Bilginin yönetilmesi eğitim sisteminin umrunda mı?

Son 2 yılda insanlık tarihinin toplamından fazla veri üretmişiz. Önümüzdeki yılların en önemli konusu bu veri yoğunluğu içinden doğru ve işimize yarayanı bulup seçmek olacak. Bu da sadece Google aramaları ile ulaşılabilecek bir sonuç değil. Tecrübemiz, birikimimiz, merakımız, ilgimiz burada öne çıkacak. Üzücü olan eğitim sisteminin insanlığın gittiği bu yönü hala doğru anlamadan çocuklara hiç işlerine yaramayacak bilgileri yüklemekle uğraşması ve o bilgileri doğru ezberleyip ezberleyemediğine göre değerlendirmesi…

Mutsuzluğumuzun Kaynağı: Tüketim kısırdöngüsü

Pahalı, lüks şeyler alıp onları tüketerek kaynağını çözemediğimiz, çözmek için üzerinde kafa dahi yoramadığımız sorunlarımıza çözüm bulmaya çalışıyoruz. Psikolojik gereksinimlerimizi doğru çözümleyemediğimiz için sürekli olarak maddi şeylere yöneliyoruz. Yöneldiğimiz bu maddi nesneler psikolojik ihtiyaçlarımızı karşılayamadıkları gibi bizim gerçek ihtiyaçlarımızı bulmamıza da yardımcı olmuyorlar. Sonuçta kurtulamadığımız bir kısır döngü içinde kendimizi de hayatımızı da tüketiyoruz.

İş Teklif Aşamasında Kazanılır Diyenler İçin Öneriler

Bu dönem Beykent Üniversitesi’ndeki ilk dersimin konusu; İnşaat İşlerinde Teklif Çalışmaları ve İş İhale Edilirken Dikkat Edilecek Hususlar – İş Teklif Aşamasında Kazanılır Diyenler İçin Öneriler

Beykent Üniversitesi Taksim Yerleşkesi’nde 17 Ekim Salı günü saat 19.00’daki “Yapım Yönetim” dersimin konusu “İnşaat İşlerinde Teklif Çalışmaları ve İş İhale Edilirken Dikkat Edilecek Hususlar – İş Teklif Aşamasında Kazanılır Diyenler İçin Öneriler”

Sizler de benim gibi iş teklif aşamasında kazanılır veya kaybedilir diyorsanız;

Türkiye’de teklif çalışmalarında yaşanan sorunlar,

Teklif verilmeden önce dikkate alınması gerekenler,

Sağlıklı bir taşeron tedariki nasıl yapılır, taşeron seçimindeki kriterler,

Teklif isterken ve değerlendirirken öncelikler neler olmalı?

Teklif çalışmaları işin planını ve sözleşmesini ne şekilde etkiler?

Malzeme, ekipman temini, işçilik ve öngörülen proje yönetim kadrolarının teklif üzerindeki etkileri,

Teklif istenecek firmalara yönelik ön araştırmalar nasıl yapılır?

Teklif çalışmalarından doğru dersleri çıkarabilmek – Her teklif çalışması bir sonraki teklif hazırlığının altyapısını oluşturmuyor mu? Teklif çalışmalarında süreklilik nasıl sağlanır?

Bir türlü sevemediğimiz metrajlar ve birim fiyat analizlerinin teklif çalışmalarına etkisi

Teklif departmanında çalışanları yılgınlığa düşüren nedenler

ve benzeri birçok konuyu hep birlikte konuşup, tecrübelerimizi paylaşacağımız bu haftaki “Yapım Yönetim” dersime sizleri de beklerim.

Tarih: 17 Ekim 2017 Salı Saat: 19.00

Yer: Beykent Üniversitesi Taksim Yerleşkesi

Filmekimi 2017’de seyrettiklerim, seyredemediklerim ve beğendiklerim

Bu yıl biraz işlerimin yoğunluğundan (biliyorum ki o yoğunluk hiç bitmeyecek), biraz da filmlerin büyük çoğunluğunun önümüzdeki dönemde Başka Sinema seanslarında gösterilecek olmasının rahatlığı ile geçmiş yıllardaki ortalamalarımın altında 11 filme gidebildim. 
Seyrettiklerim içinde en beğendiğim 6 film;
Sevgisiz

Kare

Tehran Taboo

Kutsal Geyiğin Ölümü

Hakaret

Yalnız Kalpler
Ben de hayalkırıklığı yaratan tek film ise Fatih Akın’ın bu yıl Cannes’da en iyi kadın oyuncu ödülünü kazandığı Paramparça. Akın, filmi 3 bölümde anlatıyor, 3. Bölümün hemen başında filmin sonunu hissettiriyor ve o sahneden sonra film sıradanlaşıyor. 2. Bölümdeki o son derece gerçekci çekilmiş mahkeme sahnelerinin ardından biraz daha yaratıcı bir son kurgulanabilseydi çok daha etkileyici olabilirdi Paramparça.
Programım uygun olmadığı için seyredemediğim ancak vizyona girdiğinde hemen izlemeyi düşündüklerim ise;
Haneke’nin bu yıl Cannes’daki Yarışma Filmi; Mutlu Son (13 Ekim’de vizyona giriyor)

Sanırım yayın tarihi ile ilgili sorun yaşandığı için programdan çıkarılan Kevin Hakkında Konuşmalıyız filmi ile büyük ses getiren Lynne Ramsay’ın bu yıl Cannes’da en iyi erkek oyuncu ve en iyi senaryo ödüllerini alan You Were Never Really Here

Soygun (20 Ekim’de vizyona giriyor)

Onur Ünlü’nün son filmi, Aşkın Gören Gözlere İhtiyacı Yok

Seyreden arkadaşlarımın Amerikalı’ların son zamanlarda yaptıkları en iyi film diye bana anlattıkları, Üç Billboard Ebbimg Çıkışı, Missouri
Vizyona girme durumu olursa mutlaka seyretmeyi düşündüklerim ise;
Jupiter’in Uydusu

Uysal Bir Ruh

Günübirlik Sevgili

İçimdeki Güneş

Ertesi Gün

Mekanlar ve Yüzler
Seyrettiğim filmlere ilişkin spoiler vermemeye özen göstererek yaptığım kısa değerlendirmeler
Sevgisiz: Tüm kahnramanların farklı arayışlarını arka planda Rus toplumundaki çöküş ile birlikte sarsıcı bir dram ile anlatıyor Andrey Zyaginstev. Film bu yıl Cannes’da juri ödülünü ayrıca Münih’de en iyi uluslararası film ödülünü almış. Tahmin ediyorum, önümüzdeki aylarda farklı festivallerden ödüllerle dönecektir Sevgisiz. 
Zyangistev’in diğer filmlerinde olduğu gibi bu filminde de Türk ve Rus toplumlarının birbirine ne denli benzediğini, evrensel yozlaşmadan bu iki ulusun ne şekilde etkilendiğini görmek de filmden farklı okumalar yapma imkanı veriyor.
Tehran Taboo: Ali Soozandeh’in kendi özgün senaryosundan beyazperdeye çizgi film olarak aktardığı film bu yıl Cannes’da Eleştirmenler Haftasında ilk gösterimini yapmış ve çok olumlu yorumlar almış. Film, ne yazık ki ülkemizde vizyona girmiyor. Filmi internetten seyretme imkanınız olabilirse mutlaka seyredin derim. Baskıya karşı toplumun nasıl çözümler üretebileceğini bir çizgi drama da çok güzel anlatıyor Ali Soozandeh. Bir sistem, insan doğasına uygun değilse toplumun onu bir şekilde insanileştirmesinin hikayesini hayli çarpıcı gösteriyor Tehran Taboo. Sinemadan çıktıktan sonra uzun bir süre etkisinden kurtulamayacağınız nitelikli bir film seyretmek istiyorsanız bir yerlerden temin edip bu filmi seyredin.
Kare: Turist filmi ile büyük çıkış yapan Ruben Östlund’un bu yıl Cannes’da Altın Palmiye aldığı filmi. 142 dakika boyunca temposu hiç düşmeden insanı sürekli rahatsız eden bir komedi. Bir karenin dışına çıktığında İsveç Toplumunun nasıl kafasının karıştığını ve bocaladığını büyüleyici çekimleri ile çok etkileyici anlatıyor Östlund. Film bittiğinde ilk düşüncem, bu filmi mutlaka bir kez daha seyretmeliyim oldu. Her seyredişinizde farklı detayları yakalayabileceğiniz bir başyapıt diyebilirim Kare için.
Hakaret: Bu filmekiminde seyrettiğim filmler içinde bir başka başyapıt da Lübnan’lı yönetmen Ziad Dourebi’nin, bu yıl Venedik’te en iyi erkek oyuncu ödülünü alan “Hakaret”i. Küçük bir tartışmanın nerelere gidebileceğini hiç abartmadan, konunun dışına çıkmadan, mükemmel mahkeme sahneleri ile çok güzel anlatmış Ziad Dourebi. Vizyona girdiğinde ya da farklı ortamlarda tekrar tekrar seyretmek istediğim bir film Hakaret. 
Kutsal Geyiğin Ölümü: Benim küçük filmekimi maratonumun son filmi. Film, ilk sahnesinden itibaren rahatsız edici bir tedirginlikle ilginç hikayesini çok iyi anlatıyor. Son filmleri ile festivallerden ödülsüz dönmeyen Yunanlı yönetmen Yorgos Lanthimos, bu filmi ile de bu yıl Cannes’da en iyi senaryo ödülünü aldı. Önceki filminde olduğu gibi bu filminde de başrolde Colin Farrel var. Film ile ilgili şöyle bir ilginç not paylaşmak istiyorum. Bu yıl seyrettiğim tüm filmlerde filmin belli noktasında salondan çıkan seyirciler oldu, ben de sıkıldığım bir filmi seyretmek için zorlamam kendimi ancak “Kutsal Geyiğin Ölümü”nde iki saat boyunca tek bir seyirci bile terk etmedi salonu. Benim film ile ilgili düşüncem, hangi tür filmi severse sevsin tüm sinemaseverlerin dikkatini hiç kaybetmeden keyifle seyredebileceği bir film, Kutsal Geyiğin Ölümü
Yalnız Kalpler: Arjantin’li yönetmen Cecilia Atan’ın insanı filmin içine alan sıcacık bir sinema dili var. Bu dili filmin afişinde dahi hissedebiliyorsunuz. Çok basit bir hikayeyi, mükemmel doğa sahneleri ve renklerle birlikte yalın bir dil ile anlatmış Atan. Başrolde Paulina Garcia’nın yumuşak, abartısız oyunculuğu ile sizi şimdinin sıkıcılığından 76 dakika boyunca uzaklaştırıyor Yalnız Kalpler.

Sinemayı seviyorum çünkü…

Sinemayı seviyorum çünkü dünyanın uçsuz bucaksız bir yer olduğu hatırlatıyor bana, her ne kadar Shakespeare dünya büyük bir hapishaneden başka nedir ki demiş olsa da 🙂

Sinemayı seviyorum çünkü kısa bir süreliğine de olsa dünyanın ne kadar boktan bir yer olduğunu unutturuyor insana…
Sinemayı seviyorum çünkü gördüklerimizin, yaşadıklarımızın, mevcutun içinde ne kadar küçük bir parça olduğunu gösteriyor ve bu kadar az veri ile nasıl böylesine keskin ve kararlı olabildiğimizin çelişkisini hissettiriyor insana…
Sinemayı seviyorum çünkü karanlık bir salonda bilmediğim dünyaların içinde kaybolmanın korkunç bir tadı var…
Sinemayı seviyorum çünkü bazı filmler bittikten sonra hafif bir yağmurun altında o filmi farklı boyutları ile yaşamak ruhuma çok iyi geliyor.
Belki de insanlığın geleceğine ilişkin kaybettiğim umudumu toparlamama yardımcı olduğu için bu kadar çok seviyorum sinemayı…

Bir ağacın hatırlattıkları

İnsanların çocukluklarının geçtiği ev, sokak, mahalle olur da, hiç ağaç da olur mu demeyin. Benim ve arkadaşlarımın böyle bir ağacı vardı. Yaz akşamları, okul sonraları birbirimize hiç sormadan bu ağacın çevresinde toplanırdık. Hepimizin arka pencereleri ağacın olduğu bahçeye baktığı için bir arkadaşımızı gördük mü orada, atardık kendimizi ağacın altına. Ben sevmediğim Biyoloji, Tarih gibi dersleri üst dallarına çıkıp çalışırdım. Hiç bir zaman kafamın almayacağını düşündüğüm (herhalde soyadım kafa-dar diye bu dersler girmiyor içeri derdim 😀) bu dersleri bu ağacın dalları arasında nasıl olduğunu anlamadan anlardım. Okul bittiğinde de o tiksindiğimiz bütün derslerin defterlerini bu ağacın altında yaktığımız ateşin içine atar, alevlerin etrafında hoplaya zıplaya okulun bitişini kutlardık 😀 Bugün dünyanın neresinde bir ağacın kesildiğini duysam, Ataköy’deki bu çocukluğumun geçtiği ağaç geliyor aklıma ve kendi kendime diyorum ki demek ki bunların hayatlarında hiç ağaçları olmamış, onun için bu doymamışlıkları, açlıkları, gözlerindeki mutsuzlukları…