesaj verme kaygısına düşmeden son derece eğlenceli bir film yapmış. Ayrıca filmin canlı temposunun üzerine kurguyu da çok iyi oturtmuş. Bu filmin de konusu itibari ile vizyona girmesi zor görünüyor, seyredebilme fırsatınız olursa mutlaka seyredin derim.

Film Festivalinin Ardından – Enayi

Tahmin ediyorum filme gidenlerin bir çoğu benim gibi festival kitapçığında film ile ilgili açıklamaların sonunda Rus yönetmen Yury Bykov’un şu sözlerinden etkilendi. “Böyle insanlara artık çok zor rastlıyoruz. Değer tanımazlığın, korkunun ve kayıtsızlığın genel geçer sayıldığı günümüzde yaptıklarının kesinlikle normal olmadığını söylemek için bu insanlara romantik diyoruz, idealist diyoruz ya da düpedüz enayi deyip geçiyoruz. Benim ülkemde böyle “enayiler” hala var, işte bu yüzden benim hala umudum var”, bu sözlerin üzerine ne söylesek eksik kalacak, yönetmen ne anlatmak istediği çok net anlatıyor ve filmde burada söylediklerinin üzerinde kurgulanmış. Tahmin ediyorum, Yury Bykov bu filmi çekmeden vicdan üzerine çok kafa yormuş. Berkman’ın söylediği gibi “insanlığı vicdan kuratacak” sözünden yola çıkmış ve vicdan üzerine mükemmel bir film ortaya çıkarmış. Yury Bykov’un geçtiğimiz festivalde gösterilen Komiser filmi de suç ve ceza eksenine oturtulmuş bir vicdan sorgulamasıydı. Bu filmde de kaldığı yerden devam ediyor Bykov. Filmle ilgili tek eleştirim, filmin başrolündeki Artem Bystrov, bu rol için biraz naif kalmış sanki, Yönetmen büyük olasılıkla enayi karakterini fazla öne çıkmayan, gözlemleyip, sonra iç hesaplaşmasını yapacak ve sonunda patlayacak bir çercevede çizdi ama bu noktada filmi sürekleyecek karakterin gelişmeleri takip edip geride kalması ister istemez doğrulara vurgu yapmaktan çok yanlışların altınının çizilmesini sonucunu doğurmuş. Yanlışların, doğrulardan daha çok insanlar üzerinde etkili olduğu gerçek ama ben biraz daha karşı sesin yüksek çıkmasını, sistem karşısında bu kadar ezilmemesini bekliyordum. Hiç bir iyilik cezasız kalmaz durumu sadece bizim toplumumuza yönelik de değilmiş bu arada 🙂