
Umarım Covit19’da benzer bir durumla karşılaşmayız…
Kaynak: @tansuyegen

Umarım Covit19’da benzer bir durumla karşılaşmayız…
Kaynak: @tansuyegen


Kaynak: @TansuYegen

Kaynak: @tansuyegen

Kaynak: @mehmetceyhan23
Moskova’da yaşayan dostum Nejat Özçimen’in “Mühendisler için makroekonomik terimler” videosunu ve kanalındaki diğer videoları izlemenizi tavsiye ederim. Bu güzel videoların devamını sabırsızlıkla bekliyorum 🤗
Ömrünü cüzzamla mücadeleye, cehaletin karanlığını yenmeye, kardelenlerin açmasını sağlamaya adamış, beni küçük yaşta edebiyat klasikleri ile tanıştıran aile dostumuz, babamın Kandilli İlkokul’undan sınıf arkadaşı benim anılarımda hep Türkan Teyze olarak yaşayacak olan Türkan Saylan’ı ölüm yıldönümünde saygıyla anıyorum.


15 Mayıs saat 15.00’de Balıkesir Üniversitesi İnşaat Mühendisliği Kulübü’nün İnstagram canlı yayınına konuk olacağım. Yayını @imkbaun ve @ckafadar2 hesaplarından takip edebilirsiniz.

Nişan taşı dediğimizde aklımıza İstanbul’da bir semt adı gelir değil mi? Nişan taşı.. Tarihte Okçuluk yarışmalarında dereceler belirlenip, rekorların kırıldığı menzillere taşlar dikiliyor. İşte o taş Nişantaşı semtine de adını veriyor..
1791 yılında III.Selim yaptırıyor.
Kaynak: @Meral_Akcay
Yirmiyedi yıl önce bir hemşirenin oğlunuz oldu demesiyle başlayan bir hikaye. Beşinci ayında yapılan testlerde belli olmuştu aslında cinsiyetin. Hemşirenin verdiği bu haber çok da şaşırtıcı değildi benim için. Ama yine de hoşuma gitmişti o iki kelimenin birlikte söylendiğinde ortaya çıkan şiirsel ses. Oğlunuz oldu. Yeni bir hayatın giriş cümlesiydi. Oğlunuz oldu. Bundan sonra siz aynı siz olmayacaksınız, hiç bir şey de bu cümlenin öncesindeki gibi yaşanmayacak artık diyordu hemşire. Ben ise sadece o iki sözcüğü duyuyordum. Oğlunuz oldu.
Sen dünyaya gelinceye kadar, çocuklar benim için hep annelerinin, babalarının var ettikleri canlardı fakat sen bana bunun aslında hiç de böyle olmadığını, çocukların da anne babalarını var edebildiklerini gösterdin. Bizi sürekli yenileyerek var ediyordun çünkü. Bana verdiğin ilk ve belki de en önemli öğreti buydu sanırım.
Geriye doğru baktığımda ne kadar çok şey yaşamışım içimde diyorum kendi kendime.
Veli toplantılarının dönüşünde hocalarının seninle ilgili söylediklerini Sevinç’e anlattığım heyecanımı sevdim. Fikirlerime, hızla karşı fikirlerle yaklaştığında şimdi ona nasıl yanıt vermeliyim diye düşündüğüm o anlardaki kafa karışıklığımı sevdim. Seninle saatlerce kar topu oynayıp, sırılsıklam olsak da hala üşümüyoruz, biraz daha devam edelim dediğimiz kışları sevdim. Arka bahçemizdeki ağaçların altında fıstık topladığımız o yazı sevdim. Fenerbahçeli olmama rağmen koyu bir Galatasaraylı olmanı sevdim. İlk doğduğun aylarda şantiyedeki ofisimde çalışırken kokunu özleyip, kaç saat kaldı mesainin bitmesine diye sürekli kafamı duvardaki o eski saate kaldırıp baktığımda bana hiç hareket etmiyormuş gibi görünen akrep ile yelkovanı bile sevdim. Uyurken seni seyrettiğim sabahlarda sıcacık bir şefkatle sevdim seni. Üç yaşındayken, sekizinci kat balkonumuzda yemek yediğimiz bir akşam, birden sofradan kalkıp, bulutlara doğru bakarak ben buradan gökyüzüne doğru uçabilirim, bana bir şey olmaz dediğinde ise korku ile sevdim seni. Belki de kendimi daha çok sevdim sen var olduktan sonra…
Oğlunuz oldu diye başlayan bu kalın kitabın yirmi yedinci bölümü bitip, yirmi sekizinci bölümü başlıyor bugün. Yazdıklarım da kitabın eski ama sararmamış sayfalarını karıştırırken altını çizdiklerimden birkaç küçük alıntı.


