İş birinin yapmaya mecbur olduğu, oyun ise mecbur olmadığı bir eylemdir

Mark Twain’in ”Tom Sawyer ‘in Maceraları” adlı romanındaki kurgusal karakteri Tom, Polly Teyze’nin 30 metrelik çitini kireçle boyamak gibi son derece sıkıcı bir işi yapmak durumunda kaldığında hikayemiz can bulur. Verilen işin aslında ilk bakışta hiç bir cazibesi bulunmamaktadır. Tom da söz konusu durumdan hiç de memnun değildir. Bu iş karşısında gözüne hayat son derece sığ, varoluş bir külfet olarak görünmektedir. Tom tam umutlarını yitirmek üzereyken arkadaşı Ben çıkagelip onla dalga geçmeye başladığında aklına ışıltılı bir ilham gelir. Bir çiti boyamanın lanet bir angarya olmadığını, bilakis benzeri olmayan bir ayrıcalık olduğunu ifade eder. Çit boyamanın cazibesini öyle ballandıra ballandıra anlatır ki, etkilenen Ben bir kaç fırça darbesini vurmak istediğinde Tom bu isteği geri çevirir. Ben bu işi yapabilmek için elmasını teklif edene kadar onun boya yapmasına müsaade etmez. Onları gören diğer arkadaşları da oyunun bir parçası olmaktan kendini alıkoyamaz. Çiti hep birlikte hatta bazen aynı yerden birden fazla kez geçerek boyarlar. Böylece ortaya önemli bir motivasyon kuralı çıkar; ”İş birinin yapmaya mecbur olduğu, oyun ise mecbur olmadığı bir eylemdir.” Yaptığınız işi oyun haline getirmeniz halinde yaratıcılığın içsel motivasyonu artar ve işi severek yapar hale gelirsiniz.

Güzel ülkemden sürgün edilmiş gibi hissediyorum kendimi

Zaman zaman kendimi geçmişte yaşadığım güzel ülkemden bir daha geri dönmemek üzere sürgün edilmiş gibi hissediyorum. Bu duygunun bir orta yaş psikolojisi ile ortaya çıktığını sadece benim yaş grubumda insanların yaşadığını da düşünmüyorum, belki ifade etmiyor olsalar da benzer hisleri çok kişi hissediyor. Mutsuz insan yüzlerini daha çok görüyorum metroda, vapurda, sokaklarda, çaresizliğin üzerimizde yarattığı baskının boğuculuğu her geçen gün daha da artıyor. Bayramlar da, tatiller de bu toplumsal travmanın atlatılmasına çok fazla yardımcı olmuyor sadece bedenimizin dinlenmesini sağlıyor, o kadar. Aksine dinlenmiş bir beden ve zihin sağladığı dinginlikle üzerimizdeki yükün ne derece ağır olduğunu daha iyi hissetmemize neden oluyor.
40 yıl öncesinde bugün sahip olduklarımızdan bir çoğuna sahip değildik ancak geleceğe yönelik bir umudumuz vardı. Bir önceki kuşaklar bizim onlardan çok daha şanslı bir nesil olduğumuzu söylerlerdi. Bugün biz çocuklarımız için aynı şeyleri söyleyemiyoruz ne yazık ki, onların önündeki hayatın teknolojinin getirdiği tüm kolaylıklara rağmen daha iyi olacağını düşünmüyoruz. Önceki kuşaklardan aldığımız mirası sonraki kuşaklara aktaramamanın verdiği bir suçluluk duygusunun bir şekilde dışa vurumudur belki de yaşadıklarımız.

Tarih sadece savaşlardan mı oluşur?

Dikkat eder misiniz, tarih kitapları hep savaşları anlatır, savaşın süresi, başladığı yıl, bittiği yıl, ölenlerin sayısı (o yıllarda hangi teknoloji ile belirleniyorsa artık) ve bunlara benzer bir sürü bilgi. Çocukken çok merak ederdim, bu savaşan toplumların hiç barış dönemi olmamış mı, savaşmadıkları zaman nasıl bir yaşam kültürleri olmuş, o kültürden bugüne hangi izler kalmış, barışı neden devam ettirememişler? Bu sorularıma okulda iken hiçbir zaman cevap alamadım, belki de bunun için bir kurgu içinde verilen tarih derslerini hiç sevemedim.Yeryüzündeki savaşların bitmemesinde tarih kitaplarının, küçük yaşta bilinç altımıza işlediği savaş kazanmanın bir zafer olduğu algısının önemli bir rolü olduğunu düşünüyorum. Oysa ki varsa gerçek zafer hiç savaşmayıp, barış içinde yaşayabilmektir. İnsanların savaş acısını yaşamamasıdır.
Bize verilen tarih derslerini ve o derslerdeki bilgileri düşündükçe şöyle bir sonuca ulaşıyorum; bütün o yazılı tarih, eksik bilgilerden üretilmiş, kazananların kaleme aldırdığı, doğruluğu hep sorgulanması gereken tartışmalı metinlerdir.

Bir insana hatası nasıl söylenmeli?

Nasıl da zordur, birine hatasını anlatıp ondan doğrusunu yapmasını istemek. Hatalı olduğunu, hele de kötü bir uslup ile söylediğinizde insan içgüdüsel bir refleks ile size karşı çıkacak, hatasını kabul etmeyecek, hatta konuşma daha uzarsa konuyla ilgili olmasa da sizin hatalarınızı anlatmaya başlayacaktır. Geçmiş yıllarda Pascal da aynı sıkıntıları çok yaşamış ki, bu konuda güzel bir yaklaşım modeli oluşturmuş.

Şöyle diyor Pascal: “Birisine üstünlük sağlayarak hatasını düzeltmek ve onun hatalı olduğunu göstermek istediğimizde, onun olaya hangi açıdan baktığını anlamak durumundayız. Çünkü, onun bakış açısına göre, düşündüğü şey kendisi için doğrudur; ona bakış açısında yanlış olan yönü göstermemiz gerekir. Böylelikle kişi hatalı olmadığını, yalnızca olayı tüm açılardan değerlendiremediğini görerek tatmin olur. O zaman da kimse her açıyı göremediği için rencide olmaz. Zira, insanlar hatalı olmayı sevmezler; bu da muhtemelen, insanın doğal olarak her açıya vakıf olamamasından ve aklının algıladığı şeyin her zaman doğru olduğunu sanmasından dolayı, bakış açısında yanılgıya düşemeyeceğini düşünmesinden kaynaklanır.”