Neden tuzaklara düşer ve o tuzaklardan bir türlü kurtulamayız?

Asya’da maymun yakalamak için kullan ilan bir çeşit tuzak vardır. Bir hindistancevizi oyulur ve iple bir ağaca veya yerdeki bir kazığa bağlanır. Hindistancevizinin altına ince bir yarık açılır ve oradan içine tatlı bir yiyecek konur. Bu yarık sadece maymunun elini açıkken sokacağı kadar büyüklüktedir, yumruk yaptığında elini dışarı çıkaramaz. Maymun, tatlının kokusunu alır, yiyeceği yakalamak için elini içeri sokar ve yiyeceği kavrar, ama yiyecek elindeyken elini dışarı çıkarması olanaksızdır.

Sıkıca yumruk yapılmış el, bu yarıktan dışarı çıkmaz. Avcılar geldiğinde, maymun çılgına döner ama kaçamaz. Aslında bu maymunu, tutsak eden hiçbir şey yoktur. Onu sadece onun kendi bağımlılığının gücü tutsak etmiştir. Yapması gereken tek şey elini açıp yiyeceği bırakmaktır. Ama zihninde açlık o kadar güçlüdür ki bu tuzaktan kurtulan maymun çok nadir görülür.

Kimi yöneticiler neden yalakalığa çanak tutarlar?

Klinik psikolog ve ‘İşinde kendini iyi hissetmek, niye olmasın?’ adlı kitabın yazarı Yvonne Poncet-Bonissol, “Kimi yöneticiler yalakalığa çanak tutarlar” diyor. “Bunlar iktidarı severler, epey özseverdirler. Psikolojik olarak kaygılı insanlardır. Ve maiyetlerinden bu kaygılarını azaltmasını beklerler. Bu yüzden etraflarında dalkavukları toplarlar.” Bir Arap atasözünün dediği gibi “Öyle yalanlar vardır ki, dinleyen kulak söyleyen dudaktan daha kabahatlidir.” Benim görüşüm ise “Bir yöneticiyi tanımak istiyorsanız, kimlerle çalıştığına bakın, çevresinde kendi gibi insanları göreceksiniz”

100 yıl sonra Van Gogh

Sanırım yeni baskısı yok, sahaf fuarında buldum, Ferit Edgü’nün Van Gogh ve resimleri üzerine şiirsel tatta 50 kısa denemesi

Bir sahafta, kütüphanede, arkadaşınızın kitaplığında karşınıza çıkarsa mutlaka okuyun derim.

Kitaptan bir bölüm; Çoğu kez krallar kadar zengin olduğuna inanır Van Gogh. “Parasal olarak değil elbet, ama (her gün aynı olmasa da) çalışmalarımda kendimi tüm ruhum ve yüreğimle adayacağım bir şeyler bulduğum için, bu yaşamıma anlam kazandırdığı, esin kaynağı olduğu için zenginim”

Orta yaş ile başlayan süreç

Ömrün dönemeçlerinde orta yaş ile başlayan süreci biraz balkona çıkmaya benzetiyorum ben. Hayata biraz daha yukarıdan, biraz uzaktan bakmaya; kişileri, şeyleri, olayları daha genel olarak, topluca görmeye… Bir bakış derinliği ve serinliği olarak algılıyorum. Bir duruluk. Bu, asla yaşamdan çekilme, vazgeçme, ya da yerini gençlere bırakma gibi bir önermeyi açık ya da gizli olarak içeren bir anlayış değil. Bir olgunluk, bir duruş belirtisi. Aynı zamanda bir doygunluk. Alınan dönemeçleri, geçilen yollan insanın kendi hayatında bir yerlere yerleştirme hali; en önemlisi insanın “kendine” yerleşmesi. Yaptıklarınıza inanıyorsanız, geçtiğiniz yollara, bıraktığınız izlere, deneyimlerinizin başka insanların yaşamlarındaki yankısına sahiden inanıyorsanız, zaten bir ölçüde kendiliğinden gelip içinize yerleşecek bir duygudan söz ediyorum. Ama öyle olmuyor. İnsanın kendini sevmemesi, yaptıklarına tam olarak inanmaması, kendine ve yapıtlarına yeterince güvenmemesi, kendinden sonra gelen dalgaların gücü karşısında kendini zayıf hissetmesi, yavaş yavaş suyunun çekildiğini, beslenme kaynaklarının kuruduğunu fark etmesi, bütün bunlar karşısında duyduğu huzursuzluğun başkalarınca da görüldüğü kuşkusuna kapılması gibi birçok unsur devreye girerek, içlerinden birçoğuna huysuz, hırçın, habis ihtiyar görüntüsü veriyor. Gençken çok sevdiklerimizi, şimdi sevmiyor oluşumuzun kabahati niye yalnızca bizim olsun?

Murathan Mungan

Bugünün iş dünyasında işler neden daha kötüye gidiyor?

Bugünün iş dünyası hala 1900’lerin başındaki sanayi döneminin kuralları ile işlediği için hiyerarşi ve ünvanlar gereğinden çok fazla önemseniyor, oysa dünya son 10 yıldır sanayi dönemini değil, bilgi-iletişim çağını yaşıyor. O günün iş dünyasının kuralları bugünün dünyasında çok fazla birşey ifade etmiyor. (İşlerin daha kötüye gitmesini sağlamaktan başka) Dikey hiyerarşi ve ünvanların hareket alanını daraltması nedeniyle ne gençler ile tecrübelilerin birlikte oluşturabilecekleri sinerjiyi yaratabiliyoruz, ne de istenilen takım çalışmasını. Gencin tecrübeliyi önünde duvar, tecrübelinin de genci koltuğu için potansiyel tehlike olarak gördüğü bir yapıda verimli bir takım çalışmasını beklemek hoş bir hayal bence. Masallarla büyütüldüğümüzden olsa gerek seviyoruz böyle gerçekleşmeyecek hayallerin üzerine birşeyler inşa etmeyi 🙂

Aklı ihtiyaçlarının kölesi olmaktan ibaret insanlar

[Aklı ihtiyaçlarının kölesi olmaktan ibaret insanlar] hayatlarında bir kez olsun bir latife veya nükteli herhangi bir şey onları canlandırıp neşelendirmemiştir; tam tersine herhangi bir şey, en alt düzeyde bile düşünceyi gerekli kılsa, bu onların nefretini çekmesi için yeterlidir. Olsa olsa en kaba, en bayağı şakalar gülmelerini sağlar onların; diğer zamanlarda her biri ciddi görünüşlü birer hayvandır, bunun tek sebebi ancak öznel bir ilgiye güçlerinin yetebilmesidir. Tam da bu yüzden kağıt oyunları, elbette para karşılığında, onlar için en uygun eğlencedir, çünkü bu tıpkı müzik, dram, sohbet vb. gibi iradeyi sadece bilgi alanı içinde tutmaz, harekete geçirir ve devinden halde tutar, ki asıl olan ve ister istemez her yerde karşılaşılan da budur. Kalan zamanlarda onlar iş adamıdır, beşikten mezara alım satımla uğraşanlar, hayatın getir götür işlerini yapanlardır. Zevkleri bütünüyle bedenidir, çünkü başkaları için duyarlıkları yoktur.

Schopenhauer

Tolstoy’un 11 Aralık 1881 günkü günlüğünden

“Asıl arzum her şeyi başkalarına dağıtmak ve kendi kendime yetmek. Yani ihtiyaçlarımı mümkün olduğu kadar sınırlamak ve aldığımdan çok vermek… Bütün gücümü bu amaca yönlendirmek ve bunu yaşamımın maksadı ve neşesi olarak görme (…) Yaşama, yeme içme ve giyinme gayet sade. Yapay olan her şeyi – piyano, mobilya, arabalar, arabalar – sat ya da birilerine ver. Yalnızca herkesle paylaşılabilecek bilim ve sanat üzerinde çalış. Validen sokaktaki dilenciye kadar herkese aynı şekilde davran. Tek amaç mutluluk – kendinin ve ailenin mutluluğu… Bu mutluluğun çok az şeyle yetinmek ve başkalarına iyilik etmekten oluştuğunu bil.”