Doğru Bir Kentsel Dönüşüm Projesinin Şifreleri

Şehirlerimizi kaybettik. Belki hâlâ yerlerinde duruyorlar ama bize ait değiller. O taş sokaklar, kendine özgü mimariler, hatıralarda kalmış hikâyeler, artık eski kartpostallarda yaşıyor. Londra, İstanbul, Paris, Sao Paulo… Hepsi, geçmişlerini unutup, birbirleriyle yarışırcasına aynı yapay suretin birer yansıması hâline geldiler. Hangi köşeye dönseniz, karşınıza benzer manzara çıkıyor: Aynalı cam kuleler, lüks rezidanslar, hipster kahve dükkanları, geniş vitrinlerin arkasında sergilenen pahalı tasarımlar, tek tip menülerle dolu restoranlar, şık ama soğuk sokak tabelaları. Şehirler, kimliklerini kaybedip ruhsuz birer yatırım aracına dönüşüyor. Sorun yalnızca bir görüntü meselesi de değil. Beraberinde mahalle ruhu, insan hikayeleri ve şehirle kurulan bağ da yitip gidiyor. Anılarımızın görüntülerini yaşatan mekanlar yok oldukça hatıralarımız da silikleşiyor. 

Peki, neden böyle oluyor? Çünkü kentsel dönüşüm, genelde insanlar için değil, yatırımcılar için yapılıyor. Şehrin geçmişi, hafızası ve kimliği ikinci planda bırakılıyor. Ama doğru bir kentsel dönüşüm mümkün. Tek sorun, o projeyi kimin için yaptığınız.

Gelin, bir hikâyeyle başlayalım. Küçük bir mahallede yaşayan Ayşe Teyze’yi düşünün. Evinin penceresinden her sabah fırına ekmek almaya giden tanıdık simaları izliyor, gün ortasında kahveye davet ettiği komşularıyla tatlı tatlı mahalledeki yeni dedikoduları konuşuyorlar. Ancak bir gün karşısındaki tek katlı evin önüne kocaman bir tabela asılıyor. Üzerinde iri iri harflerle “Proje Alanı” yazıyor. Kısa sürede salgın büyüyor, evlerin bahçelerinde birbiri ardına aynı ibareyi taşıyan levhalar boy göstermeye başlıyor. Birkaç yıl içinde Ayşe Teyze’nin evi lüks bir rezidansa dönüştürülüyor, komşuları farklı yerlere taşınıyor. O pencereden bakarken gördüğü manzara artık yüksek duvarlar ve soğuk binalardan ibaret. Binasının kentsel dönüşüm sürecinde o da komşuları gibi başka yerlere gidiyor. Bir daha geri dönmek istemiyor Ayşe Teyze. Biliyor ki, dönse bile, artık orada kendine ait bir şey bulamayacak. 

Bu Şehir Çok Güzel Oldu, Artık Burada Yaşayamazsınız

Şehir planlamacıları ve yatırımcılar, dönüşüm projelerini duyurduklarında büyük laflar etmeyi severler: “Bu proje şehri çağdaş bir görünüme kavuşturacak.” Çevirisi: “Burayı pahalı yapacağız, siz de muhtemelen burada yaşayamayacaksınız.” Şehirlerin nasıl dönüştürüleceğine karar verenler, genellikle o şehirlerde yaşamayan veya hayatlarında bir kez bile sokakta bir çay içmemiş insanlar oluyor. Peki, gerçekten modernleşmek mi istiyoruz, yoksa sadece şehirlerimizi birer emlak yatırım kataloğuna mı dönüştürüyoruz?

Porto Alegre’de bir belediye başkanı çıktı ve dedi ki: “Şehri dönüştürüyorsak, burada yaşayanlara da soralım.” Bu, devrim niteliğinde bir fikirdi çünkü genellikle dönüşüm, halkın katılımı olmadan, daha doğrusu halkın farkına bile varmadığı bir süreçle yapılıyor. Sonuç? İnsanlar mahallerinden kovulmazsa, şehirler yaşanabilir ve sürdürülebilir hale gelebiliyor. 

Mahalle Kültürünü Satın Alamazsınız

Büyük projelerin tanıtım filmlerinde sıkça rastlanan o görüntüyü bilirsiniz: Lüks binaların hemen yanında mutlu çocuklar oynar, bisiklet yolları ışıl ışıl parlar, herkes sağlıklı smoothie’ler içiyordur. Oysa gerçekte olan şey şudur: Eski mahallenin sakinleri çoktan gitmiştir, yeni sakinler ise buralı değil, sadece buraya “yatırım” yapmıştır. Dünyanın birçok semti, böyle böyle kayboluyor. Önce kentsel dönüşüm, sonra kentsel soylulaştırma… ve nihayetinde sadece güzel Instagram kareleri sunan ama içinde kimsenin gerçekten yaşamadığı bir dekor.

Türkiye’de Balat’ın başına gelen de buna benziyor. Mahalle, kafeler ve turistik vitrinler için bir arka plan haline geldi. Burada bir zamanlar yol üstündeki esnafların çocukları top oynardı, komşular kapı önlerinde sohbet ederdi. Şimdi ise büyük bir bardak “third wave” kahve içip 300 liralık kek yiyen insanlar var. Ama mahalle artık onların değil, Instagram’ın.

Eskiden komşularımız vardı, şimdi airbnb misafirlerimiz var. Bir zamanlar sokak satıcılarının geçtiği sokaklar, artık bavullarla dolaşan turistlerle dolu. Mahalle, bir mahalle değil de bir otel lobisi gibi.

Şehirlerimizi Mahalle Mahalle, Bina Bina Kaybediyoruz

Önce apartman gitti, sonra bakkal, sonra biz. Kahraman Bakkal Süpermarkete Karşı Duramadı. Her şey bir apartmanın yıkılmasıyla başlıyor. Ardından bakkal kapanıyor, fırın kayboluyor, çocuk parkı unutuluyor… derken bir bakıyoruz ki mahallemiz gitmiş.

Büyük projeler büyük yıkımlar getirse de şehirleri daha insani bir şekilde dönüştürmek mümkün. Paris’in “Petite Ceinture” projesinde kullanılmayan eski tren hatları park ve yürüyüş alanlarına dönüştürüldü, üstelik mahalle sakinleri buraya sahip çıktı. Bu projede kimse evinden edilmedi, kimse “artık burada sana yer yok” mesajı almadı. Türkiye’de de mahalleleri yıkıp yeni kuleler dikmek yerine, mevcut binaları iyileştirerek, yeşil alanları artırarak bir şeyler yapabiliriz. Ama bu yatırımcılar için bugün pek cazip bir çözüm değil.

Bir zamanlar yaşadığınız yerde yeniden yaşamak ister misiniz? Ancak varlıklıysanız bunu düşünebilirsiniz. Yoksa geçmişinizin olduğu yerde artık sadece anılarınız kalır.

Yüz Tanıma Var, Yüz Yüze Sohbet Yok

Son yılların modası: Akıllı şehirler. Yüz tanıma sistemleri, her köşede WiFi, uzaktan yönetilen trafik ışıkları… Peki bunlar, şehirlerin asıl sorununu çözüyor mu? Bir mahallede çocuklar güvenle oynayamıyorsa, insanlar birbirleriyle bağ kuramıyorsa, o şehir ne kadar “akıllı” olabilir? 

WiFi her yerde, ama mahalle kültürünü çekmiyor. Bağlantı hızımız mükemmel, ama sokakta selam verecek kimse kalmadı. İnsanlarla değil, cihazlarla bağlantı kuruyoruz.

Kopenhag, 2025’te karbon nötr şehir olmayı planlıyor. Yani akıllı şehir dediğiniz şey sadece teknolojik değil, aynı zamanda çevreci, insancıl ve yaşanabilir olmalı. Düşünüyorum da İstanbul ya da Ankara neden aynı şeyi yapamasın? Şehir planlamasında insanı merkeze koymazsanız, sonunda elde edeceğiniz şey dev bir alışveriş merkezi oluyor. Ve kim yaşamak ister ki kocaman bir AVM’de?

Ne dersiniz, şehir akıllı oldu, biz aptallaştık mı? Her şey otonom, her şey optimize… Ama neden hala trafik var? Neden hala kalabalık içinde yalnızız? 

Doğru Dönüşüm Nasıl Olmalı?

Bir şehir dönüştürülürken asıl soru şu olmalı: Bu projeden kim fayda sağlıyor? Eğer cevap, “yatırımcılar” ise o dönüşüm, sadece küçük bir grup için anlamlıdır. Ama eğer cevap “halk” ise, işte o zaman gerçekten şehirleri geleceğe hazırlıyoruz demektir.

Doğru bir kentsel dönüşüm için üç kritik unsur olduğunu düşünüyorum:

  1. Hafızayı Koruyun: Kentsel dönüşüm, bir yıkım projesi olmamalı. Londra’daki Covent Garden buna güzel bir örnek. Eski pazar alanı restore edildi, ancak modernize edilirken ruhunu kaybetmedi. Bugün hâlâ tarihi dokuyu hissedebiliyorsunuz. İstanbul için bunu söyleyebilmek zor, çünkü biz “modernleşmeyi” hafızayı yok etmekle eş değer görüyoruz.
  2. Çeşitliliği Destekleyin: Şehirlerin ruhu, farklılıklarından gelir. Farklı gelir gruplarını, kültürleri, yaşam tarzlarını bir arada tutan projeler, gerçek şehir yaşamını destekler. Ancak günümüz projeleri genellikle sadece zenginler için inşa ediliyor. Amsterdam’daki Bijlmer semtinde yapılan yenileme projeleri, bu çeşitliliği koruma konusunda başarılı bir örnek.
  3. Yeşil ve Sosyal Alanlar Ekleyin: Şehirler yalnızca beton bloklardan ibaret olmamalı. Londra’nın South Bank bölgesi, eski bir sanayi alanı iken dönüşümle hem yerel halkın hem de turistlerin keyifle vakit geçirdiği bir sosyal merkez hâline geldi. Bunu her yerde yapmak mümkün.

Şehirlerimizi Geri Kazanabilir Miyiz?

Bugün şehrinizde bir yürüyüş yapın. Sokakların sesini dinleyin, binaların yüzeyine dokunun, sıvası dökülmüş duvarların ellerinizde bıraktığı geçmişi hissedin, sokak köpeklerinin neşeli koşturmasını seyredin. Eğer içinizde bir yabancılaşma hissi varsa, bu, yanlış bir kentsel dönüşümün etkisidir. Ama ben hala umutluyum. Çünkü yapmamız gereken o kadar da zor değil. Tüm bu dönüşümlere “insan odaklı” bakış açısıyla yaklaşmak. 

Sonuçta şehirler de her şey gibi, duygularımızın bir yansıması değil mi? Onları ruhsuzlaştırdığımızda biz de yaşamdan kopmuyor muyuz? Soru şu: Şehirlerimizi kimliksizleştirerek ne kazanıyoruz, ama daha da önemlisi ne kaybediyoruz? Cevabı bulduğumuzda, doğru bir dönüşümün şifrelerini de çözmüş olacağız.

Ekim 24 – Mart 25

Burgazada-Çiftehavuzlar

Yorum bırakın