Aldığım en güzel sevgililer günü mesajlarından biri…

Bu yıl sevgililer gününde ortaokul arkadaşım Sevgili Habibe Kızılcık annem ile babamın fotoğrafının altında beni çok duygulandıran bir mesaj yolladı. Şimdi annem hayatta olsa, oğlum böyle şeyler uluorta paylaşılır mı hiç deyip bana kızacaktı muhtemelen… Ben bir kez daha onu dinlemeyip paylaşıyorum Habibe’nin mesajını… 😊

Şenol diyor ki birbirine bu kadar yakışan çift 🥰 sevgilerine hayrandı herkes ..ne güzel hala el el elesiniz bu yaşta diyince annen derdi ki “ evet nasıl olmayalım , birbirmizi baston olarak kullanıyoruz”✌😍

İki şey var anca ölünce unutulur diyor Nazım, annemizin yüzü ile şehrimizin yüzü…

02 Eylül 2017’de uzun bayram tatilinde bloğuma yazdığım yazı.

Annemi de, İstanbul’u da çok özleyince tekrar paylaşmak istedim…

Nazım’a sormak isterdim, pekiyi, şehrin bakılacak bir yüzü kalmadığında da yine unutulmaz mı o şehir? Unutulur ise ne zaman unutulur? Tahmin ediyorum unutulmaz diyecektir, o zaman tekrar sormak isterdim, hangi yüzünü unutamayacağım, çocukluğumun Istanbul’unu mu, bugünkü kaotik Istanbul’u mu? O da bana annenin yüzünü nasıl hatırlıyorsan Istanbul’u da o yüzüyle hatırlayacaksın diyecektir muhtemelen.

Bayram tatilinde sakinleşen Istanbul’un keyfini çıkarırken hep bu sorular takılıyor kafama. Romalılar, Bizanslılar, Osmanlılar bu şehri inşa ederken bir gün bu hale geleceğini hiç akıllarına getiriyorlar mıydı acaba? Şehrin merkezinden dışına doğru kasabalaşarak büyüyeceğini, kimliğini, dokusunu böylesine kaybedeceğini, bir gün onların hayal ettikleri ile hiç ilgisi olmayan bir şehrin ortaya çıkacağını düşünüyorlar mıydı? Ya biz 20 yıl sonra Istanbul’u nasıl canlandırıyoruz hayalimizde? Bu sorular, başka soruları da getiriyor aklıma, bir kere yazmaya başlasam, biliyorum bu blog yetmeyecek bana. Romalıların bıraktığı Istanbul’un tadını çıkaramasam da bari tatilcilerin bize 1 haftalığına ödünç bıraktığı Istanbul’un keyfini çıkarayım diyorum 🙂

Evlatları yaşarken hiçbir anne ölmez…

Gün doğmadan uyandığım sabahlarda gözlerimi hiç açmadan zihnimin içinde kendi kendime bir oyun oynarım. Annemin yanımda olduğunu düşünür, son günlerde yaşadıklarımı, tıkandığım noktaları, kızgınlıklarımı, bitmek bilmeyen öfkemi, çelişkilerimi ona anlatır, onun düşüncelerini sorarım. Anlattıkları ile hafif hafif gün aydınlanmaya başlar, gözümü açarım bakarım ki gitmiş, söyledikleri kalmış sadece. Konuştuklarımızı düşünürüm bir süre, konuyu yine benim göremediğim bir açıdan nasıl da yakaladı diye hayret ederim ama şaşırmam, çünkü hep öyleydi derim. Bu oyunu gece uykunuz kaçtığında kaybettiklerinizle oynamanızı tavsiye ederim. Ufkunuz açılıyor, farklı perspektifler kazanıyorsunuz. Ancak oyunu oynadığınız hiç kimse size anneniz kadar samimi ve net yaklaşamıyor. İnsan o zaman anlıyor ki evlatları yaşadığı sürece aslında hiç bir anne ölmüyormuş.

Bu satırları dört yıl önce, annemin ayrılışından ise bir yıl sonraki Anneler Günü sabahında uyanır uyanmaz yazmıştım. Sohbetlerim devam ediyor annemle. İlginçtir, özlem arttıkça daha iyi anlıyoruz sanki birbirimizi…

Korona sonrası paradigma değişiklikleri – 13

2015 yılında Caddebostan Kültür Merkezi’nde Selim İleri, Mario Levi ve Ahmet Ümit’in katıldıkları Kadıköy’ün yüz yılı konulu sohbet toplantısında onlara yüz yıl sonrasının Kadıköy’ünü ve dünyasını nasıl hayal ettiklerini sormuştum. Sorumun ardından salonda gülüşmeler olmuş, muhtemelen dinleyicilerin kafasında birçok olumsuz senaryo canlanmıştı. Bugünün bozulan Kadıköy’ünün yüz yıl sonrasını düşünmek bile korkutucuydu. Gezegen yüz yıl daha bizi üzerinde taşıyacak mıydı? Yüz yıl sonra bırakın Kadıköy’ü, insanlar olacak mıydı? Salondaki gülmeler devam ederken Ahmet Ümit hızla çok ilginç bir yanıt verdi soruma. Mars’tan bir göktaşının dünyaya çarpması ile insanların aydınlanacağını beklediğini, en ümitsiz zamanlarda toplumların hiç beklenmeyen çözümleri üretebildiklerini, bu açıdan umudunu hiç yitirmediğini söyledi. Sonra da ekledi, sosyal değişimlerin matematiği olmaz, böyle gelişmelerin nasıl olacağını tarih boyunca hesap edememiştir insanoğlu.

Korona virüsünün ortaya çıkışından bu yana dünya üzerindeki hiç beklemediğim bu hızlı değişimi gözledikçe Ahmet Ümit’in o cevabı geliyor aklıma. Sosyal değişimlerin matematiği olmaz…

Korona sonrası paradigma değişiklikleri – 12

İnsanın varoluşundan bu yana kafasının içinde hep cevabını aradığı ama bir türlü de yanıtlayamadığı bir soru var. Biz doğada en çok hangi canlıya benziyoruz ya da bize en yakın canlı hangisi? Çoğunlukla maymunlara benzetiriz kendimizi, laboratuvar deneylerinde kullandığımız farelerin yapısıyla da benzer yanlarımız olduğu söylenebilir belki. Ama doğada bize en yakın canlı türüyle birkaç ay önce tanıştık diye düşünüyorum. Kim mi bu canlı türü? Covit19. Girdiği organizmada her şeyi darmadağın ediyor, hatta hoşuna gitmezse öldürüyor da. Gezegene ve üzerindeki doğal hayata biz de Covit19 gibi yaklaşmadık mı bugüne kadar? Neyse yalnız değiliz artık dünyada… 😊

Korona sonrası paradigma değişiklikleri – 10

Mevcut maskelerimizin üzerine şimdi bir de Covit19 maskesi takacağız. 😊 Bob Dylan, konserine gelenlere maske dağıtıp, kendisinin ve grubunun da maskeli sahneye çıktığı turnesinde kendisine neden böyle bir turne yaptığını soran gazeteciye şöyle demişti: Bir insan ancak maske takıyorsa doğruyu söyler, takmıyorsa mümkün değildir bu. Maske zorunluluğu geldiğinde aklıma hemen Bob Dylan’ın bu sözleri geldi…

Korona sonrası paradigma değişiklikleri – 09

Virüslerin ele geçirdiği dünyamızda bir mülteci gibi evlerimize sığınarak geçirdiğimiz iki aydan sonra hibrit bir yaşam bekliyor bizleri. Bir taraftan eski kurgularımız içinde yaşamaya devam ederken, bir taraftan da hızla daha önce hiç denemediğimiz yeni uygulamaları hayatımıza sokacağız. Çabuk uyum sağlayanların kazanacağı, ağır kalanların ise kaybedeceği bir dönem. Hele eski ezberlerini bir türlü kıramayanların, ayakta dahi kalmasının çok zor olacağı bir yeni hayat…

Korona sonrası paradigma değişiklikleri – 08

Virüs ortaya ilk çıktığında herkes birçok şeyi stok etmişti. Sonra paralar suyunu çekince evde ekmek yapmaya başladı aynı insanlar. 😊 Yeni dönemde evden neleri üretebileceğimizi yeniden sorgulayıp, bu ürettiklerimizi, pazarlayabileceğimiz ticari modeller geliştireceğimiz. Tüm bu ürettiklerimiz dünyayı daha da zenginleştirecek farklılıkların ortaya çıkmasını sağlayacak.

Korona sonrası paradigma değişiklikleri – 07

1999 depremi sonrası rahmetli Ahmet Mete Işıkara depremlerle yaşamaya alışmalıyız demişti. Biz de bu yeni dönemde belirsizliklerle yaşamaya alışacağız. Her şeyi bilmek ve yönetmek isteyen modern dünyanın insanı için kabullenmesi zor bir süreç olacak kuşkusuz. Ama bir şekilde alıştıktan sonra da birçok eski korkumuzdan kurtulmuş olduğumuzu göreceğiz. Belki de en güzeli belirsizliklerin olası kötü sonuçları üzerine eskisi kadar kafa yormayacağız artık…