Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı, tavuktan çıkar ikilemini anımsatan bir soru. Churchill’in konuyla ilgili çok güzel bir değerlendirmesi var, diyor ki Churchill; Önce biz binaları şekillendiririz, sonrasında ise onlar bizi şekillendirir. Biz çirkin yapıları tasarladıkca bu kısır döngü de bizim alehimize doğru işliyor. Yani biz mimarimizi bozdukça mimari de bizi bozuyor. Şöyle bir çıkarsama da yapabiliriz o zaman, güzel yapılar inşa etmeye başladığımızda, toplum da bugün olduğundan daha iyi bir noktaya doğru gitmeye başlayacaktır.
Category Archives: Genel
İnsanları neden daha dikkatli dinlemiyoruz?
Bunun teknik nedenini Celeste Headlee’nin “Daha iyi konuşmanın 10 kuralı” konulu TED videosunda öğrendim.
İnsan konuşması sırasında dakikada ortalama 225 kelime kullanırken, beynin dakikada algılayabileceği kelime sayısı ise yaklaşık 500. Bu durumda insan ister istemez birisini dikkatle dinlemekte zorlanabiliyor, çünkü beyinde 275 kelimelik bir alan boş kalıyor. Durum böyle olunca da dinleyen, konuşma sırasında ya aklından başka şeyler düşünmeye başlıyor, ya da karşısındakinin konuşmasını araya girerek kesip, o konudaki kendi düşüncelerini anlatmak istiyor.
Bu durum okuma için de bir ölçüde geçerli, göz dakikada ortalama 200 kelime okurken, hızlı okuma ile eğitilip 500-600 kelimeyi yakaladığında dikkatinizi okuduğunuz yazıya daha iyi verebiliyorsunuz.
Celeste Headlee’nin iyi bir iletişim için karşınızdakini nasıl daha iyi dinleyebilirizi öne çıkardığı TED Konuşmasını izlemenizi tavsiye ederim.
Bir Akşam İstanbul – 10 Eylül 2014
İnsanın matematiksel karşılığı
İnsan, çok bilinmeyenli bir denklemler bütünüdür. 🙂 Bir değişkeni çözersin bir diğeri çıkar karşına. En büyük sıkıntı da, değişken sayısı, denklem sayısından daha fazladır hep. İyi bir gözlem ile denklem sayısını arttırıp, yeni denklemler oluşturabilirsek ancak bu şekilde daha fazla değişkeni çözebiliriz.
İnsanlar sizi nasıl hatırlayacaklar?
Söylediklerinizle ya da yaptıklarınızla değil, onlara hissetirdiklerinizle hatırlayacaklar. Söyledikleriniz, yaptıklarınız unutuluyor ama hissetirdikleriniz hiç bir şekilde unutulmuyor.
Olumsuz insanlardan uzak durmak için 4 neden
Olumsuz insanlardan uzak durmak için 4 neden:
1. Moral bozarlar,
2. Fayda yerine zarar verirler
3. Hiçbir şeyi beğenmezler
4. Enerji tüketirler
Karamsar insanların dört özelliği
Karamsar insanların dört özelliği:
1)Bakışları donuktur
2)Heyecan duymazlar
3)Söze “olmaz, çünkü” diye başlarlar
4)Negatif enerji yayarlar.
Bir sunumda dinleyenlerin duymak istediği 3 ana şey
1) Anlatacağınız şeyin özü, asıl anlatmak istediğiniz şey ne? Bunu en başta iyi belirlemeniz gerekiyor. Sunumda anlatacağınız her şey ana niyetinizi desteklemeli. Niyetiniz ile çelişecek şeyleri anlatırsanız hem dinleyenlerin kafasını karıştırırsınız, hem de anlattıklarınıza ilişkin inandırıcılığınızı kaybedersiniz.
2) Anlatılanların dinleyende yaratacağı duygular. Anlattıklarınızla dinleyenlerin duygularına bir şekilde dokunabilmelisiniz. Freud’un dediği gibi insan rasyonel değil, irrasyonel bir varlıktır, yani mantığı ile değil, duyguları ile hareket eder. Bu noktada, hikayeler, anektodlar, yaşanmışlıklar işinizi kolaylaştıracaktır. Tabii anlatacaklarınızı sunumun kurgusu içine doğru yerleştirebilmeniz de önemli, aksi durumda hikayeleriniz sunum içinde sırıtacaktır. Ancak işin sırrı samimiyetinizde, anlattıklarınıza, davanıza, dinleyicilerinize olan inancınızda.
3) Anlatılanların gelecekte dinleyenlerin işlerine nasıl yardımcı olabileceğini net olarak anlatabilmek. En güzel sunumların, sunum bittiğinde dinleyenin zihninde başlayan sunumlar olduğunu düşünürüm. Anlatılanlar, her bir dinleyenin kafasındaki düşüncelerle farklı sentezlere ulaşabiliyorsa ancak o sunum salonda gerçek bir etki yaratabilmiştir. Dinleyenler, yeri geldiğinde anlatılanların içinden bir şeyleri alıp hayatlarını kolaylaştırabileceklerdir. Bunun için de dinleyicilerin dikkatini canlı tutabilecek doğru soruları, doğru zamanda sorabilmek gerekir.
O hani, hiç bitmemesini istediğimiz, bittikten sonra arkadaşlarımıza içinden kesitler anlattığımız sunumlar, işte bu üç noktayı kendinde barındırabilen sunumlardır.
Zygmunt Bauman’dan mutluluk üzerine: Hayatınızı upuzun bir mücadele olarak düşünün (Video)
Bu yıl Ocak ayında kaybettiğimiz 20.yüzyılın en önemli sosyologlarından bir olan Zygmunt Bauman’ın mutluluk üzerine düşüncelerini anlattığı kısa videosu aşağıdaki sözlerle başlıyor.
“Büyük Alman şair Wolfgang Goethe aklıma geliyor. Duygusal şair. Ona sormuşlar mutlu bir hayat yaşadı mı diye. Cevabı “evet!” olmuş. “Çok çok mutlu bir hayat yaşadım.” “Ama” diye eklemiş hemen ardından, “tek bir mutlu hafta hatırlamıyorum” ve bu güncel felsefeye karşı bir yanıt. Bizler için bir uyarı. Çünkü bugün tanıtımla, reklamla, sürekli yeni, cazip, çekici modalarla mutluluğu hep daha iyi, daha iyi ve kesintisiz bir dizi memnuniyetler bütünü olarak düşünmeye itiliyoruz. Yaklaşık 3 dakikalık videoyu aşağıdaki linkten izleyebilirsiniz.
Zygmunt Bauman, verdiği bir röportajda sosyal medya olgusunu çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak olarak değerlendiriyor. Hazır söz Bauman’dan açılmışken bu değerlendirmesini de sizlerle paylaşmak istiyorum.
Soru: insanların sosyal medya aracılığıyla yaptıkları, “klavye aktivizmi” denen protestolara karşı hep şüphecisiniz ve internetin bizi ucuz eğlenceyle aptallaştırdığını söylüyorsunuz. sosyal ağların insanların yeni afyonu olduğunu söyleyebilir miyiz?
Bauman’ın Yanıtı: Kimlik doğduğun bir şey olmaktan çıktı ve bir göreve dönüştü: kendi cemaatini kendin oluşturmak zorundasın. ama cemaatler yaratılmaz, bir zümreye ya aitsindir ya da değilsindir. sosyal ağların yaratabileceği şey bir alternatif (ikame). cemaat ile ağ arasındaki fark şu: sen bir cemaate aitsindir, ama ağ sana aittir. dizginler elindeymiş gibi hissedersin. dilersen arkadaş eklersin, dilersen silersin. ilişkin olan önemli insanların kontrolü senin elindedir. sonuç olarak insanlar kendilerini biraz daha iyi hisseder, çünkü bireyci çağımızın büyük korkusu yalnızlık, terk edilmişliktir. ancak internette arkadaş ekleyip çıkarmak o kadar kolaydır ki, insanlar sokağa çıktıklarında, işe gittiklerinde, mantıklı bir etkileşime girmeleri gereken çok sayıda insanı bir arada bulacakları herhangi bir yerde gerekli gerçek sosyal becerileri edinmeyi başaramazlar. harika bir insan olan papa francis, seçildikten sonra ilk röportajını italyan gazeteci ve ateistliği kendinden menkul eugenio scalfari’ye verdi. bu bir işaretti: esas diyalog sizinle aynı şeylere inanan insanlarla konuşmak değildir. sosyal medya bize diyalog kurmayı öğretmiyor, çünkü anlaşmazlıktan kaçınmak çok kolay. ancak insanların çoğu sosyal medyayı bir araya gelmek veya ufuklarını genişletmek için değil, tam tersine, kendilerine kendi seslerinin yankıları olan sesleri duyacakları, kendi yüzlerinin yansıması olan yüzleri görecekleri bir konfor alanı yaratmak için kullanıyor. sosyal medya çok kullanışlı ve keyifli bir tuzak.
https://www.youtube.com/watch?v=Hf2J8BfRaTw
Dostoyevski’nin kaleminden kadınlar ve annelik
“İnsana yalnız keder, acı batar da saadetimizi fark edemeyiz. Halbuki hakkıyla bakınca dünya nimetlerinden hepimizin nasibi olduğunu görürüz. Bir ailede her şey yolundaysa, kocan iyiyse, seni seviyor, üstüne toz kondurmuyor, bir an bile gözünü senden alamıyorsa mesut bir ailesiniz demektir.
Hatta acılı zamanlar bile iyidir, zaten acısız insan mı var? Belki evlenir, kendin de anlarsın. Ama şu muhakkak ki, sevdiğin adamla evlenirsen, hiç olmazsa ilk zamanlar tam manasıyla mesut olursun. Bu hep böyledir, ilk zamanlarda karı-koca kavgaları bile tatlıya bağlanır. Bazı kadınlar vardır, kocalarını ne kadar çok severlerse o kadar kavga çıkarırlar. Ciddi söylüyorum; ben böyle birini tanırdım: “Çok sevdiğim için sana eziyet ediyorum, kıymetini bil.” derdi. Aşkın insana böyle şeyler yaptırdığını, insanın sevdiği kimseyi üzmekten hoşlandığını bilir miydin? Bunu en çok kadınlar yapar. Hem yapar, hem de içlerinden, “Sonradan onu öyle sevip okşayacağım ki, şimdi bu kadarcık eziyete katlansın.” diye geçirirler. Böyle ailelerin hayatları neşe, huzur, sessizlik, namusla doludur… Bazı kimseler de kıskanç olur. Böyle bir kadın tanırdım. Kocası bir yere çıkınca gece yarısı bile olsa dayanamaz, peşinden sokağa fırlar, usulcacık izlerdi. “Nereye gitti acaba; filan yerde, bilmem kimin evinde, falan kadınla olmasın?” diye şüphelenir dururdu. Doğru hareket etmediğini bilir, üzüntüden içi içini yerdi, ama ne yapsın, seviyor, hep sevgi yüzünden yapıyordu bunları. Bir de kavgadan sonra barışmak, sevgiliden özür dilemek ya da onu affetmek ne doyulmaz zevktir! Bunun verdiği saadet ve zevkle genç çift kendilerini yeni tanışmış, aşkları yeni başlamış, henüz evlenmiş gibi hisseder. Karı-koca arasında geçenleri, nasıl seviştiklerini kimse bilmemeli, hiç kimse. Kavgalarını öz analarından bile saklamalı, birbirlerinden şikâyet ederek kimseden hakemliğini istememelidirler. Her müşkülü kendi aralarında halletmeleri lazımdır. Aşk kutsal bir sırdır; sevişenler arasında ne geçerse, yabancı gözlerden saklanmalıdır. Bu onun kutsallığını bir kat daha artırır. Böyle çiftler birbirlerini daha çok sayarlar ki, saygı pek çok şeyin temelidir. Ortada aşk olduktan, sevişerek evlendikten sonra bu sevgi niçin sönsün? Bunu devam ettirmenin çaresi bulunamaz mı? Çaresiz haller pek nadirdir. Kadının kocası iyi kalpli, namuslu bir adamsa aşk niçin geçsin? Tamam, evliliğin başlangıcındaki ateşli aşk geçebilir, fakat bunun yerini daha iyi, daha sağlam bir sevgi alır. Ruhlar anlaşır, her işi elbirliğiyle yapmaya başlarlar, birbirlerinden gizlileri olmaz. Hele çocuklar gelmeye başlayınca, en çetin devrelerde bile kendilerini bahtiyar hissederler; yeter ki sevgileri, metanetleri sarsılmasın. Bu durumda, neşeyle çalışmak, çocuklar uğruna fedakârlıklara katlanmak da ayrı bir zevktir. Çünkü zamanla onlar seni bu yaptıkların için severler; yani ilerisi için sevgi tasarrufu yapmış olursun. Çocuklar büyüdükçe onlar için örnek, dayanak olduğunu hissedersin; sen ölünce onlar ömürleri boyunca senin duygularını, senin fikirlerini taşır, senin benzerin olurlar. Çocuk yapmak kutsal bir ödevdir. Ana babayı birbirlerine daha çok yaklaştırır. Bazı kimseler çocuğu yük sayar, kim demiş bunu? Çocuk dünyanın en büyük saadetidir! Küçük çocukları sever misin Liza? Ben bayılırım. Düşün bir kere, şöyle pembe, minicik bir oğlan memeni emiyor; hangi erkek, kucağında evladını tutan karısına karşı kalbinde kötülük besleyebilir! Pembe, tombul bebek sere serpe yatmış, keyiflenir; minicik, yumuk yumuk elceğizleriyle ayacıklarına, tertemiz tırnakçıklarına mutlulukla bakarsın, öyle de küçücüktür ki, insanın güleceği gelir. Ama bakışları sanki daha şimdiden her şeyi anlıyormuş gibidir… Meme emerken annesinin göğsünü eliyle çekiştirip oynar. Babası yanlarına gelince memeyi bırakıp başını arkaya atarak babasına bakar ve yalnızca Tanrı’nın bilebileceği bir sebepten gülmeye başlar, sonra gene gıdasına döner. Dişleri çıkmaya başlayınca bir de bakarsın anasının göğsünü dişleyiverir; üstelik “Bak, nasıl ısırdım!” gibilerden yan yan da bakar. Karı-koca ve çocuk tam bir saadet tablosudur. O anların hatırı için neler affedilmez. Yok Liza, insan önce kendisi yaşamayı öğrenmeli, ondan sonra başkalarını kınamaya kalkışmalıdır!
“Şu manzaralarla seni bir duygulandırayım da gör!” diye düşünüyordum; bununla beraber, yemin ederim içten konuşuyordum. Birdenbire kızardım. “Ya birden kahkahayı basarsa, ne yaparım?” Bu düşünce beni hiddetten kudurttu. Sözlerimin sonuna doğru gerçekten epey coşmuştum; şimdi bu hal gururuma dokunuyordu. Sessizlik epey uzamıştı. Neredeyse kızı dürtecektim.
— Siz neden öyle… diye başladı ve sustu.
Fakat bu kadarı bana yetmişti: Sesi deminki gibi haşin, kaba, inatçı değildi; şimdi yumuşak, utangaç bir titremesi vardı, hatta o derece utangaçtı ki, ben bile utanıp, kendimi ona karşı suçlu hissettim.
Şefkat dolu bir merakla:
— Ben ne? diye sordum.
— Siz şey…
— Ne?
— Siz şey… kitap gibi konuşuyorsunuz.
Sesinde gene alaya benzer bir ton belirmişti.
Bu sözleri yüreğimi sıkıştırmıştı. Beklediğim bu değildi. Liza’nın alaycılığının, utangaç, kalbi temiz insanların, ruhlarına paldır küldür, izin almadan girmek isteyenlere karşı gururlarını korumak ve bir çeşit çekingenlik perdesinin ardına gizlenip hislerini açık etmemek için başvurdukları sıradan bir son çare olduğunu anlayamamıştım. Halbuki o alaylı sözleri söyleyinceye kadar geçirdiği kararsızlıktan, ürkeklikten bunu tahmin etmeliydim. Fakat edemedim işte ve kötü bir duyguya kapıldım.
“Hele dur sen!..” diye geçirdim.
Fyodor Dostoyevski
Kaynak: Yeraltından Notlar
