Klasik okul-eğitim sisteminde daha ne kadar ısrar edeceğiz?

Okul, gençlerin hayatında tamamen bir istisna, zamanın dışında bir ölü nokta haline geldi. Okul, bugün gençlerin internete bağlı olmadıkları (on-line olmadıkları); cep telefonlarının, müziğin sustuğu; ekranı bırakıp babalarının defterine kalemine döndükleri; aynı anda (müzik dinlemek, DVD seyretmek, çetleşmek ve ödev yapmak gibi mesela) bir çok şeyi bir arada yapmaları yasak olan tek ortam. Gençleri, kendi gerçeklerinden ve alışkanlıklarından zorla koparıp onlara tamamen aykırı bir ortam yaratan klasik okul-eğitim sisteminde ısrar edecek miyiz, yoksa ‘bugünün gençleri bizden farklı’ diyerek eğitimi yeniden düşünecek ve gençlere uygun hale getirecek miyiz?

İki yıl önce bugün Mimarlar Odası Çanakkale Şubesinde verdiğim seminer sonrası

Keyifli seminer sonrası şu notu düşmüşüm 😊

Çanakkale Mimarlar Odası’nın insanın motivasyonunu arttıran güzel salonunda, harika bir katılımla 2 saati aşan keyifli bir seminer oldu. Bu güzel etkinlik için beni davet eden Çanakkale Mimarlar Odası’na, İnşaat Mühendisleri Odası’na ve sevgili Filiz Bahar a çok teşekkür ederim.

Toplum sürekli kendini tekrarlayan dogmaların esiri…

Türk eğitim sistemi, merak eden, sorgulayan, aldığı yanıtların doğru olup olmadığı ya da kesin olup olmadığı üzerinde duran, aldığı yanıtla tatmin olmayınca araştıran insanlar yetiştirmeye yönelik olarak kurgulanmış bir eğitim sistemi değil. En baştan sorgulanması doğru olmayan alanlar belirleniyor ve daha küçücük yaştayken bunlar çocuğun beynine işleniyor ve o zaman da merak etme, araştırma, aldığı yanıtla tatmin olmayıp derinleşme gibi yetenekler kısıtlanmış oluyor. Kısıtladıklarımız analitik düşünmenin başlangıç noktaları. Nedenler, niçinler, nasıllar, neden – sonuç ilişkileri kurulamayınca kabuller, ön yargılar, büyüklerin dedikleri doğrudur yaklaşımları, söz uçar yazı kalır deyişleri ön plana çıkıyor. Öyle olunca da toplum sürekli kendini tekrarlayan dogmaların esiri oluyor.

Mahfi Eğilmez – Kendime Yazılar

Murathan Mungan’dan orta yaşlılık üzerine bir değerlendirme…

Ömrün dönemeçlerinde orta yaş ile başlayan süreci biraz balkona çıkmaya benzetiyorum ben. Hayata biraz daha yukarıdan, biraz uzaktan bakmaya; kişileri, şeyleri, olayları daha genel olarak, topluca görmeye… Bir bakış derinliği ve serinliği olarak algılıyorum. Bir duruluk. Bu, asla yaşamdan çekilme, vazgeçme, ya da yerini gençlere bırakma gibi bir önermeyi açık ya da gizli olarak içeren bir anlayış değil. Bir olgunluk, bir duruş belirtisi. Aynı zamanda bir doygunluk. Alınan dönemeçleri, geçilen yollan insanın kendi hayatında bir yerlere yerleştirme hali; en önemlisi insanın “kendine” yerleşmesi. Yaptıklarınıza inanıyorsanız, geçtiğiniz yollara, bıraktığınız izlere, deneyimlerinizin başka insanların yaşamlarındaki yankısına sahiden inanıyorsanız, zaten bir ölçüde kendiliğinden gelip içinize yerleşecek bir duygudan söz ediyorum. Ama öyle olmuyor. İnsanın kendini sevmemesi, yaptıklarına tam olarak inanmaması, kendine ve yapıtlarına yeterince güvenmemesi, kendinden sonra gelen dalgaların gücü karşısında kendini zayıf hissetmesi, yavaş yavaş suyunun çekildiğini, beslenme kaynaklarının kuruduğunu fark etmesi, bütün bunlar karşısında duyduğu huzursuzluğun başkalarınca da görüldüğü kuşkusuna kapılması gibi birçok unsur devreye girerek, içlerinden birçoğuna huysuz, hırçın, habis ihtiyar görüntüsü veriyor. Gençken çok sevdiklerimizi, şimdi sevmiyor oluşumuzun kabahati niye yalnızca bizim olsun?

Murathan Mungan