Hermitage Müzesi – St. Petersburg

Hermitage Müzesi

Hermitage ya da Rusçası ile ermitaj adı ile “inziva yeri” manasına gelen eski saray, Bolşevik Devriminden sonra ise yeni müze. Müzede üç milyondan fazla sanat eseri bulunuyor.

Düşünüyorum da, hamileyken müzeyi gezmeye başlayıp her esere 2 dk ayırsanız dahi, çıktığınızda çocuğunuzun muhtemelen ilkokul’a başlamış olması gerekiyor. 😊 İçi kadar pencerelerinden Neva ırmağını ve St. Petersburg’u seyretmek de bir o kadar keyifli.

Tüm bu eserleri farelerden korumak için müzede ellinin üzerinde kedi besleniyormuş. Geçtiğimiz yıllarda müzeyi ziyaret eden çocukların yaptığı kedi resimlerinden oluşan bir sergi açmışlar.

Leningrad kusatmasında Ruslar buradaki eserleri sarip sarmalayip topraga gömmüşler, sirf naziler sehri alirsa sanat eserlerini ele gecirmesin diye. Kuşatma yaklasik 3 sene sürmüş, cogu zamanlar eksi 20-30 derece sogukta. 4.5 milyon asker ve sivilin zaiyatina yol açmış ama Ruslar sehri teslim etmemişler Nazilere. Düşünsenize, insanlar yicek ekmek bulamiyor canindan vazgeciyor ama sanat eserleri dusmanin eline gecmesin diye ugrasiyor. Peki niye? Çunku dusman gelir gider ama gelecek nesillerin egitimi boyle sanatsal eserler ve faailiyetlerle olur ancak. Öyle ki kusatma zamaninda bile hic aksatmadan sanatın yaşamasını devam ettirmeyi başarmis Ruslar…

St. Petersburg yapıları

1700’lü yıllarda tamamen bataklık olan bir arazinin üzerine Büyük Pedro’nun (bizim deli, İngilizlerin çılgın, Rusların büyük dediği Pedro) emri ile kurulan bir şehir St. Petersburg. Tarihi kuşatmalarla geçmiş bu inatçı şehrin. İnatçı diyorum, çünkü önce İsveç’lileri, sonra Napolyon’un askerlerini, en sonunda da Nazileri savuşturmayı başarmışlar. Şehir, anlamı çamur olan Neva Nehri’nin çevresine ve çevresinde oluşan adaların üzerine kurulmuş. Kurulurken toprağın altına harcanan para, üstüne harcanandan çok daha fazla. Beni en çok etkileyen, St. Petersburg‘lıların özellikle 2.Dünya Savaşında bombalanan yapılarını 1950’lerde eski mimarisine uygun şekilde hızla onarmaları ve hayatlarına kaldıkları yerden devam etmeleri. Dokusu ile, insanları ile insanı hemen içine alan, Moskova’nın ciddiyetinden ve ağırbaşlılığından çok uzakta bir şehir St. Petersburg. Moskova ne kadar Rus ise, St. Petersburg da o kadar Avrupalı. Şehre ilişkin anlatılacak çok şey var. Dönüşte uçakta şehri gezerken aldığım küçük küçük notlarımı detaylı yazmayı planlıyorum. Ama önce büyük bir parantez açıp beni büyüleyen St. Petersburg yapılarını paylaşmak istiyorum. Çünkü benim hafızamda Dostoyevski’nin Beyaz Geceleri ile birlikte yapılarıyla yaşayacak bu inatçı ve tutkulu şehir.

Sankt Petersburg yolculuğumda yol arkadaşım Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler”i

Sankt Petersburg yolculuğumda yol arkadaşım Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler”i

Dostoyevski’nin Beyaz Geceler romanında “Allah’ım nasıl oluyor da insanlar bu kadar mükemmel atmosferde günah işleyebiliyor?” diye anlattığı şehir Sankt Petersburg. Moskova’da olduğu gibi Sankt Petersburg’u da Dostoyevski’nin satırları ile gezmek istiyorum. Uçak inmeden Beyaz Geceler’den altını çizdiklerimi yazmak istiyorum hızlıca.

İnce romanı Beyaz Geceler’in bir yerinde Petersburg’da yaşayanları şöyle tanımlar Dostoyevski; Etrafına bir baksana, onca insan, onca gözyaşı, onca acı, bir soluk bile alamadan koşuşturmayla geçip giden onca yaşam!.

Ana kahramanı ise romanın başında kendini “Gerçekten de herkes için bir yabancıydım,” diye tanıtır. Sonra da kendi kendine sorar; “Gerçekten de böyle bir gökyüzünün altında envaiçeşit aksi ve hırçın insan yaşayabilir mi?” Ve sonra da bu sorusunun yanıtını kendi verir: her şeyin suçlusunun benim iyi yürekli kalbim olduğunu anladım.

Ana kahraman kalbini “Nastenka’ya açarken ne kadar içtendir. “Şu anda başımda binlerce musluk açıldı ve ben sözcükler nehrini boşaltmazsam boğulacağım. Bu yüzden, rica ederim beni bölmeyin, Nastenka, uysal ve sakince dinleyin; yoksa tümden susarım.”

Aşkı böylesine naif tanımlayan çok az yazar olduğunu düşünürüm. “Kim bilir, belki de benim aşk dediğim duygularıma kanmaktan, kafamdaki hayallerden ibaretti.”

Samimiyetsizliğe ne güzel meydan okur kahramanı: “Niçin en olgun, en iyi insan bile başkalarından bazı şeylerini saklıyor? Eğer gizli sırlarımızın rüzgârla birlikte etrafa saçılmayacağını biliyorsak, niçin içimizden gelenleri olduğu gibi dosdoğru söyleyemiyoruz? Neden herkes olduğundan daha sert gözükmeye çalışıyor?”

Çok insanın kendine soramadığı o soruyu kahramanı çok rahat sorar kendine: “Hayatının en güzel yıllarını nasıl harcadın? Yaşadın mı, yoksa yaşadığını mı sandın?”

İnsanları ne kadar yalın ve derin anlatır;

“Skandallar ya da korkunç sahneler,

kenardan izleyenleri

hem ürkütüp hem azıcık da olsa memnun eder.”